şükela:  tümü | bugün
138 entry daha
  • jonathan glazer, ilk filmi sexy beast (2000) ile hem eleştirmenlerin hem de seyircilerin beğenisini kazanmış bir yönetmen. ancak merakla beklenen ikinci filmi birth (2004) ile bu sefer her iki taraftan da eleştiri almayı başarmıştı. üçüncü ve son uzun metraj filmini ise ikinci filmden tam dokuz sene sonra çekti. bu filmi, michel faber’in 2000 yılında yayınlanan aynı isimli romanından sinemaya uyarladı. bu film, vizyona girdikten sekiz yıl sonra bile tartışılmaya devam eden ve başrolünde scarlett johansson’ın yer aldığı under the skin (2013) filminden bir başkası değildir.

    film, vizyona girdiği dönemde 13,3 milyon dolar gibi düşük bir bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen tüm dünyada 7 milyon doları geçemeyen bir gişe hezimetine uğradı. fakat filmin bu gişe başarısızlığı onun pek çok “en iyi film” listesinde ilk onda hatta bazı listelerde ilk sırada yer almasına engel olamadı. örneğin bbc’nin 21. yüzyılın en iyi 100 film listesinde kendine 61. sıradan yer bulurken; the guardian’ın bir benzer listesinde ise kendine 4. sıradan yer bulmayı başardı.

    böyle bir girizgahtan sonra filme geçmekte fayda var; çünkü film, her anlamda üzerinde tartışmaya ve düşünmeye değecek bir yapım. film vizyona girdiğinde tartışılan konulardan ilki hepinizin de tahmin edeceği üzere scarlett johansson’ın ta kendisiydi. o güne kadar soyunmayı pek tercih etmeyen johansson, bu filmde pek çok cesur sahneye imza attı ve çıplaklığı ne yazık ki filmin önüne geçti. elbette ki böylesine ünlü bir ismin yer aldığı filmin önüne geçmesi pek olası. fakat film öylesine durgun, iddiasız ve sade ki bu haliyle scarlett johansson’ı bile içinde eritip kaybetmeyi başarmış. bu bana göre takdire şayan bir başarı.

    filmin tartışma yaratan diğer bir yönü ise seyirciyi pek umursamaması. film; yavaşlığı, pek çok soruyu havada bırakışı ve ilginç kamera kullanımları ile hiçbir şekilde seyircisinin yanında durmayı tercih etmiyor. kolay bir film olmadığını ve izleyicilerden olağanüstü bir çaba görmek istediğini basbas bağıryor. bu arada kamyonet sahnelerindeki kamera kullanımı bana ister istemez abbas kiarostami’yi hatırlattı. onun taste of cherry (1997) ve ten (2002) filmlerini izlemiş olanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

    -spoiler-

    film, scarlett johansson’ın canlandırdığı ve uzaylı olduğunu öğreneceğimiz ana karakterin alfabedeki harfleri öğrenmeye çalıştığı sahneyle başlar. ne amaçla geldiklerini film boyunca bir türlü öğrenemediğimiz uzaylılar insanları taklit etme konusunda çok başarılıdırlar. johansson’ın canlandırdığı uzaylı, bu başarısını ilerleyen sahnelerde uçkuruna düşkün erkekleri avlarken kullanacaktır. ancak avına başlamadan önce vücuduna uygun insan kıyafetleri verilir kendisine. kıyafetleri alınan kişi de muhtemelen ondan önce dünyaya gönderilmiş bir başka dişi uzaylıdır. bu uzaylının gözünden akan tek damla gözyaşı onun neden kenara çekildiğinin bir göstergesidir aslında.

    motorsiklet kullanan ve hiç konuşmayan bir erkek (muhtemelen bu da uzaylı) ise dünyaya gönderilen bu dişi uzaylıların görevlerini yerine getirip getirmemesinden sorumlu gibidir. dişi uzaylılar avlanırken bu da kurbanlardan geriye kalan eşyaları toplayarak etrafta kanıt bırakmamaya çalışmaktadır.

