şükela:  tümü | bugün
193 entry daha
  • [önce uyarayım, entiri deliler gibi spoyler içeriyor, sonra "dilim neden yandı", "ah ulan ah", "allah belanı vermesin, keşke okumasaydım :((" demeyin, izlemediyseniz filmi, okumayın. ]

    filmi kritik eden kimilerine seslenişle başlamak istiyorum.

    o kadar çok efsanemiz var ki, bir tanesine daha ya beklediğimiz gibi olmak zorundaymış gibi hissettiğimizden ya da efsanelere bağımlılığımızın temel oluşturduğu şiddetli krizlerimizden birine yenik düşüp, tüm akli yetilerimizi yitirdiğimizden filmi ve "efsane"liği beğenemez hale gelmişiz. düşünebiliyor musunuz richard matheson'un kendisi bile bilir ki, sinema sektörünün -ya da daha afilli bir tabirle "...sanatının"- o bol maaşlı sanatçıları hayvanlar gibi bütçe döksün dökmesin illa ki bir hikaye bulup, onu kendi egoist düşlemlerine uygun hale getirmekten ve bundan ayrıca hayvanlar gibi para kazanmaktan başka bir şey ummaz. bu yüzden efsanelere bağımlı, tv'de, internette, gazete köşelerinde, haftalık-aylık dergilerde kendilerine sunulan ordan burdan derme "new life" ("yeni yaşam" hocam, nedense içimde hissettim onların dilini, ondan oldu böyle) karşısında gardını alamamış, önüne mama olarak ne konursa alır hale gelmiş insanlığın en üst tabakasında, en asil koltukta, gelmiş geçmiş tüm çağların en akıllısı, en bilgilisi, en kültürlüsü olduğu yalanına inanmış bir halde, istediği çağı istediği sebeple "kara", "lanetli" olarak tukaka eden, istediğini de yine aynı özgüveniyle (beşikten mezara bağımlı ve zorunlu kılınan eğitimiyle, siyasetiyle) yücelten, gökten zembille yeniden doğuşla eskiye özlemini harmanlayan, bir acayip modernitenin tutsağı olan bu çağın tüketim köleleri için efsaneler de konforuna en uygun biçimde olmalıdır. en uygun, en rahat efsane de en az düşündüren, en fazla sayıda karşısında mısır yediren cinsten olmalıdır.

    bu açıdan baktığımızda efsanemiz sana göre "hayal kırıklığı yaratan uyarlama"dan başka bir şey değildir, matheson'ın romanında bize nasıl anlatıldıysa, sinema sanatçısı olanlar, kurgucular, hikayeyi elden geçirmekle mükellef veya maaşlı çalışanlar hiç bir şey yapmadan, belgesel çeker gibi gördüğünü filme koysun ya da flash tv ana haber'e reyting getiren o muhteşem uygulamalardan, karşı komşuyla yatıp kalkan karısını bıçaklayan adamın eylemini "canlandıran" rol kabiliyeti olmayan adam gibi, "sadece kitabı canlandırsın da başka bir şey yapmasın" isteiğini yerine getiren bir sinemacılar güruhu olsun. "efsane"n o haliyle "efsane" olarak kalmaya devam etsin, sinemacıların yorumları, kurgucuların manuel müdahaleleri olmasın, sadece canlandırma olsun yeter. aksi türlü konforun zedelenir. düşün şimdi filmin içinde ta deep impact'ten titanic'e kadar birçok türde, birçok felaketle sonlanan hikayede felakette ilk kurtarılacak olan asil sınıfın fertleriyle fakirlerin ya bildiğin fakirlerin, "temiz olmayanların" geride kalıp felaketin soluğuyla karşılaşacak olanların arasında bize tokat gibi çarpan, zaten bildiğimiz ama onu bildiğimiz sürece yaşama sevincimizi, azmimizi yitireceğimiz o kayırmacı dünya koşulları hiç mi hiç önümüze sunulmasın.

