şükela:  tümü | bugün
8 entry daha
  • kaçınılmaz olarak trainspotting ve acid house gibi danny boyle filmleriyle karşılaştırılacaktır. kısa bir süre sonra raflarda ''yeni trainspotting'' diye kaçak cd satıcılarının ağzından duyacağız bu filmi bolca. bu kaçınılmaz çünkü danny boyle gibi bir adam loser edebiyatının içinden girip dışından çıkmış. ex drummer'da aslında loser olma üzerine görünse de, ipin ucunun kaçtığı bir cenahta karnın hafif yumuşak tarafında yumruk falan da değil okkalı bir bıçak saplıyor. trainspottingle olay örgüsü üzerinden benzerlikler taşısa da, onun kadar zararsız değil.

    güzel bir sevgilisi, şanı şöhreti olan bembeyaz çarşaflarında uyuyup deniz manzarasını seyreden, cinselliği özgürce ve doyasıya yaşayan yazarımız dries, külçe boyutlarında yazdığı kitapların ardından konu sıkıntısı çekmektedir. sırf konu bulmak ve aynen haneke filmlerindeki bazı karakterler gibi, ''hissetmek'' için, dibi görelim der kendine ve olabilecek en en en rezil insanların içine karışmaya karar verir. filmin açılışında dries, zaten niyetini belli etmiştir. sikimde değil tavrını burada belli etmiştir ancak ne menemse siyam kralına öykünerek adaletten bahseder. adaletin bu mu dünya dersiniz ama filmin sonunda. çok garip biçimde izlerken de, o rezil, kokuşmuş dünyalara ait insanların ölümünden rahatsızlık duymadığınızı farkettiğiniz anda, bu mu aslında adalet diye kendinize sorarsınız. korunaklı hayatınızda, bu rezil insanlardan korunmaya çalışırken aslında onların bu kadar rezil olmalarına sessizliğimizi düşünmeyiz bile. ölsünler, pislikler temizlensin isteriz. böylece, filmin başında bize adalet dersi veren ve hayat görüşünü ''akışına bırak'' diye tanımlayan mustafa sandaldan sonraki ikinci kişiye hissettiğiniz yadırgamayı bu kez kendinizin de hissettiğini görürsünüz. asıl rahatsızlık veren de bu sanırım. yargılarımız iğrençliği gördüğümüz anda değişiverir.

    filmin içinde gitaristin 3 yaşındaki kızı kendi bokunu yiyerek ölüyor. bırakın bakımı ilgiyi, cinsel organının kokuşmuşluğuyla övünen annesinin yanında ölürken öldüğü bile farkedilmiyor. bebek ölümü teması aynı zamanda trainspottingde de geçen bir mevzuydu anımsayalım.

    ne olduysa yıllardır bir yatağa bağlanan eşcinsel basçının babası ise oğlunun kendisine '' ben sik emiyorum. 16 yaşından beri emiyorum. sigara içmek gibi. ama daha iyi değil.'' itirafına tek bir tepki bile vermiyor. tek bir cümle bile etmiyor adam. altına sürekli işeyip sıçtığı zaman oğlu ve kel 50 yaşlarındaki karısı tarafından dayak yemek dışında bir şey yaşamıyor adam.

    evinde tepetaklak duran ve beraber olduğu kadınlardan kan çıkmadıkça zevk almayan, bulduğu her kadının kafasını patlatmadan rahat etmeyen solistin evinde tepetaklak durması ise aslında filmin tepetaklak duran hayatlarının bir özeti. her şey zaten tepetaklak olmuş. adam evinde tepetaklak durunca garipsiyor izleyici. ama zaten filmde öylece duran tüm hayatlar ters yüz olmuş. iğrençliği görünce ıyy demekten başka bir şey yapmayanlar için, kend evinde tepetaklak duran bu adam, filmin resmi görüntüsü aslında. çamur içindeki banyosunda çırılçıplak yatarken gördüğümüz bu sapığın yok olmasını diliyoruz o anda. dries de bu dileğimizi yerine getirdiği zaman kaç kişi ''aa yazık oldu adama'' diyebildi? sonuçta o da bir insandı diyebildiniz mi? no. ama öyleydi.

    film bu ve benzeri yüzlerce rezillikle dolu. bütün bunları hayretle ve mükemmel ahlak anlayışı olan aynen dries gibi olan güvenli, aklı başında olduğumuzu düşündüğümüz bizler seyredince çok koyuyor bizlere. midemiz kalkıveriyor. ama bunlar da birer hayat. kokuşmuşluğu yadırgamayan ve yok olmaktan beter hayatların resmi. hepsi ölünce ise içimiz ferahlıyor değil mi?

    dries tüm bu insanlardan nefret ediyor çünkü duyduğu öfke aslında bu insanlara karşı değil. tüm bütün bu kıyamet alametlerinin etrafta olabilmesine karşı aslında. hollanda kralı öldüğünde ne hissettiğini biliyor musun? konulu anket sorusu aslında bir tür vicdani test filmde. kral, son derece sevilen biri olmasına rağmen, aslında iktidarın başında olan biri olarak gizliden bu insanların böyle olmalarının sorumlusu olarak gösteriliyor. iktidarın iğrenç hayatlara karşı getirdiği tek çözüm onları yok etmek. düzeltmekle uğraşılmaz elbette. ölsünler. hatta ölürlerse içimizdeki hınca da hizmet ederiz böylece fena mı olur?

    hepsini geçtim, filmin öyle yerlerinde hunted by a freak çalıyor ki, en neşeli halinizde olsanız bile içiniz kararıyor. resmen kurtulamıyorsunuz filmin o anda sizi tuttuğu durumdan. müzik, o anda freak diyerek yadırgadığımız çağlar boyu yok ettiğimiz ve yok saydığımız bu insanların ağıtına dönüşüyor. bir freak tarafından avlandığımızı zanneden bizler, aslında göz göre göre onları bu hale getiriyoruz ve üstüne de bu halde oldukları için onları yok ediyoruz.

    sonuçta film biterken her şey yine tersten başlıyor. zaten hayat, tamamen ters yüz olmuş durumda ama biz görmediğimiz için bunları farketmiyoruz. myanmar'da suyun üzerinde yüzen ölü bebekleri görmedikçe de bir felaketin acısını hissedemeyişimiz gibi, bu filmdeki hayatları görmedikçe hayatın aslında ne kadar bombok olduğunu göremiyoruz. hayat bize güzel olsun da, gerisi boş değil mi? dries de öyle düşünürdü sanırım...
42 entry daha