şükela:  tümü | bugün
379 entry daha
  • son dönemlerde türkiye'de bir yazar çeşidi türedi. günlük hayatta yaşanan en sıradan durumları alıp bunların içinden duygu çıkarmaya çalışıyorlar. en çok da hüzün, mutsuzluk, karamsarlık, boşvermişlik hakim yazdıklarına. bu yöntem belki birkaç yazara has olsa farklı bir tattır dersin ama özellikle amatör yazarlarda öyle bir birbirini taklit etme durumu var ki yazılan hiçbir şeyi birbirinden ayıramıyorsun.

    bunun da nedeni şimdi konuştuğumuz gibi mesele edilen konuların çok sıradan olması. diyelim ki yazarımız iki sayfalık hikayesinde otobüsü nasıl kaçırdığını anlatıp durakta beklerken hayatta zaten her şeye geç kaldığından falan bahsediyor olsun. da dünyanın ve insanlığın meselesi içinde anlatıcının edinmesi gereken dert bu kadar küçük mü olmalı? senin daha büyük meselelere kafa yorman, öncü olman, kimsenin aklına gelmeyen problemlere işaret etmen gerekiyor. bu illaki politik olmak ya da toplumu gözlemlemek de değil. gerekirse kendi sıkıntılarını anlat ama anlatırken evrensel meseleleri göz ardı etme. sen daha oturduğun mahalleden kafa olarak çıkamazken yüzlerce binlerce kitabın yazıldığı edebiyat dünyasında bu mızmızlanmaları kim okuyacak?

    ha derseniz ki kendisini anlatan büyük yazar yok mu? var. ama bu insanlar hayatı ısırmış koparan kişiler. bazısı bunu zihniyle yaparken (bkz: virginia woolf), bazısı da hemingway gibi olayların tam içinde olarak yapıyor. böylece kişisel bir şey anlatılsa bile konu hayattaki bir çok noktaya dokunabiliyor. ayrıca bu yazarların söylediği şeyler mıymıy değil çünkü sürekli yeni bir şey görme ya da düşünme peşindeler.

    bu nedenle hemingway'i sadece genç yazarların değil herkesin tanıması gerektiğini düşünüyorum. çünkü hayatı dolu dolu yaşayıp bunları yazdıklarına başarıyla aktarmış biri kendisi. gerçi maçoluk, av merakı ve boğa güreşi tutkusu gibi birtakım rahatsız edici huyları olsa da yazdıklarıyla ilginç olmaya devam ediyor diyebiliriz.

    tabi hemingway'in pek çok yazısı var ancak yazarlık yolculuğunu anlayabilmek için bunların arasından seçim yapmamız gerekiyor. şimdi dört kitabıyla hemingway'in tarzını anlamaya çalışalım.

    1) the sun also rises: aslında buraya kitabın türkçe ismini, yayınevini ve çevirmenini parantez içinde yazacaktım çünkü hem bu sunuş benim çok hoşuma gidiyor hem de çevirmenlerin hakkını vermek gerekiyor. ama kitabı ingilizce okuduğum için bunu yapamıyorum.

    kitabı orijinal dilinde okumamın da ielts'le toefl'la falan alakası yok. birkaç eski kelimeyi saymazsak (ki onlara da sözlükten bakıldığında cümlenin anlamı tamamlanıyor) ortalama bir ingilizce seviyesi kitabı okumak için yeterli. çünkü hemingway abi zaten basit cümleler kurmakla ünlü biri. bunun da o dönemler yaptığı gazetecilik mesleğiyle alakası var. olanı olduğu gibi anlat tavrını öyle bir benimsemiş ki bu tarz gazetecilikten çıkıp romanlarına kadar gelmiş.

    ancak bu durum alışık olmayan okuyucu için biraz can sıkıcı. çünkü betimleme yok, anlatılanlardan yapılan bir çıkarım yok, hatta karakter tahlili bile yok. bu nedenle ilk bakışta kitap gayet amaçsız görünebiliyor. ne bileyim paris'te yaşayan genç expat'ların hayatına acaba eleştirel yaklaşacak mı falan diyorsunuz ama bu yapılmıyor.

    kitabın kerameti nerede diye soracak olursanız iş burada biraz sizin ne kadar ince gördüğünüze kalıyor. çünkü hemingway, kitaptaki herşeyi gözünüzün önüne döküyor. çıkarım yapmak size kalmış. buna ölüm konusu da dahil. yazının başında konuşmuştuk hemingway, boğa güreşlerine hayran. ancak kitapta anlattığı kadarıyla buna basit bir eğlence olarak bakmadığını söyleyebiliriz. peki hemingway'i çeken burada ne?