    öyle ya ne gerek var ayrıyeten düşünme masrafı olsun. basit bir canlandırmayla zaten yeteri kadar ekşın manyağı olmuş bir kitle haç gördüğünde ürkmeyen müslüman vampirlere dair bir diyalogla -tıpkı matheson'un kitabında olduğu gibi- kendinden geçmeye hazırdır. oysa yaşamımızın her anında, okulda, kantinde, iş yerinde, kimi zaman evde, kimi zaman devletler arası ilişkilerde teyit edebileceğimiz dram, bu filmde de gözlerimizin önünde, peki bu umrunda mı? sevgisizlikler, hoşgörüsüzlükler, bir dönüm arsa için, bir yüksek mevki için, ün için, şöhret için birbirimizin gırtlağına yapıştığımız bu dünyada bir gün yalnız başımıza kaldığımızda dvd shop'taki cansız mankenle merhabalaşabilmek için bir gün evvelinden köpeğimiz samantha'ya söz verir halde bulabiliriz kendimizi, işte film bize bunu anlatmıyor mu? sinema bize bunu cast away'de de anlatmıyor muydu? orada chuck noland'ın wilson'a biçtiği değeri anlayabilmek için önce bu hikayenin bir "aşk filmi"ne meze olmadığını anlayabilmelisin. eh ona aşk filmi dersen, orada insanın yalnız kaldığında, yalnız olmadığını sandığında elinin tersiyle itmek durumunda bırakıldığı değerlere -hem de bir voleybol topu suretinde- gözyaşı tükettiğinin kökeninde "eh abi karısını özledi adam" dan öteye gidemeyen -aslında tam da içinde yetiştiğimiz dünyanın istediği gibi- dümdüz bir herif olarak ölüp gideceğinin sinyallerini de verirsin. buraya gelirsin, bu sefer burada vampir midir, zombi midir, her neyse bir şekilde deforme olmuş insancıkların, hayvancıkların kıçını tekmeleyecek efsane'ni arayan biri olarak filmden hiçbir şey anlayamazsın.

    öyle ya senin için gerilim veya macera kriterleri vardır, onlara göre bir film geçer ya da geçmez, hiçbir şey anlatmasın, mesajıymış, imgesiymiş hiç uğraşmayasın, dön dolaş şöyle tanımlayabil yeter: "..olmamis gene olmamis diyebilecegimiz bir gerilim filmi..aslinda gerilim filmi mi macera filmi mi konu nedir amac nedir hepsini belli bir cerceve altinda topliyamiyoruz maalesef" ... maalesef senin efsane'ni anlatamaz bu hikaye, çünkü her hikayenin, her hikayemizin bir yaftası olmalı. "eger bu fim gerilim filmiyse neden ilk saat bizi geremedi ve anca son yarim saatde bir kac yaratik kapismasi ile bizi heycanlandirdi?" derken de bu tutkunu açık ediyorsun. sinema izleyicisi olarak tek beklentin oturduğun yerden hap şekline getirilmiş, arzularına, korkularına, geleceğe dönük düşlerine en uygunundan bir hikaye tasarlansın ve sen yerinden hiç kıpırdamadan torrent paylaşım sitelerinden bulduğun linkle indirdiğin o güzide divx'inin taş çatlasa 700mb tutacak veri gücüne dayanarak kendini bir "legend" olarak görerek bol "maalesef"li bir kritik döşeyip kendini rahatlatasın. işte bu film bu yüzden çekildi zaten! bu açıdan bakıldığında sen de kritiğin de birer efsanesiniz zaten!

    yine orjinal hikayeye sadakat konusunda i am legend'ın kitabının hikayesindeki zincire sadık kalmadan, hem de her günü bir öncekinden daha farklı geçiren yeni dünya'nın dünyasında 1954 yılının basit bir "science-fiction novel"'ını (bilim kurgu romanı yani, oy) tut da 2010'lara kadar getir ve içine yeni dünya'nın yeni insanlarının yeni saplantılarını, yeni sorunlarını katıp, sinema tutkunlarının önüne koyma. anakronizmin doruklarında gez. sanki kurgucular dönem filmi çekmeye mecburmuş gibi içine son dönemin siyasi ve kültürel değişimlerini, insanlığın geçirdiği virüslü dönemlerin etkilerini eklemeden, öyle matheson efendi ne yazmışsa onu perdeye aktarsın dursun, bu mudur sanattan ve sinemadan anladığımız şey? ben dünkü adam değilim, yarınki adam da değilim, ben bugünkü adamım. o halde dünkü hikaye de dünkü hikayedir, bugünkü hikaye de bugünkü.

