şükela:  tümü | bugün
1 entry daha
  • 10) free guy (yön. shawn levy)
    bu tarz listelerde illa ki bir geyik filmin de olması gerekiyor. izlerken insanı yormayacak, ona hoş vakit geçirtecek ve azıcık da kaliteli olacak filmlere de ihtiyacımız var. sürekli festival filmleri bir yere kadar. bu minvalde bu senenin açık ara en iyi filmi kesinlikle “free guy” filmiydi. film, bir simülasyonun içinde mi yaşıyoruz ya da bilinç kazanmanın tam olarak nerede başlayıp nerede bittiği gibi sorulara kendince cevaplar vermeye çalıştı. elbette ki bu sorulara ciddi bir cevabı yok. zaten böylesine bir filmden bu denli büyük sorulara bir anlam katabilmesini bekleyemezdik. “free guy” gibi filmlerden beklentimiz sinema salonlarından keyifli bir zaman geçirmiş şekilde ayrılmaktır. filmin bu yöndeki beklentilerimizi karşıladığı muhakkak. merak uyandıran bir konu, duygusal anlar, kaliteli aksiyon sekansları ve artık bu tarz rollerin üzerine iyice yapıştığı espri dolu bir adet ryan reynolds… daha ne olsun!

    9) the green knight (yön. david lowery)
    david lowery, a ghost story (2017) ve the old man & the gun (2018) filmlerinin ardından adından söz ettirmeye başlamış bir yönetmendi. zaten yönetmenin “a ghost story” filmini izlemeniz halinde nasıl farklı bir yerde durduğunu da görmüş olursunuz. “the green knight” filmi de en az “a ghost story” kadar orijinal ve tuhaf bir film. filmi izlerken sıkılacağınızı yüzde yüz garanti edebilirim. hatta filmin pek çok sahnesinde ben şimdi ne izliyorum böyle diyeceğinize de eminim. fakat film bittikten sonra filme hayran olmamak inanın elde değil. en azından filmin bende uyandırdığı duygular bu yöndeydi. filmi bitirdiğimde iyi bir film izlediğime adım kadar emindim. film, kral arthur’un da yeğeni olan gawain isminde silik bir şövalyenin “green knight” diye anılan ve görüntüsüyle korkutan ağaç benzeri irice bir varlıkla olan mücadelesi üzerinden ilerliyor. diğer şövalyeler gibi anlatacak hikayesi olmayan gawain, biraz da gaza gelerek “green knight” isimli bu yaratığın düello teklifini amcası arthur’un önünde kabul eder. fakat görece kolay geçen düellosu bir yıl sonra onu fazlasıyla zorlayacaktır. “green knight” ile tekrar yüzleşmek için çıktığı yolculukta kendisiyle de yüzleşmek zorunda kalacaktır. bu yolculuğun sonunda ya kendisine ait bir hikayesi olacak ya da yaşam öyküsünün sonuna gelecektir.

    8) bo burnham inside (yön. bo burnham)
    bo burnham aslında bir youtuber. 2006 yılında oldukça erken başladığı youtube kariyeri, bugün itibarıyla şarkıcılığa, komedyenliğe, oyunculuğa, yazarlığa ve yönetmenliğe kadar uzanmış durumda. 2018 yılında hem yazıp hem de yönettiği eighth grade filmiyle sinemada da iyi işler çıkarabileceğini göstermiş oldu. gerçi “eighth grade”, eleştirmenlerce çok beğenilmesine ve o yılın en iyi filmleri arasında gösterilmesine rağmen seyirciler tarafından ortalama bir film olarak değerlendirildi. asıl bilinirliği ise başrolünde carey mulligan’ın yer aldığı ve yönetmenliğini de emerald fennell’ın yaptığı 2020 yapımı promising young woman filmi sayesinde oldu. en azından amerika dışında bu filmle tanınır olduğunu düşünüyorum. amerika’da muhtemelen iyi kötü bir şöhreti vardı. 2021 yılında netflix’te izleme imkanına kavuştuğumuz ve oldukça kişisel bir yapım olan “bo burnham: inside” ise kesinlikle bu yılın en orijinal işlerinden biri ve her açıdan övgüyü fazlasıyla hak ediyor. evlerimizden çıkamadığımız pandemi ortamında bo burnham tek bir odayı kullanarak muhteşem bir işe imza atmış. kendisi, pandemi ortamının hepimizde yarattığı çıldırma ve bunalma hissini harika bir dille kameraya almış. binlerce kilometre öteden birbirinden ilginç pek çok şarkıya döktüğü sözleriyle pek çoğumuzun da duygularına tercüman olmayı başarmış.

