şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • fi tarihinde demokratik toplum partisi (dtp) ile ilgilli bir yazısını okumuştum, kendisi de bu sıralar gündeme getiriyor. şu satırlar oldukça dikkat çekici:

    "türkiye'de siyasal-söylemsel alana hakim olan şey tam bir takiyye kültürüdür. bu kültürün itirafla ilişkisi de takiyye üzerinden kendini gerçekleştirmektedir. katolik inancından türeyen itirafın mantığında kişinin gerçekten işlemiş olduğu bir günahı/suçu itiraf etmesi beklenir ki kişi affedilsin/aklansın ve yoluna meşru/kabul görmüş bir kul olarak devam edebilsin. ne var ki bu mantık, türkiye'de siyasal özne olmak isteyenlerden beklenen itiraf mantığıyla taban tabana zıttır: 'inandığını değil, benim senden inanmanı istediğimi söyle'. yani devletin beklentileri dahilinde resmi ideolojiyi tanıyarak ve dolayısıyla onun disipline edici mekanizmalarından 'başarıyla' geçip ona tabi olarak siyasal öznelik pozisyonunun kazanılabildiği bir durumdan bahsediyoruz ki bu özneliğin artık ne kadar 'öznel' olduğu da fevkalade tartışmalıdır. yani itiraf ederek içini dökenin itiraf ettikten sonraki süreçte kendine ait ne kadar 'içi' kaldığı da meçhuldür.

    mezkur sorgulanabilir öznellik en güzel örneğini, 2002'de 'değiştim' itirafıyla başlayan süreçle beraber kurulan ak parti'nin 'merkez' partisi olma yoluna girmesiyle bulur. bu manada, dinamiklerini anlatmaya çabaladığım itiraf kültüründen en çok çekmiş olan, itiraf edenin düştüğü nesne pozisyonunun getirdiği acziyetten dolayı tüm itiraflarına rağmen seküler muhataplarını ikna edememiş olan iktidar partisinin, dtp'yi en çok itirafa zorlayan parti olması da manidardır. iktidar partisi sıfatıyla ilk görevi siyasal alanı tüm temsil biçimlerine açık tutarak siyasal müzakere ve münazara ortamını canlı tutmak olan ak parti'nin 'muhatabım değil' yada 'sözün bittiği yer' gibi klişeleşmiş söylemlere başvurması kendilerinin de -feyz alacak bir 'iç'lerinin kalmaması dolayısıyla- akıntıyla savrularak tutarlı ve adil bir siyaset sergileyememelerinin tezahürleridir. halbuki bu hamasi söylemlere başvurulmadan da dtp ile beraber iş yapılabilir ve bu suretle teröre karşı daha fazla zemin kazanılabilecekken mezkur itirafa zorlama mekanizması işletilmeyebilirdi.

    sonuç olarak, türkiye'de siyasal-söylemsel alan takiyye ve itirafın birleştiği bir ufukta kendini kurmaktadır. söz konusu alana girebilme de bu takiyyeci itiraf kültürüne ne kadar angaje olabildiğiniz ve bu manada kendinizi ne kadar 'özneleştirdiğinizle' yakından alakalıdır. gündelik siyasi amaçlara ulaşmak ve/veya siyasal imajını korumak için dtp'yi baskıcı bir biçimde itirafa zorlayanlar için de esas sorgulanması gereken kendini icbar eden ve münakaşaya hiçbir surette yer bırakmayan bu küstah siyasal ufkun zorbalığı olmalıdır."[1]

    açıkladığı çerçeve açısından "helal" demiştim ama artık demiyorum. bu satırları yazanın türbanı varmış! şok oldum. bu yüzden, hemen davranıp bir okuma yapmak istedim ama asc durdurdu beni: "bir kadını türban açısından değerlendirmek ayrımcılığa kadar varır. ayrıca, öne sürdüğü tezlerin siyasetteki yeri hakkında veri toplayıp iyi ya da kötü bir analize tabi tutmaksızın niyet okuması yapmak ve alaya almak etik bir davranış değildir. aslonan bizzat o 'siyaset' arenasında mücadeledir"

    ya bu adam saçmalıyor işte böyle bazen, n'aparsın. örneğin şöyle, (bkz: söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değil/@asc)

    [1] hilal kaplan, "dtp neyi itiraf etsin?", yeni şafak, 27 ekim 2007
    http://yenisafak.com.tr/…?t=27.10.2007&c=12&i=76118
917 entry daha