    ben filmden ne anladım, ne anlamak istedim, ne umdum, ne buldum, şimdi buna geleyim. efendim evvela will smith'in role oturmadığına da katılamıyorum. daha iyisinin olabileceğini düşünebilmemiz için, yerine koyabileceğimiz bir alternatifimizin olması gerek. "will değil de şu oynasaydı daha iyi olurdu" diyebileceğiniz biri varsa, buyrun söyleyin. ben söyleyemiyorum. çünkü filmdeki robert neville 2000'lerde amerikan askeriyesinin yüksek rütbeli bir mensubudur. militarist bir otlakta (sulak ortam?) yetişmiş, kendisini yetiştirmiştir. roland emmerich 'in independence day'ındaki captain steven hiller ve alex proyas 'ın i, robot 'undaki del spooner karakterleri sanki buradaki robert neville karakterine ön hazırlık gibi bir şey. will smith için daha tutarlı bir rol seçimi olamazdı heralde, en azından bu saydığım iki filmi izlemeden, will'in söz konusu performansları göz önünde tutulmadan bu role oturup oturmadığına dair bir şeyler söylemek manasız geliyor bana. ordu mensubunu andıran tipi ve atletik yapısı hiç de sırıtmıyor. bu denli felaketlerle cebelleşen, "dünyada tek başına kaldığını sanan adam" işte böyle olurdu zaten diyebiliyorum. cansız manken fred'le düellosunda da, köpeğini öldürmek zorunda kaldığında da yüz ifadelerindeki donukluğu da bir zahmet yaşanmışlıklarıyla ve ordu mensubu olmasıyla ilişkilendirin. öyle ya hangimizin gözü önünde eşimizin ve çocuğumuzun bulunduğu helikopter başka bir helikoptere çarparak infilak etti! ya da içimizde "dünyada insanlığıyla tek başına kalmış" olan var mı? ha realiteyle, kurguyu karıştırıyor değilim, en azından bir sahnedeki donuk yüz ifadesini eleştirebilirken, analojiye sığınmam gerektiğini de düşünüyorum.

    50'lerde ortaya konmuş hikayenin elden geçirilmiş bu yeni halinde mekanlar, manzaralar muhteşeme yakın diye düşünüyorum. keza ruhen ve bedenen deforme olmuş, saldırganlaşmış insanların karanlıkta kol gezdiği hikayemizde, gündüzleyin bir askeri uçağın kanadında golf oynayan bir adamı izlemek, amerika'nın en işlek caddelerinin ota, ağaca, geyiklere, aslanlara yuva olduğunu görmek, hiç de küçümsenecek tat vermiyor insana. aksine insanda gta oynuyormuş hissi uyandıran araba sahnelerini ve vampirli, canavarlı shoot em up 'ları andıran köşeye sıkışmışlıklarla dolu sahneleri de küçümseyemem.