    kitapta belmonte adlı emeklilikten geri dönen bir matador'un boğa güreşi bir gazetecinin titizliğiyle aktarılıyor. ve bu kısımda izleyicilerin belmonte'yi boğaya yeterince yakın durmadığı için eleştirdiği söyleniyor. hemingway'in boğa güreşlerine ilgisi de bu nedenle. adam ölüme yakın olma fikrini seviyor. ha bu tavır çok sağlıklı mı derseniz, değil. ama yazarı tanımak için yazdığı şeylerin altında yatan sebepleri de bilmemiz gerekiyor.

    2) a farewell to arms: şu dönemde post-modernizm dediğiniz zaman insanlar bir adım geri gidiyor. çünkü nerede beceriksiz varsa işi kotaramayıp ürettiğim şey post-modern bir ürün diyerek bahane uyduruyor. bu da insanlara hem itici geliyor hem samimiyetsiz. oysa post-modernizm alayına saçmalamak değil. kendi içinde klasik sanat ve modernizm kadar derinliği var. bu derinliği yakalayabilmek için ise post-modern sanatın çıkış dönemine bakmak gerekiyor.

    20. yy'ın başında dünya sanat alanında görece iyiye gidiyordu. ancak arka arkaya gelen iki dünya savaşı ve bu savaşlar arasında yaşanan büyük buhran, sanatçıları dehşetli bir bunalıma itti. savaşa katılan bir çok sanatçı (özellikle alman dışavurumcularını örnek gösterebiliriz bu noktada) geri döndüğünde artık aynı insanlar değildi. şahit oldukları ölüm ve yıkımın ardından ürettikleri şeylerde dünyayı anlamlandırma çabasını boşverdiler çünkü belki de hayat o kadar anlamlı bir şey değildi.

    a farewell to arms her ne kadar post-modern bir örnek olmasa da entelektüel açıdan baktığımızda sanatçıların neden bu değişimi geçirdiğini anlamak için çok faydalı. çünkü bu kitabın ana karakteri frederick henry, bir savaş kahramanı değil. hatta gördüğü anlamsız yokoluştan sonra savaştan kaçan bir insan. bu nedenle savaş konusunda hayli edilgen bir duruşa sahip. ona şuraya git şunu yap diyorlar o da yapmaya çalışıyor o kadar. savaşın seyrini değiştirecek, insanları kurtaracak, kahraman olacak bir konumda değil. savaş sırasında olup biteni bile gazetelerden takip etmeye çalışıyor. savaşa katılan insanların yüzde 99.9999'nun da henry gibi olduğunu düşünürsek o dönemki sanatçıların gördüğü kaosu ve geri döndüklerinde ürettikleri işlerdeki düzeni umursamama halini daha iyi anlayabiliyoruz.

    ayrıca kitabın hemingway'i anlamak için şöyle güzel bir noktası var. yazarımız romanlarını birinci kişi olarak yazıyor malum. ana karakterleriyle pek çok ortak noktası da var. örneğin hemingway de henry gibi savaşta ambulans şoförlüğü yapmış. bu nedenle ana karakterin düşünceleri ile yazarın düşünceleri arasında paralellik olduğunu varsayabiliriz. işin teknik yönüne gelecek olursak da henry bir bölümde yer isimleri ve tarihlerin şan, onur, cesaret gibi ucu açık kelimelerden çok daha değerli olduğunu söylüyor. çünkü bu bahsedilen erdemler evet insanlık için önemli ama böylesine büyük bir savaşta insanlık namına bir şey kalmadığı için bu tür kavramlar da artık anlamını yitiriyor.

    hemingway'in yazım tarzına baktığınızda da bu düşüncenin etkisini görebiliyorsunuz. o yaptığı sporları, yediği yemekleri, gittiği yerleri anlatıyor ve bunu olabilecek en abartısız şekilde yapıyor. (belki doğayı biraz överek anlatıyor olabilir ama onda da kelime anlamında abartıya kaçıyor diyemeyiz) çünkü yaşadığı ve gördüğü şeylerden sonra dünyanın sanki çok mükemmel bir yermiş gibi büyük büyük kelimelerle betimlenmesi hemingway'e abartı geliyor. o yüzden kitapları çok sade diye eleştirmek de bir yerde boşa çıkıyor. yazarımız ben hep böyle gördüm ve yaşadım: dünyaya geldik gidiyoruz, yemek yiyoruz, arkadaşlarla ve aşkla geçirilen bir kaç mutlu an var, insanlar anlamsız yere tartışıyor, ideallerin gerçek dünyada karşılığı yok ve ölümlerin çoğu boş yere. şimdi ben bunun nesini süsleyerek anlatayım dese yerden göğe kadar haklı.