    7) judas and the black messiah (yön. shaka king)
    “judas and the black messiah”, bu senenin kesinlikle en değerli filmlerinden biri. şunu da söylemeden geçmeyeyim. uzun zamandır bir ismin bir filme bu denli yakıştığına ilk defa şahit oluyorum. film kendisini, isa ve judas’ın isa’ya olan ihaneti üzerinden temellendirmiş. isa son akşam yemeğinde yanında bulunan havarilerine döner ve şunu söyler: “sizden biri bana ihanet edecek”. bu dünyada isa’lar kadar judas’lar da var olmaya devam edecektir. bu anlamda, filmde isa ile özdeşleştirilen fred hampton’ı ve onun verdiği mücadaleyi tanımak beni fazlasıyla memnun etti. fakat bir yandan da böylesine bir ismin varlığından yeni haberdar oldum diye de kendime kızmadım değil. fred hampton, 21 yıllık kısacık hayatına pek çok şeyi sığdırabilmiş bir aktivist. o, amerika’da bulunması oldukça tehlikeli olan bir aktivistti. kendisi, amerika’da siyahi olmanın da ötesine giderek yaşanan sıkıntılara sınıfsal gözden bakmaya çalıştı ve bu bakış açısıyla çok geçmeden amerikan hükümetinin de radarına girmiş oldu. uzun lafın kısası, önce bu muhteşem filmi izlemenizi, sonrasında da fred hampton’ı araştırmaya başlamanızı tavsiye ederim.

    6) riders of justice (yön. anders thomas jensen)
    “riders of justice” normalde kasım 2020’de vizyona girmesine rağmen hem türkiye’de hem de genel olarak diğer tüm ülkelerde 2021 yılında izlenebildiği için bu filmi bu senenin listelerine koymak mantıklı duruyor. sene sonunda yayınlanacak olan diğer “en iyi film” listelerinde de bu filme rast geleceğinize eminim. “riders of justice”, türkiye’de adam's apples (2005) filmiyle de az çok bilinen anders thomas jensen’ın bu yılın başında en çok konuşulan filmi oldu. film, şaşırtıcı derecede komik, merak uyandırıcı ve etkileyici. bu denli klişe bir konudan böylesine bir film çıkarmaları takdire şayan. elbette ki filmin olumlu taraflarının yanında olumsuz tarafları da mevcut. film, komedi ve aksiyon açısından ortalamanın üstündeyken mesele duygusallık olunca bazı yerlerde abartıya kaçabilmiş. bir de bazı yan karakterlere sırf “loser” görünsünler diye gereksiz hikayeler yüklenmiş. yine de “riders of justice”, hem sonu hem de hikayesiyle bu yılın kesinlikle en dikkate değer işlerinden biriydi.

    5) the father (yön. florian zeller)
    “the father”, ilk gösterimini 2020 yılı ocak ayında sundance film festivalinde yapmasına rağmen hemen hemen tüm ülkelerde 2021 yılının ilk aylarında vizyona girdi. zaten festival maceralarında adından çok fazla söz ettirmiş olduğundan 2021 yılında dört gözle beklenen birkaç filmden biriydi kendisi. bu anlamda, film için beklentileri fazlasıyla karşıladı diyebiliriz. “the father”, 42 yaşındaki florian zeller’ın ilk filmi olmasına rağmen hem seyircilerden hem de eleştirmenlerden birbirinden güzel yorumlar almayı başardı. zaten film, hikayesi, oyunculukları, kurgusu ve çekimleri ile gerçekten usta işi bir yapım. ayrıca film, anthony hopkins’e kazandırdığı oscar’la, oscar kazanmış en yaşlı insan olma unvanını da hediye etmiş oldu. bu arada florian zeller’ın bundan sonraki filminin de ismi belli oldu. eğer bir değişiklik olmazsa ikinci filminin ismi “the son” olacak ve bu filmde de anthony hopkins yer alacak. filmin başrollerinde de hugh jackman ile marriage story (2019) filminde avukat rolüyle efsaneleşen laura dern yer alacak gibi duruyor. yönetmenin ikinci filmini de heyecanla bekliyoruz.

    4) the power of the dog (yön. jane campion)
    bu senenin en nefret edilen filmlerinden biri "the power of the dog" olabilir. jane campion her şeyiyle bir festival filmi çekmiş. normalde bu tarz filmler entel dantel festivallerde gösterime girer, bu tarz sanatsal filmleri seven ufak bir kitle tarafından da izlenip geçerdi. ancak filmin netflix’te gösterilmesi filme haliyle daha çok kişinin erişmesine yol açıyor. hayatında netflix dışında film izlememiş insanlar da olunca böyle filmler hunharca yerin dibine sokuluyor. filmin düşük bir temposunun olduğu doğru. fakat marvel tipi filmlere bir nesli o denli alıştırdılar ki hayatın normal akışında ilerleyen filmler sıkıcı ve yavaş olarak değerlendirililiyor. "the power of the dog" anlaşılması zor bir film değil. öyle çok büyük laflar da etmiyor. ama western türüne çok insansı bir yerden yaklaşıyor. campion, erkeklik kimliği altında ezilen ve bu kimliğe kendine hapseden bir kovboyun hüzünlü hikayesine bizleri ortak ederek bence bu senenin en naif ve aynı zamanda da en vahşi filmlerinden birine imza atıyor.