    bir okurda "ulan jimi'ye bak, amma övdü filmi ha" akidesini bırakmak umrumda değil, şimdi getireceğim eleştiriyi de bu kanıdaki okuru ters köşeye yatırmak için yapmıyorum. şimdi filmde iğreti durduğunu sandığım bir olgu var. o da alice braga'nın canlandırdığı anna karakterinin (sonradan ortaya çıkıp da adamımızı canavarların şerrinden kurtarıp, kötü sonu en azından geciktiren hatun: http://www.imdb.com/name/nm0103797/ ) iman dolu göğsü! buna karşılık kahramanımızın başına gelen ("tüm dünyanın" mı demeliydim yoksa?) onca felaketin ardından kontra inançsızlığı! şimdi evvela şunun altını çizmeliyim, artık kesinlikle emin olduğum bir husustur bu, hollywood'umuzun içinden çıkma en gerizekalı polisiye gerilim filminde bile inanç sorgusu olageldiğini başka yazılarımda ortaya koymuştum (bkz: amerikan filmlerindeki inancini sorgulayan rahip). en son örneklerden birinde hilary swank bacımız, the reaping'de kızının mal kurban etme ritüeli sevdalıları tarafından katledişi üzerine tanrıtanımaz olmuş, ama sonunda imanına bir din adamı ahbabı sayesinde kavuşuvermişti. işte bu zihin yapısı hoolywood'u esir almış durumda. (baş karakterlere) eşşeği önce kaybedip sonra bul(dur)uveriyorlar. ama i am legend'ın hakkını yemeyeyim, burada evvelki inanın yitirilmiş olduğuna dair bir vurgudan söz edemeyiz, burada robert neville 'a tümüyle "tanrı yok" dedirten, anna adlı karakterin "tanrı'nın sesini duydum! o ses beni buraya getirdi! kurtuluş yakındır!" (itinayla bkz. the mist'teki mrs. carmody: http://www.horror-101.com/…ent/uploads/themist2.jpg ) şeklindeki, filmde birden ortaya çıkan ve o ana kadar hiçbir şekilde ilahi düzene veya uyarılara herhangi bir gönderme olmamasına rağmen (hadi the reaping örneğini verdim, onun da hakkını vereyim; oradaki tanrı'nın sevgisini [amor dei] yitirişle kıyaslanan bir tanrı'nın nefreti/laneti [odium dei] söz konusuydu, filmin kendisi bizzat dinsel bir içeriğe sahipti) birden gözümüze sokulmaya çalışılan dinsel uyarı var. oysa gözümüze sokulmaya çalıştıkları mesajı zaten almak siteyen alır. öyle değil mi, bizler zaten algı yetenekleri olan varlıklarız, her ne kadar modern dünya bizi tekdüze hale getirip, önümüze koyduğu örneklere sorgusuzca biat etmemizle beslense de, sonuçta şu lanet olası yeni dünyada tek başımıza kaldığımızda tanrı'ya da sığınabiliriz, tanrı'dan ses de duyabiliriz, felaketi tanrı'nın öfkesine de yorabiliriz, "şöyle şöyle felaketler yaşandı, aman ne acı şeyler oldu, o halde tanrı yok" gibi yüzeysel bir bakış açısıyla, -ki bu, dinsel açıklaması yüzyıllarca yapılmış kötülük problemi'nin ta kendisidir- olan biteni değerlendirebiliriz. bize ayrıyeten tek tarafın -"ilahi şeyler dönüyor" yargısına sahiplerin- kanılarını empoze etmeye gerek duymaları manasız olmuş. gerçi bu hususta son dönem filmlerinde, sanki her felaketi "tanrısal adaletle" nihayetlendirmeye yönelik tasarımları da sanki "ilahi açıklamalarla dalga geçiliyor" şeklinde yorumlamak da mümkün. buna en güzel örnekler de danny boyle'un sunshine ve vic sarin 'in left behind'ı olsa gerek. zira bu iki örnekten hareketle "...amerika'daki evangelistler var ya.. felaket adamlar onlar..." diye söze girip, tüm dünyanın gidişatını belli bir tarikatın kalbine odaklandıran safozlar da tanıdığımdan, eğer hedeflenen kutsal metinlerdeki ayetleri ya da dinlerin tanrı'nın adaletine dair söylediği her şeyi yerden yere çalıp alay konusu haline getirmekse, başarılı olmuşlardır, ne diyeyim; gerçi bu film için böyle bir niyetin ya da tam aksi yönde tanrısal adaletin, sevginin vurgulanmasının söz konusu olabileceğini, filmin tek amacının bu olduğunu söyleyebilmenin zor olduğu da aşikar, taş yağar taş. neyse sözün özü, benim bu hususta sandığım şey, adamlar bir film yapmışlar ve bir yerine (nedense en sonuna! tamam tamam paranoyaklaşmayın hemen) muhafazakar kitle tüketsin diye güzel (!) bir sos fışkırtmışlar -evvelden inanını yitirmiş adamımız da sonunda "evet.. ben de o sesi duydum" diyerek kendini feda edişine kılıf buluyor-.