    3) for whom the bell tolls: büyük hikaye anlatıcılarının ilk eserlerine baktığınızda hep bir arayış içinde olduklarını görürsünüz. ortada işlenmek istenen bir konu vardır ama daha bu konuyla ne yapılacağı daha önemlisi konunun nasıl anlatılacağı henüz keşfedilmemiştir. ileride yazacakları büyük eserlerin izleri burada görülse de çıkacakları seviyeden henüz uzaktırlar. bu durumun en iyi örneklerinden birini de hemingway'in bu kitabında görebilirsiniz. bundan önce konuştuğumuz eserlerinde de bazı konular işlenir ama hiçbiri çanlar kimin için çalıyor'daki kadar bütünleşik şekilde işlenmez.

    örneğin hemingway'in ana karakterleri sürekli birilerine aşık olur. ancak kurgu yazmaya başladığı ilk dönemlerde daha çok kayıp neslin temsilcisi olduğu için anlattığı aşkların da çok bir anlamı yoktur. bu kitapta yaşadığı aşk ise içinde savaş, mücadele, koruma içgüdüsü, karanlıkta bulunan bir ışık gibi pek çok ögeyi içinde barındırır. mesela burada konuştuğumuz ilk kitap olan the sun also rises'daki kadın karakter dönemin değişimini tanımladığı için ilgi çekicidir. ancak içinde bulunduğu çevre itibariyle de hayatın anlamsızlığını savunur. çanlar kimin için çalıyordaki maria ise anlamlı bir aşkı temsil eder.

    ayrıca bu kitap hemingway'in önceki eserlerine göre daha sürükleyici ve hayat konusunda daha anlamlıdır. evet hemingway, içinde bulunduğu entelektüel arkadaş çevresiyle birlikte döneme ışık tutacak çok iyi gözlemler yapmıştır ancak bu insanlar hayatın anlamsızlığına inandıkları için bazı davranışları burjuva şımarıklığı olarak görülebilir. çanlar kimin için çalıyor kitabında ise özgürlük, mücadele gibi yüz kat daha önemli meseleler işlenir. böylece hemingway'in sade bir şekilde anlattığı hayat akışı da kitabın atmosferine katkı sağlamaya başlar. örneğin hemingway, yemeği ve alkolü çok seven bir insan. kitaplarında da uzun uzun bunlardan bahsediyor. ama özellikle the sun also rises kitabında insan bazen yau niye adisyonu sayıyorsun tek tek diye düşünmeden edemiyor. çünkü kim hangi yemeği ısmarladı, kim kahvenin üzerine kaç kadeh konyak içti hepsi anlatılıyor. benzer bir kullanım burada da var. ancak çanlar kimin için çalıyor'da cephenin ardında mücadele veren insanların hayatından bir kesit sunulduğu için yenilen bir yemeğin içilen bir kadeh şarabın bile bir anlamı oluyor. çünkü hemingway bize hiç görmediğimiz bilmediğimiz bir yaşayış şeklini aktarıyor.

    biraz önce diğer kitaplarda anlatılan insanların biraz kaprisli göründüğünden bahsetmiştik. çünkü hemingway, orada insanları başkalarının ağzından anlatıyordu. burada ise artık yazın konusunda daha da ustalaştığı için herkesin iç dünyasına yer vermeye başlıyor. bunu da aşırı kapsamlı bir şekilde yapıyor. burada kompleks yapıları ile öne çıkan pablo (cabron) ve pilar gibi iki tane karakteri var. pablo aslında, robert jordan'ın katıldığı grubun lideri. cumhuriyetçilerin mücadelesi başladığında da gayet acımasız bir şekilde faşistleri cezalandıran bir kişi. robert jordan geldiğinde normalde böyle bir karakterden sorgusuz sualsiz yardım etmesini bekleriz. ancak pablo, girdiği uzun mücadele sonunda değişmiş. artık insanlara liderlik yapacak bir durumda değil. gayet korkak ve kendi savunduğu (ya da savunur gibi göründüğü diyelim artık) değerlere hizmet etmekten uzak bir noktada. işin güzel tarafı pablo'nun direkt hain olarak yaftalanıp hikayede bir köşeye atılmaması. karakter sürekli gelgitler yaşıyor. bazen roberto'nun karşısında işlere köstek olacak bir düşman gibi dikilirken bazen de ona yardım ediyor. peki bu karakteri tutarsız mı yapar? tabi ki hayır. çünkü karakter de kendi içinde yaptığı şeyleri ve onların sonucunu sorguluyor. ki bu en doğal insan davranışlarından biridir. bazen gece yatmadan bir şey yapmaya karar verirsiniz ama uyandığınızda bu size dünyanın en anlamsız şeylerinden biri gibi gelir. işte hemingway, bu karakterde doğal bir şekilde bu fikir değişikliklerini gösteriyor.

