şükela:  tümü | bugün soru sor
9 entry daha
  • yaşıyorum…
    önce bilinç, sonra duyuların kımıldanışı; en sonunda da tül perdeden buzlanarak gelen gün ışığı. herhangi bir zaman kısıtlamasının dışındayım. zaten kendimizi kandırmak için kurduğumuz hareket odaklı bir kavrama neden teslim olayım ki? ha 2008 ha 1908… kalkıyorum yataktan. her gece vücudumun şeklini alan belirsiz boşluğa, mezarımın rutin bir alıştırması olarak bakıyorum. ama mezarımın tabanında benim bir kalıbım olmayacak ki! hava soğuk. ayak tabanlarımda sivri iğneler. “soğuk” kavramını anlayamam oldum olası. “üşümek” nedir? hani acı çekmek desem değil; ama bir yandan da kendine has bir rahatsız ediciliği var. soğuk, çok özgün bence. hatta kendi zıddı olan “sıcak”tan ve yanmaktan bile daha özgün. çünkü ateş gibi etini, kemiğini deforme etmiyor. ilk başta mongollaştırıyor, beynini uyuşturuyor. yavaş yavaş hapsediyor kurbanını. mutfağa yöneliyorum. çünkü banyodan daha yakın. nasırlaşmış algım ve uyuşmuş beynim beni bulaşık yığınıyla dolu lavaboya itiyor. yüzümü yıkıyor, ağzımı çalkalıyorum. kirli de olsa yemek yenen kapların üzerine tükürmek istemiyorum ve banyoya topukluyorum. bu lavabo denen meret nasıl bu kadar pürüzsüz “cillop gibi” olabiliyor ? çok affedersiniz ama insanın yalayası geliyor. neyse odama geri dönüyorum. içeride geceden beri hapsolmuş bayat havanın bayıcı tortusu bronşlarımı tekmeliyor. pencereye yöneliyorum. hani ciğerlerim başarabilse benden önce uzanacak kulpa. moment denen hadisenin en güzel uygulamalarından birinin ardından derin nefeslerle taze havayı sömürüyorum. camdaki yansımam bana bakıyor. “ne bakıyon lan” deyince bana doğru yumruğunu kaldırıyor. hadisenin uzamaması için bakışlarımı dışarı kaydırıyorum. içimden de kendime kızıyorum; neden banyonun aynasına bakmadım diye. o bundan daha medenidir. ne de olsa sokakların sillesini yememiş uysal bir ev yansımasıdır kendisi… kaslarım, mafsallarım uyku kılıflarını iyice eritirken midemden gelen sinyallerin şiddetlendiğini duyuyorum. her seferinde neden acıkmak zorunda ki bu? kardeşim organ dediğin biraz tutumlu olur . dünyanın gıdasını yolluyorum o kas torbasına. e sen de tut biraz içinde, yok illa ki bağırsaklarla paylaşıcam. oldu paylaş burada imamın eşeği var zaten. hele hele o kan denen kendini beğenmiş sıvı yok mu o hepten dingilin önde gideni !… yok niye fazla şeker yedin, yok kolesterolümü yükselttin, yok demirim eksildi yok alyuvarlarım azaldı. alyuvarlara gelesin inşallah! hem o kadar vıdı vıdı yapar; hem de ufacık bi delik buldu muydu; evden manken olmak için kaçan kız gibi kendini bilinmezliklere atar!
    neyse çok cıvımaya gerek yok. gözlerim ve kulaklarım kendi ilgi alanlarına giren bir şeyler istiyorlar. radyo? tv? gazete? alem fm’i açıyorum. bugün cumartesi akşama kadar pop müzik yüklemesi, top bilmem kaçlar… ruhum bugün, gıdasını kabul etmiyor. o da haklı nerede o eski doğal melodiler,enstrümanlar, duygular.. varsa yoksa hormonlu, elektronik tabanlı cibiliyetsiz ses topluluğu… radyo böyleyse gazetenin hali nicedir diyor ve buzdolabına uzanıyorum. basit bir kahvaltı; yağ bıçağıyla kat kat sürülen reçel-tereyağı aristokrasisinin yerine ekmeği ikisine de daldırma usulü; kara şanzıman... sofradan kalkıyorum. midemin teşekkürü de titreşimi gaz partikülleri şeklinde oluyor. şimdi sokaktayım. yeşil alanlardan ziyade yol ve kaldırımları sulayan beceriksiz fıskiyelerin arasından geçiyorum. aynı anda hem istemsiz nefes aldığımı hem de çok sıradan gibi görünen yürüyüşümdeki sürekli düzeni fark ediyorum. içimdeki kadife tokmaklı davul “beni unutma” der gibi gümbürdüyor. durağa ulaşmama ramak kala otobüsün önümden geçtiğini görüyorum. özel nitelikli kimi vasıtaların “özel bir amaç için” durdukları üç cepheli kabinin bankına oturuyorum. ayaklarım yere değmiyor. kendimi “eşşek” gibi hissediyorum. ne tuhaf bir sistem; insanın biri – ki çoğunlukla erkek- motorlu bi taşıta binmiş; belli yerlerde muhtemelen hiç tanımadığı insanları aracına alıyor. bu birbirini muhtemelen hiç tanımayan topluluk birbirini hiç tanımaya tanımaya aynı ortamda yaşıyorlar bir müddet. kapalı bir kutuda sıkışmış onlarca farklı dünya! belki de hepsi birden kendilerini “eşşek” gibi hissediyordur. yani kendilerini eşşek sıfatına sokmalarından bahsetmiyorum. hissettikleri olası duygunun tanımsızlığını “eşşek” kelimesiyle gidermeye çalışıyorum. şimdi fakültedeyim. eğitim sisteminin değişmesi gerektiğini söyleyen modern bir hocanın bu karşı olduğu sistemin en tipik hali olarak sunduğu dersini fotosentez eşliğinde özümsedikten sonra aynı yolu izleyerek eşşekliğimi eve doğru yaşıyorum. koca şehirler arası yoldan karşıya geçiyorum. iki şeritlik –takriben 4 metrelik- mesafeyi geçerken, başıma gelebilecek en olası kazaların saniye saniye görüntülerini izliyorum. gerçekten şu “trafik kazası” denen kavramın, bu hayatı anlatan en açık örneklerden biri olduğunu düşünüyorum. 1 saniye… sadece 1 saniye önce direksiyonu kırmış olsaydı, kaldırıma çıkmış olsaydı(yaya için), frene basmış olsaydı o kaza olmayacaktı; o pelteye dönen kalp, kaburgalar tarafından deşilmeyecekti; o zavallı ölü, nişanlısına acıların, çıldırışların en büyüğünü tattırmayacaktı! sadece 1 saniye… direksiyonu kırmak için sadece 1 saniye geç kalsaydı, kaldırıma çıkmasaydı(aynı yaya için); frene basmamış olsaydı; şimdi eşinin gözlerinde yansımasını gördüğü kendi gözleri toprak olacaktı… nedense şu eve gidiş yolundaki 5 dakikada beni bir düşüncedir alır böyle… işte hissediyorum! ayağımın altında ezilen ince çakılın çıtırtısını, hafif sivriliğini; işte rüzgâr dalga dalga tarıyor saçlarımı. işte kalbim, ciğerim, iskeletim çalıştırılıyor istemsizce. duyun toprak altındakiler duyun! sizin vakti zamanında sahip olduğunuz bende şimdi. uydurulup adına zaman denen şeyin sonu bende! bendeki son yaşanmışlık kırıntısını diğerlerine havale edeceğim güne kadar… yaşıyorum!
12 entry daha