    izleyin bu filmi. eğer imkanınız varsa (ki benim olmadı henüz) evvelki i am legend uyarlamalarını da izleyin, bir yolunu bulun, ister amazon'dan, ister ebay'dan sipariş edin, isterseniz google'da "richard.matheson.-.i.am.legend.pdf" taglarıyla aratarak ebookuna ulaşın, yani kitabını okuyun ingilizcesinden. bu sayede kitapla film arasındaki farklılıkları ilk siz bulmuşsunuz gibi, her ayrımda "yehhuu"lar tüketerek, gece yatağa huzurla girebilirsiniz. öyle ya devir hap devri, hap gibi tıklım tıkış sıkıştırılmış bir çok şeyi bir kerede alabilmeniz için tasarlanmış modernite size bu fırsatı vermeye devam edecek. daha ne deforme edilmiş insanlar, kitaplar, hikayeler göreceğiz. mitosunu yitirmiş insanoğlu için, daha nice suni mitoslar yaratılacak, üstüne suniliklerine yakışırcasına yeni uyarlamalar ve gözlerimizi kamaştıran manzaralar serpiştirilecek, her an yenilenen dünyamız, idealar dünyamızı şekillendirmeye devam edecek. başta da belirttiğim gibi, efsanelerimize bağımlı bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

    yukarıdaki paragrafın sonunu gerçekten de yazıyı bitirecek şekilde planlayıp yazmıştım, ancak bir eserde karşıma çıkan hoş tespitlerle dolu bir yazıda vampirlere, canavarlara vs. neden düşkün olduğumuza değiniliyordu, ufacık bir kısmını buraya almak istedim, umarım bir çırpıda okunur. onun yanında bir de sanem yazıcıoğlu hocamın "kahraman yaratmak" (navisalvia 2006, metnin tamamı için: http://jimi.blogcu.com/7371871/) başlıklı konuşmasından ufak bir bölüm eklemek istiyorum, umarım o da bir çırpıda tüketilir:

    1.

    "...contemporary popular culture has embraced vampires. they can be found selling breakfast foods, nasal spray, and socks on television. vampire games, kits, dart boards, puzzles, stamps, and greeting cards are available almost everywhere. while the vampire remains a figure for serious artists, it is also a friendly character for children.

    the popularity of the vampire in the second half of the twentieth century can be partly explained by the pervasiveness of mass communications, which can spread any image around the world in minutes. but why has the vampire in particular become so popular? the answers lie in the nature of the creature. in nearly all of its manifestations, the vampire has served as a metaphor for the dark side of human emotions and behavior. in mid-eastern legends, european folktales, and the fiction of the nineteenth century and the films of the twentieth, vampires have been depicted as creatures with voracious appetites. they literally hunger for sex, violence, and power. the vampire, more so than other monsters of the imagination, appears to spring out of the human subsconscious. it is a creature of boundless selfishness, a creature of childish wish fulfillment that demands everything. civilization demands cooperation and self-denial, and as western culture grows more civilized, we are forced to deny ourselves much that would gratify. the vampire represents the denied gratification of a civilized society. it wants—and gets—sex, blood, and eternal life. who could ask for more?"

    kaynak: mythical and fabulous creatures. daily life online: exploring everyday life past and present. greenwood publishing group. 8 december 2007.

    2.

    "kahraman, en ‘yalın’ anlamıyla zor bir olay veya durumdaki çıkmazı çözen ya da insanları bu çıkmazdan kurtaran kişidir. böylelikle o, çıkmazda yol gösteren, önümüzü görmemizi sağlayan, böylelikle tehlike altında olan bizi koruyan, kurtaran kişidir. o insani dünyadan çıkan, ama hernasılsa insani dünyanın çıkmazlarının üzerinde yükselen, ötesine geçip çözüm bulandır. işte bu niteliği ile yani insani dünyanın çıkmazlarının ötesine geçebilmesiyle kahraman kişi neredeyse göksel bir iş başarmış olur ve bu başarısı ölümlü dünyaya ölümsüz bir ad bırakmasıyla ödüllendirilir."

    sanem yazıcıoğlu, "kahraman yaratmak" navisalvia 2006
109 entry daha