    yine de pablo hala okuyucu için antipatik bir karakter. kitabın asıl öne çıkan karakteri ise kesinlikle pilar. şimdi hemingway'in buraya gelene kadar kadın karakterlerle arasının çok iyi olmadığı malum. genelde kadın karakterleri, ana karakter onlara aşık olsun da bir şeyler çıksın der gibi geri planda tutuyor. bu özellik ise pilar için kesinlikle geçerli değil. öncelikle pilar, kitabın en bilge kişisi. aşktan da anlıyor, mücadeleyi de biliyor, insanları da okuyabiliyor. her durumda verecek bir tavsiyesi var. yani yanınızda böyle biri olsa sırtınız asla yere gelmez. ama bir yandan pilar da süper kahraman değil. çok görmüş geçirmiş. bu nedenle hüzünlü bir yanı da var. bu da karakteri daha insani yapıyor.

    bu hüzün konusunu da kitabın genelinde görebilirsiniz. mesela hemingway'in boğa güreşlerine tutkusundan sıkça bahsettik. diğer kitaplarında da bunu sanki çok epik bir olaymış gibi detaylarını süsleyerek anlatıyordu. çanlar kimin için çalıyor'da da bir matadorun hikayesine yer veriyor ama burada matador'un zayıflığı, yoksul olduğu için boğa güreşlerine çıkmak zorunda kalışı ve ölümü anlatılıyor. boğa güreşi tamamen barbarlık tabi ama bu matadorun hikayesini dinlerken içiniz de bir cız ediyor ister istemez.

    ayrıca bu kitapta savaşın yıkıcılığına da daha yakından şahit oluyoruz. normalde basitçe anlatılan bir savaş romanında bir tane haklı taraf olur ki okuyucu belli insanları destekleyebilsin. daha derin yapıtlarda ise savaşta iyi ya da kötü diye bir şey olmadığı, savaşın tümden anlamsız bir şey olduğu savunulur. bu kitapta da aslında cumhuriyetçilerin tarafında gibi başlıyor. ancak bu demek değil ki cumhuriyetçi olan herkes ideal kişi. mesela ayuntamiento kasabasında yaşananlar ve pablo'nun orada yaptıkları haklı olan tarafın da savaş atmosferi içinde cani olabileceğini gösteriyor. andres'in general golz'a mesaj ileteceği kısım ise komple bir eleştiri olarak dikkate alınabilir. bu kısımda andres gittikçe yükselen rütbedeki insanlar ile mücadele etmek zorunda kalıyor. burada rütbesi yüksek olsa da ismi biliniyor olsa da beceriksiz, acımasız, mankafalı insanların her yerde görülebileceğini işleniyor.

    hemingway'i belki sevmiyor olabilirsiniz. belki daha süslü cümleler ve metaforlar ile anlatılan hikayeler daha çok ilginizi çekiyordur. ancak çanlar kimin için çalıyor kitabını kesinlikle okuyun. çünkü burada hayatını sürekli ölümün kıyısında geçiren bir insanın savaşın içinden süzdüğü çıkarımları göreceksiniz. bu da kitabın neden tarihe geçtiğini, ayrıca hemingway'in nobel'di pulitzer'dı devasa ödülleri nasıl hak ettiğini anlamanızı sağlayacaktır.

