şükela:  tümü | bugün
26 entry daha
  • adeta başka sinema filmi, netflix filmi olmak için fazla iyi bence. konusu itibariyle çok beğendiğim bir film oldu. öncelikle filmi götüyle izleyip çük için çocuklarını bırakıp giden kadının hikayesi diyen suser'e üzüldüğümü belirtmek isterim. sen çok yanlış gelmişsin kardeş.

    --- spoiler ---

    leda'nın aldatması bir sebep değil sonuç. evli/anne kimliğinden o kadar bunalıyor ki en sonunda ona akademisyen kimliğiyle değer veren biriyle birlikte oluyor. yani tüm bunlardan çıkardığın çükse vallahi yazık.

    neyse efendim gelelim filme. bir kere konusu anne'yi kutsallaştıran toplumumuzun asla beğenmeyeceği bir konu. bu sebeple beğenilmemesine hiç şaşırmadım. çocuklarını bırakıp giden lyle karakterine kimse bir şey diyor mu? hayır. neden? çünkü o baba. anneleri evde kalıp çocuk bakmış ama leda öyle mi? nasıl böyle bir şey yapar? fıtratına aykırı bir kere (!)

    %99.9 eminim ki leda çocuklarını terk ettiği için vicdan azabı duymuyor. ağırlığını hissettiği şey toplumun yadırgamasından duyduğu utanç, toplum tarafından dışlanmanın getirdiği utanç. bu toplumsal kodlar bize öyle bi işlemiş ki, öyle bi içselleştirimişiz ki bu "ahlaki" kodları, bir saatten sonra toplumun değerlerini benimsemediğimiz zaman kendimizden bile tiksinebiliriz.

    bunu (toplumsal değerlerin nasıl kaskatı olduğunu ve bizi kısıtladığını) en çok foucault dert edinmiştir, akıl hastanesi ve hapishanenin modern toplumlarda doğuşunu bu yüzden araştırır discipline and punish kitabında. anneliğe atfedilen değerin bu anlamda hiçbir farkı yok foucault'nun sorunsallaştırdığı şeyden.

    nina karakteri ile annelik üzerine yaptıkları iki konuşma (hediyelik eşya satıcılarının ordaki ve en son sahnede leda'nın tatil için kaldığı evdeki konuşmalar) annelerin kendilerine bile itiraf edemedikleri şeyleri ortaya koyuyor. leda'nın nina'ya çocuklarını terkettiği ilk 3 yılın harika geçtiğini itiraf etmesi, nina'nın (içinden) keşke doğmasaydı dediği çocuğu için "bu hisler geçecek mi" diye leda'ya akıl danışması vs. birbirlerine anneliği çok sevmediklerini itiraf etmeleri, çok dokunaklıydı gerçekten.

    yine de leda'nın bencilliğine diyecek yok. çocuklarını terkettikten sonra eve döndüğü sahnede kocası "sen bakmıyosan bak annenlere bırakım çocukları" deyince adamı bencillik ve tembellikle suçlaması gerçekten oha dedirtiyor.

    son olarak bu film psikoterapinin önemini ortaya koyuyor (evet foucault o dönemki psikoloji bilimine de karşı çıkmıştı lakin lacan gibi bilim insanları modern anlayıştan çok farklı yeni psikoterapi çeşitleri geliştirdiler). leda bir psikoterapiste gitseydi ebeveyn olmaktan vazgeçebilir yada çocuklarını kabullenmeyi öğrenebilirdi. çocuklarına da cehennem gibi bir hayat yaşatmayabilirdi. şu an o çocukları da terapiye muhtaç yetiştirmiş oldu. zaten psikodinamik terapiye göre bu travmalar anneden çocuğa geçer. 3-4 nesil annede aynı travmaları görebilirsiniz, çocuklarına da bu travmaları aktarırlar. en iyisi bir terapi süreciyle bu travma mirasını kırmaktır. oyuncak bebek de tamamen bu travmatik miras ile ilgili, leda'nın kocasıyla tartışırken annesinin okul bile bitirmeyen bir cahil olduğunu, bir bok çukurundan çıktığını söylemesi, oyuncak bebeğe bu kadar anlam yüklemesi, çocukken oyuncak bebekle kurduğu bağı 48 yaşında başka bir bebekle kurmaya çalışması vs. işte bunlar hep travma mirası. filmin sonunda kızlarından birinin "öldün sandım" demesi ve aslında bunun film boyunca alt metinlerle tekrar edilmesi, leda'nın kızında annesini kaybetme korkusunun ne kadar derin olduğunu gösteriyor. bir sahnede leda, lyle karakterine çocuklarından martha'nın sürekli ölüp ölmediğini kontrol ettiğini, adete "küçük bir anne" gibi davrandığını söylüyor, martha'nın büyük kızı olduğuna yemin edebilirim, bu tür bir sorumluluk genelde en büyük çocukların omuzlarına yüklenir ebeveynleri tarafından. diğer çocuğu bianca'nın ise kendisini değiştirmek istediğinden yakınır, bu da onun küçük çocuk olduğunu gösteriyor, bu pattern de küçük çocuklarda var çünkü.

    (sin palabras adlı yazar uyardı,kendisine teşekkürler, martha küçük, bianca büyük çocukmuş. şahsen buna çok şaşırdım, yazara bok atacağım, psikalinizi bilen biri olarak bu örüntülere göre bianca’nın küçük olması gerekirdi, yazar burda mantık hatası yapmış*)

    her neyse, ebeveyn travması olan, kendi anne babasından çeken, ebeveyn olmak istemeyen, istemediği halde ebeveyn olan herkes bu filmde kendinden bir şeyler bulacaktır. ebeveynlik dünyanın en büyük sorumluluğu, ben istemiyorum/vazgeçtim deyip çocuğu "iade" edebileceğiniz bir mağaza yok, bu yüzden iyice düşünüp yapmalısınız çocuk yapacaksanız ancak çocuk yaptıktan sonra bunu kaldıramıyor olmak da çok insani değil mi? insanız, hata yapmamak imkansız.

    en son olarak şunu da eklemek gerek, o gürültü yapan veletleri bir sıkımda boğmak istedim ben de, hele o sinemadaki gerizekalı ergenleri. bilemiyorum, özgürlük tartışması işte tipik, ergendir ses yapacak vs ama ben tatile çıkmış kafa dinlemek istiyorsam benim sakinliğim pahasına piçlik yapmamalı başkalarının çocukları, bir sınır olmalı. her neyse.

    --- spoiler ---

    güzel film, 7.5/10 derim özellikle de kendi hayatımdan bir şeyler bulduğum için. ayrıca sırf dakota için bile izlenir, kadın çok güzelleşmiş öyle böyle değil. romanını da okuyacağım çok ilgimi çekti.

    edit: bazı düzeltmeler yapıldı.
60 entry daha

hesabın var mı? giriş yap