şükela:  tümü | bugün
449 entry daha
  • her ne kadar yeni yeni bir çok grup çıksa da türk rock dinleyicisi 2000'lerin başındaki o güzel patlamayı unutmadı hiç. televizyonda kurban'ın kliplerinin döndüğü, teoman konserleri olduğu zaman haftalar öncesinden hazırlanılan, albümleri tekrar tekrar dinlediğimiz hoş günlerdi onlar. şimdi tabi bu isimlerden çok azı kaldı artık. çünkü piyasanın beklentileri değişti. ayrıca ogün olsun, pentagram olsun, demir demirkan olsun söyleyecekleri şeyleri söylemiş insanlar. artık onlardan çok bir yaratıcılık beklemek haksızlık olur. yine de yeni bir albüm fikri eskileri yad etmek adına insanı heyecanlandırıyor. şimdi geçtiğimiz günlerde yayınlanan mor ve ötesi albümü sirenler bizim bu isteğimizi karşılıyor mu yoksa beklentinin altında mı kalıyor bir bakalım.

    albümün açılış şarkısı için seçilen isim aslında biraz itici. çünkü adamın dibi fazla popülist bir söylem bana göre ve mor ve ötesi gibi bir gruba pek yakıştıramadım ben. ancak şarkının böyle maço bir tavrı yok. hatta birazdan konuşacağımız gibi albüm üç bölüm ve geçiş şarkıları olarak düzenlenmiş. bu parçanın olduğu bölüm de sirenler'in daha hüzünlü daha kırgın bölümünde yer alıyor. ancak bu, şarkının çok düşük tempolu olduğu anlamına gelmiyor. bir ufak isyan var sözlerde ama gitar ve davullar gayet yüksek tempoda gidiyor. baya insanın konserde zıplamak ve eşlik etmek isteyeceği kadar hoş. ayrıca şarkının özellikle bitiminde ön plana çıkan yaylılar farklı bir ton ekliyor diyebiliriz.

    bu konuda birkaç arkadaşımla daha konuştum ve gördüğüm kadarıyla albümün en çok dinlenen şarkısı dünyaya bedel olmuş. bu şarkının derdi daha bireysel, sözleri de daha dibi görmek üzerine kurulu. ancak hızlı giden davullar ve harun'un yükselen vokali şarkıyı dinlerken down olmanıza çok izin vermiyor. gerçi dünyaya bedel eşsiz ruhum, dünyayı bilmek istemiyor gibi sert sözler de var şarkıda ama bu ben dik duruyorum problem dünyada dediği için rock'ın o dünyaya isyan eden tavrını güzel bir şekilde yansıtıyor diyebiliriz. burada dikkat edin harun da hem yüksek vokal kullanıyor hem de vokalden çıkarken sanki bir şeylerden bıkmış gibi sesini azaltarak bitiriyor. bence bu da vokal tarzı açısından hayli başarılı bir tercih.

    üçüncü parça olan linç, teknik olarak biraz yorucu. çünkü insanların alışkın olduğundan farklı bir ritm temeline sahip. bu nedenle yürüyüşü biraz aksak gibi geliyor kulağa. ancak dikkatli dinlerseniz bu üç şarkının birbiriyle çok sağlam bir uyum içinde olduğunu görebilirsiniz. hatta albümü açtığınızda ne ara üçüncü parçaya geldiğinizi anlayamıyorsunuz. yine de bunu kendini tekrar olarak görmemek lazım. tarz olarak uyumlu, şarkıların sözleri de benzer temalardan bahsediyor ancak bütün şarkılar hüzne farklı şekillerde yaklaşıyor. bu da albümün ne kadar yetkin eller tarafından hazırlanmış olduğunu gösteriyor bize.

    bu albümün belli bölümlerden ve geçiş parçalarından oluştuğundan bahsetmiştik. canavar bize ilk bölümün bittiğini gösteren parça. burada sözler ilk bölüme benziyor yine. ancak piyano, ritmin yürüyüşü ve elektronik tınılı vokaller bize artık farklı bir alanda olduğumuzu söylüyor. ayrıca şarkı birden fazla tarzı bir araya getirdiği için de dikkat çekici. normalde elektronik bir akış gibi görünüyor ama ziller sürekli ride üzerinde gezindiği için jazz bir altyapı da seziliyor. bir de bitişe yakın vokaller biraz nağmeli falan geliyor. bu nedenle geçiş için hoş bir sentez olmuş bu diyebiliriz canavar için.

    forsa bu albümden önce yayınlandığı için aslında konuşmuştuk onu ama burada değişen bir fikrimden bahsetmek istiyorum. daha öncesinde ben bu şarkının sözlerini güzel bulmuştum ama konuştuğum insanlar aslında şarkının tavrını beğenmemiş. çünkü karşı tarafla hala ortak bir konuşma alanı aranıyormuş gibi bir hal var. yalnız bildiğimiz üzere şarkının yazılmasına sebep olan zihniyetin kendisinden başka hiçbir şeye müsaade etmek gibi bir huyu yok. bu nedenle artık bu ortak zemin düşüncesine gerek yok diye düşünüyor insanlar. o fikirleri dinledikten sonra ben de ister istemez katılıyorum bu duruma ne yalan söyleyeyim.