    4) old man and the sea: yazarların hayatlarıyla eserlerini iç içe takip etmenin şöyle bir faydası var: insan olarak yaşadıkları değişimlerin yazdıkları şeylere nasıl yansıdığını birebir görebiliyorsunuz. böylece anlatı kendi içinde tutarlı ve daha çözülebilir bir hale geliyor.

    diğer yazarlar için bu bir nebze zor olabilir gerçi. çünkü aksiyon / fantastik romanlar yazan bir kişinin kişisel meseleleri olay akışı içinde kaybolup gidecektir. hemingway ise böyle değil. zaten birinci dünya savaşı'na gidiyor onun romanını yazıyor, boğa güreşi izliyor hop burada, arkadaş çevresi yapıyor detaylar önümüzde. bu nedenle hem kişilik hem de bir yazar olarak hemingway'in yaşadığı değişimi gözler önüne sermesi adına ihtiyar adam ve deniz'i çok önemli buluyorum.

    şimdi fark edebileceğiniz üzere hemingway gerçek hayatında merkezde olmayı seven ve baskın bir kişilik. dünyada önemli olan ne varsa direkt oraya gidip yorumlarını ekliyor kitaplarına. burada gençliğin verdiği bir enerji ve dünyayı tanıma isteği olduğunu da söyleyebiliriz. ancak bu kadar hızlı yaşayan herkeste olduğu gibi hemingway'de de bir hayattan bıkma söz konusu. sanırım bu nedenle ihtiyar adam kitabında atıyorum kore savaşını falan anlatmıyor. gerçi kore savaşı başladığında hemingway zaten 51 yaşındaydı ve o zamana türlü çeşit kaza ve hastalık atlatmıştı. bu nedenle kore savaşını anlatmaması doğal karşılanabilir. ancak ne bileyim savaş sonrası avrupa falan da anlatabilirdi. onun yerine balık peşinde koşan ve kitabın büyük çoğunluğunda kendi kendine konuşan bir adamın hikayesini yazmayı tercih etti. bu da artık dünyanın hayhuyundan biraz uzak kalma isteği olarak değerlendirilebilir.

    bunu zaten kitabın geneline yayılan yalnızlık temasından anlayabiliyoruz ama dünyaya karşı bir isteksizlik de seziliyor. mesela standart şekilde hemingway karakterlerinin ne yediğini içtiğini her bir detayına kadar anlatır. bu hatta bazen can sıkıcı bir hale gelse de insan hmm demek o dönemle paris'te bunlar yeniliyor içiliyormuş diye düşündürerek hikayenin atmosferine katkı sağlıyor. bu kitapta ise ana karakterimiz santiago pek bir şey yemiyor. hatta denize açılırken yanına doğru düzgün erzak bile almıyor. bu da bir şekilde hemingway'in dünyaya karşı iştahını kaybetmesi olarak yorumlanabilir.

    dikkat çeken bir diğer değişim de doğaya karşı mücadele. ben hemingway'in boğa güreşi anlattığı kısımları çok sevdiğimi söyleyemem. matadorların hareketlerindeki detaylar ve ölüme yakınlık teması dikkat çekici ama olay baştan aşağı barbarlık aslında. bu kitapta da bir nevi boğa güreşi yapılıyor diyebiliriz çünkü santiago'nun yakaladığı kılıçbalığı baya tekne kadar büyük. ayrıca hem kılıçbalığını hem daha sonra gelen köpekbalıklarını öldürme yöntemi matadorların boğaları şişlemesini andırıyor. ancak burada çok temel bir farklılık var. diğer kitapların boğa güreşi anlatılan kısımlarında boğalar sadece nesneydi. burada ise santiago'nun konuşmalarıyla kılıçbalığı da kitabın bir karakteri haline geliyor. ayrıca av ve avcı artık birbirlerinin rakibi değiller. santiago ve kılıçbalığı aynı varoluşun, uçsuz bucaksız denizin bir parçası o kadar. zaten kavramsal sınırların ortadan kalktığını bir süre sonra santiago'nun da av haline gelmesinden anlayabiliyoruz.

    sonuç olarak hemingway roman yazmıyor olsaydı bile ilginç hayatıyla tanımaya değer bir insan olurdu. ancak tarihi pek çok kişilikte gördüğümüz üzere hakkında yazılan şeyler hem taraflı hem de tutarsız olacaktı. bizim şansımız şurada ki hayat konusunda bu kadar cesur olan bir adam aynı zamanda yazma isteğine ve daha önemlisi yeteneğine sahip. bu nedenle gözlemlediği şeyleri birebir kendisi aktarabiliyor. bize de yazdıklarını tekrar tekrar okuyup çıkarımlarını özümsemek kalıyor.
18 entry daha

hesabın var mı? giriş yap