    3) the last duel (yön. ridley scott)
    "the last duel" 100 milyon dolarlık bütçesine rağmen tüm dünyada yaklaşık 30 milyon dolar seviyesinde hasılat elde ederek büyük bir gişe başarısızlığına imza attı. bu, biz sinemaseverler için tehlikeli bir sürecin de başlangıcı. günümüzde bu tarz pahalı tarihi dramlar ne yazık ki pek çekilmiyor. böyle giderse de hiç çekilmeyecek gibi duruyor. yüksek bütçeli görebileceğimiz tek film sadece marvel filmleri olacak bu gidişle. bu kadar serzenişten sonra filme dönelim bari. ridley scott yine izlemesi heyecanlı tarihi bir dramaya imza atmış. hikayelerinin merkezine güçlü kadınları koymayı seven ridley scott, bu filminde de umursamaz erkekler dünyasında ayakta durmaya çalışan bir kadını ele alıyor. üç kişinin bakış açısından ele alınan hikaye son on dakikasında bize, sadece ridley scott gibi bir yönetmenin çekebileceği muazzam bir final düellosu armağan ediyor. filme de ismini veren bu düello sahnesinin sizleri heyecandan yerinizden kıpırdatmayacak hale getireceğine emin olabilirsiniz. hepsi birbirine benzeyen olay akışına, komediye, kahramanlara ve kötülere sahip olan marvel filmlerinin yanında günümüzde artık eşine denk gelmediğimiz bu tarz filmlere daha çok destek vermeliyiz.

    2) dune (yön. denis villeneuve)
    denis villeneuve biz sinemaseverleri mest etmeye devam ediyor. kendisi, incendies (2010), prisoners (2013), sicario (2015), arrival (2016) ve blade runner 2049 (2017) gibi birbirinden güzel filmlerin ardından “arrival” filmi ile başladığı bilimkurgu turuna “dune” filmiyle devam ediyor. böylelikle, frank herbert’in efsanevi roman serisi “dune”, david lynch’in 1984 yılında çektiği ve unutmaya çalıştığı filminin ardından ikinci kez beyazperdeyle buluşmuş oldu. bu arada, david lynch’in filmini de izlemenizi tavsiye derim; ancak lynch’in serinin ilk kitabını tamamen ele aldığını villeneuve’nin ise ilk kitabı ikiye böldüğünü de belirtmeden geçmeyeyim. yani lynch’in filmini izlemeniz halinde villeneuve’nin ikinci filminde de sürpriz bozan sahneler görmüş olacaksınız. tercih size kalmış. ayrıca, şilili efsanevi yönetmen alejandro jodorowsky’ın da en büyük hayallerinden biri “dune” serisini filme almaktı. hatta bunun için 70’lerin ortasında kitapların hakları satın alınmış ve ön çalışmalara da başlanmıştı. ancak jodorowsky’ın talep ettiği bütçenin karşılanamaması sebebiyle bizler ne yazık ki jodorowsky’ın kafasından geçenleri beyezperde de göremedik. fakat jodorowsky’ın aklından neler geçtiğini merak ediyorsanız jodorowsky's dune (2013) belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. ne olursa olsun denis villeneuve’nin “dune” evrenini yorumlayışı da her anlamda övgüyü hak ediyor. karşımızda görüntüleriyle, oyunculuklarıyla, hikaye anlatımıyla ve müzikleriyle yılın kesinlikle en iyi filmlerinden biri duruyor.

    1) quo vadis aida (yön. jasmila zbanic)
    avrupa film ödülleri’nde en iyi film ödülü alan “quo vadis aida”, bu senenin en iyi filmi olmayı sonuna kadar hak ediyor. avrupa’nın göbeğinde yalnızca avrupalıların değil tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen srebrenitsa katliamını, ünlü yönetmen jasmila zbanic büyük bir ustalıkla anlatıyor ve kariyerinin de şu ana kadar ki en iyi filmine imza atıyor. film, bm koruması altında güvende olduklarını zanneden sivil bosnalıların, general ratko mladic’e nasıl kolaylıkla teslim edildiğini bir korku filminden bile daha gerilim dolu sahnelerle bize anlatıyor. her sahnede şiddeti daha da artan gerilim, filmin sonlarında korkunç bir trajediye evriliyor. tabi bu sahnelerin başarısında “aida” rolüne muazzam bir ruh katan jasna duricic’i de anmamız gerekiyor. yahudi soykırımını anlatan en önemli filmlerden biri olan sophie's choice (1982) filmine de gönderme yapan son sahneleriyle “quo vadis aida”, takdiri sonuna kadar hak eden bir zirveye ulaşıyor. tüm bunların yanında, iç savaş denen meselenin ne denli iğrenç bir şey olduğuna da bir kez daha şahit oluyoruz. zamanında aynı okullarda okumuş, birbirine komşu olmuş insanların ne denli vahşileşebileceğini görmek, insan ırkını bir kez daha tüm canlılar arasında en aşağılık konuma sokuyor. filmin sonunda da görüyoruz ki mladic’in günümüzde yargılanmasının hiçbir anlamı yok; çünkü gerçek katiller hala halkın arasında günlük yaşamlarına devam ediyor. çocukların açılıp kapanan gözleri açık bir mesaj barındırıyor. gördüğünüz halde görmemezlikten geldiniz ve gelmeye devam ediyorsunuz.
6 entry daha
hesabın var mı? giriş yap