    filmin en ilginç sahneleri dişi uzaylının kamyonetiyle avlandığı anlarda başlar. gözüne kestirdiği ve yalnız yaşadığına da ikna olabildiği erkekleri güzelliği ve cazibesini de kullanarak evine götürür. kurbanları burada çok kötü bir son beklemektedir. ne olduğu tam olarak anlaşılmayan bir sıvıya hapsolan kurbanlar sadece derileri kalacak şekilde bir et posasına dönüştürülür. muhtemelen deriler başka uzaylıların dünyaya gelişi için kullanılacaktır. fakat filmde buna tam anlamıyla bir açıklık getirilmiyor. et posalarının nereye gittiğini de kestirebilmek pek mümkün değil. kitapta insanların etleri için avlandığı açıkça belirtilmekte. uzaylılar için dünya kelimenin tam anlamıyla bir çiftlik ve bizler de bu çiftliğin en lezzetli hayvanları oluyoruz. filmde insanların etleri için avlandığına dair en ufak bir ima dahi bulunmuyor. en azından ben böyle bir ima sezemedim.

    bu arada johansson’ın erkekleri kamyonetin yakınına çağırdığı ve onlarla konuştuğu sahnelerin bir kısmı doğaçlama ya da gizli kamerayla çekilmiş. gizlice çekilen görüntüler daha sonra ilgili kişilerin izinleri alınarak filme eklenmiş. zaten filmde johansson dışında diğer oyuncuların hemen hemen hepsi sokaktan seçilen ve oynamaya ikna edilen kişilerden oluşuyor. yani filmi abbas kiarostami filmlerine benzetmem boşuna değil. oyuncu kullanımı açısından da filmin iran filmlerini çağrıştıran bir havası var.

    ilerleyen dakikalarda ise av süreci, uzaylının kontrolünden çıkmaya başlar. başta duygusuz bir şekilde avladığı erkekler arasından aracına yüzü deforme olmuş genç bir adamın binmesinden sonra her şey değişir. gündüzleri onu görüp rahatsız olmasınlar diye geceleri dışarı çıkan bu deforme yüzlü genç adamın uzaylının yüzüne dokunuşu uzaylıda daha önce hissetmediği duygular uyandıracaktır. bu adamı da avlamasına avlar ama dışarı çıkamayan bir sineğe benzettiği bu kişiyi sonrasında dışarı salar. tabi adamın peşine hemen motosikletli uzaylı düşecektir. bundan sonra yaşananlar dişi uzaylı için tam bir keşif aşamasıdır. bir mülteci edasıyla ilk defa bulunduğu bu topraklarda insanları ve doğayı tanımaya çalışır. dıştan oldukça güzel görünen bir dilim kek, onu tatmasının ardından midesini bulandıracaktır. ona yardım eden bir erkekle ilk dünyevi cinsel deneyimini yaşamaya çok yaklaşır. ancak avlamaya ve sonrasında tanımaya çalıştığı insanlık hiç de göründüğü gibi değildir. ormanda denk geldiği bir adam ona tecavüz etmeye yeltenecektir. tecavüz girişimi sırasında uzaylının kendisine ait olmayan derisi yırtılıp o derinin altından onun gerçek siyah teni ortaya çıkınca yaşamın gerçek yüzüyle de karşılaşır. farklı olana karşı duyduğumuz korku ve öfke onu korkunç bir sona sürükler. yabancıdan korkan bir dünyalı tarafından yakılarak vahşice öldürülen uzaylı hiç bilmediği topraklarda ölüme mahkum olur.

    -spoiler-

    filmin biz dünyalılara ne anlatmaya çalıştığı ise tamamıyla size kalmış. yabancı düşmanlığı, farklılığa olan tahammülsüzlük, iktidarın reddedilmeyi kabullenemeyişi, erkek tahakkümü… liste böyle uzar gider. netice itibarıyla izlemesi zor ve yorucu bir film; fakat her sinemaseverin bence bir kez olsun görmesi gerektiğini de belirtmeden geçmeyeyim.
3 entry daha

hesabın var mı? giriş yap