    hazinende parçası da fark edebileceğiniz üzere albümün ikinci part'ının şarkılarından biri. bu bölüm ilkine göre daha politik. aslında çok orijinal şeyler söylenmiyor tabi. o kadar ülkeyi görüp bu kadar çok şey yaşadıktan sonra insan daha beklenmedik daha ince sözler bekliyor haliyle. ancak albümden önce forsa değil de bu şarkı yayınlansaydı tepkiler de bu kadar yoğun olmazdı gibi geliyor bana. bi de neden böyle oldu dedikten sonra zor yıllar geçti artık denmesi yine de hoş geldi bana. gerçi sevemezdin anladık falan denmesi garip hala. çünkü sevmeyeceği baştan belliydi de siz mi biraz geç anladınız diye sormadan edemiyor insan.

    kaptan da albümün orta bölümün son parçası diyebiliriz. yalnız bu genel nahiflik burada da devam ediyor gibi ve abi siz gündem takip etmek için biraz fazla mı kırılgansınız acaba diye soruyorsunuz ister istemez. gülmeyen çehre falan. bilemiyorum. artık kimin güler yüzlü olduğu, utanmazsak ağlayacağımız gibi konular çok geride kaldı gibi. çünkü biz ülkenin gençleri olarak çok ağladık çok sızlandık. bunun söyleneceği yıl 2022 değil sanki. bir de ömrümden çalma kaptan demişsiniz ama 20 yılı gitti insanların. bu nedenle eğer bu konuya girilecekse bu kadar sakin altyapıya sahip bir şarkıda mı bu yapılmalı şüpheliyim.

    şimdi geldik albümün en slow ve en etkileyici şarkısı olan ağrılara. bu da yine canavar gibi hem piyanodan hem de sessizlikten faydalanan hoş bir parça. zaten fark edeceğiniz üzere şarkı için çok az söz yazılmış. bunlar tekrar ediyor ama çoğunlukla piyano ve onun reverb'i var. bu şarkıyı da kesinlikle kaliteli bir kulaklık ile dinlemenizi tavsiye ederim. çünkü arkadaki bass yürüyüşü falan öyle çok daha iyi bir şekilde duyulabiliyor. ve verilen o emeği daha kolay bir şekilde görebiliyorsunuz.

    bu şarkı beni çok düşürdü derseniz bunun da bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz tünel parçasıyla birlikte. çünkü en slow şarkıdan sonra albümün en pozitif şarkısı geliyor. ha yine şarkının başındaki sözler biraz kırgın ama özellikle akustik gitar ve yaylılar dinleyicinin down olmasını engelliyor. zaten şarkının amacı da bu değil. ikinci bölümde cennetim, cehennemim seni ne çok sevdim derken daha umutlu daha hoş yerlere gidiyor şarkı. baya kendinizi yazın arabada pencereleri açmış yolculuk yaparken buluyorsunuz bu soğuk kış günlerinde. o nedenle şarkının yarattığı atmosfer çok başarılı bence.

    istiklal ile de albümün üçüncü bölümünün tavrı iyice belli oluyor. ha derseniz ki sinan istiklal mi kalmış artık, o konuda haklısınız ama unutmamak lazım ki 2000'lerdeki rock müziğin çıkış noktası istiklal'di. bu nedenle mor ve ötesi şarkının ismiyle o güzel dönemi çok güzel hatırlatıyor. yalnız şarkının akışı ve sözleri pek uyuşmuyor gibi. sanki orada bir fazlalık ya da eksiklik var gibi. yine de sözleri falan insana üniversite zamanında (şu dönemde üniversite okumak bile eziyet oldu. benim kast ettiğim 2015'e kadar falan en fazla) geçirdiği güzel zamanları arkadaşlarla sarhoş olmayı falan hatırlatıyor. bir de şarkı gelecek için umut veriyor ama ona inanacak hal bizde kaldı mı o da tartışmalı baya.

    ve albümün son şarkısı olan park'a geldik. tabi bu bir mor ve ötesi albümü olduğu için park denilince akla sadece tek bir park geliyor. şarkı da bize önce kaybettiklerimizi hatırlatarak başlıyor ve belli bir hüzünle devam ediyor. bu şarkı da konserde kardeşlerimizi anıp birlikte söylemek için yazılmış gibi duruyor. özellikle bitişe yakın nakaratın koro haline gelmesi bunun en belirgin işareti.

    sonuç olarak evet o 2000'lerin başındaki rock müzik ortamı geride kaldı. biz çok şey kaybettik ve çok şeye üzüldük. yine de bu albüm hoş olmuş bence. özellikle dünyaya bedel ve son üç şarkı tam loop'a alınmalık. ben de albümü incelerken en çok buralarda vakit geçirdim diyebilirim. o nedenle mor ve ötesi'ne aradan geçen yaklaşık 10 yıldan sonra gelen bu albüm için teşekkür etmek istiyorum.
122 entry daha
hesabın var mı? giriş yap