şükela:  tümü | bugün
43 entry daha
  • aslına bakılırsa (bu kalıbı evvelden bu kadar çok kullanmazdım, şimdi varsa yoksa "aslına bakılırsa", aslında hep aslına baktığımı sanıyorum neyse) her ütopya kendi distopya'sından hareketlenmiştir. bu, şu demek oluyor, "efendim bizim öyle sorunlarımız var ki, ben ciddi ciddi eleştiri yazısı yazsam da yazmasam da, bu sorunların düzeleceği yok, o halde ideal yokistan'a varmazdan evvel, içinde bulunduğum kaka dünyanın kakalığını evvela yerden yere vurayım, sonra ideal yokistan üzerinden yine bizde neyin olmadığına dair siz bir çıkarım da bulunursunuz." bu durumda şöyle bir sorun ortaya çıkıyor aslına bakarsanız (bir tutku haline gelmiş, kullanmadan edemiyorum!); kurgulanan ideal yokistan'ın çıkış noktası olan memnuniyetsizlikler bütünü, "distopya" tabirine cuk diye oturur mu ki -mevcutluğunu değerlendiriniz-, her ideal yokistan kendi distopya'sından hareketlenmiştir diyebilelim? öyle ya hem ütopya hem de distopya mefhumları aslında hayal edilen yerleri gösterir. mevcut olumsuz koşullar bütünü distopya olarak değerlendirilirse, bu sefer mevcut olumlu koşullar bütünü de bir başkası için ideal devlet yani ütopya olarak değerlendirilmek zorunda olmaz mı?

    işte burada bana kalırsa, mevcut distopya ve ütopya örneklerinin, edebileştikleri ölçüde, başkaları için de farklı birer ütopya ve distopya örneği olabildiğini görebilmeliyiz. bu, şu demek oluyor, platon'un devlet'i yazıldığı koşullar ve zaman itibariyle, yunan dünyasına platoncu bir bakış açısıyla bakıldığında ütopiktir. oysa ki platoncu olmayan başka görüşlere göre çok açık bir şekilde distopya'ya özgü bir nitelik sahibidir. buna dair en iyi örnekleri, batı aleminde daha yakın tarihlerde yazılmış olan, "utupia" adıyla anılmış eserlerde görürüz. örneklere geçmeden evvel, utopya'nın yazarının hareket noktası olan "perturbationes civitatis" yani sosyal bozuklukların her çağ için aynı ölçüde "bozukluk" olarak değerlendirilmeyeceğini belirtmek isterim, keza utopya'nın da kendisinde bulunan "innovationes" yani yeniliklerin hudayinabit olmadığı da açıktır, mutlaka bir yere bağlıdırlar. yani şöyle özetlemem mümkün, bir çözüm ancak probleme uygunsa gerçek bir çözümdür. yani campanella boş yere özel çıkarların ortadan kaldırıldığı bir dünya özlemiyle yanıp tutuşmuyordu civitas solis'inde. yaşadığı çağ, ona civitas solis'i (güneş ülkesi) yazdırmıştı bir nevi. hocası sokrates'in başına gelenlerin, platon için devlet'i yazmak hususunda mousalara dönüştüğü unutulmamalı. francis bacon, platon'un timaios'unda özellikle okumuş olduğu atlantis hikayesine yeni bir boyut getirirken, rüşvetten adeta tiksintiyle bahsediyordu. oysa yaşadığı ingiltere, birden yükselişlerin buna mukabil birden düşüşlerin ülkesiydi. insanlar rüşvetlerle, kara çalmalarla, çirkefliklerle bir yerlere gelebiliyor ya da başkalarının ayağını kaydırabiliyordu, bacon için baş örnek de bizzat kendisiydi. aslında o nova atlantis'te kafasındaki ideal ülkenin, kendisine modernler (bacon'ın yaşadığı devrin insanları) tarafından rüşvet teklif edilmiş olan ideal vatandaşına "quid! vultis me esse hominem bini salarii?" yani türkçesiyle "ne! beni iki kez ücret alan biri olarak mı görüyorsunuz?" dedirtirken aslında bizzat kendisini de edebi, felsefi ve tarihi mahkeme önünde yargılıyordu! yani demem o ki, utopya yazarı için problem vardır, buna mukabil probleme çözüm vardır. ya yazarı çözüm aramaya götüren problem, daha çağdaş olanlar için ortadan kalkmışsa? o vakit ne olur? işte üzerinde durmak istediğim konu budur.

    yazarı distopya'ya götüren de, ütopya'ya götüren de modern insanı, en kaba tabirle, kesmediğinde; başka bir yazar çıkar başka bir utopya tasarlar kafasında insanları yönlendirebileceği ya da distopya oluşturur daha modern problemlerden, insanları uyarmak için!

    işte şimdi örnekleri inceleyelim.

    en son francis bacon'ın nova atlantis'inden söz etmiştim, devam edeyim oradan.

    eserin bir yerinde şöyle diyor: "quamobrem notum tibi velim, nulla inter eos esse lupanaria, prostibula nulla, nullas meretrices conductitias, neque aliquid hujusmodi. imo non sine detestatione quadam mirantur, vos in europa talia tolerare. aiunt, vos nuptias de officio suo deturbasse: nuptiae enim in remedium concupiscentiae illicitae institutae sunt; concupiscentia autem naturalis ad nuptias instar stimuli est. verum cum hominibus remedium, corruptis suis cupiditatibus magis gratum, adsit nuptiae fere expelluntur." yani türkçesiyle şöyle; "şunu açıkça anlamalısınız ki, atlantisliler genelev nedir, fahişe nedir, para karşılığı gönül eğlendirme nedir bilmezler, hatta sizin avrupa’da bu tarz şeyleri hoş görmenizi de nefretle karşılarlar. sizin evlilik kurumunu yok ettiğinizi söylerler, zira evlilik aslında yasalara aykırı nitelikteki cinsel arzulara çare olan bir kurumdur, doğuştan gelen bu cinsel arzuların tümü aslında insanları evliliğe yönlendiren bir dürtü gibidir. ancak insanların elinde yoldan çıkmış arzularına daha uygun gelen bir ilaç olursa, evlilik de neredeyse tümüyle ortadan kalkar." bacon’ın ütopyasında yaşayanlar evlilik kurumuna saygı göstermektedir, bacon eserinin bu bölümünde avrupa’da evlilik kurumunun ne kadar zarar görmüş olduğunu açık bir şekilde yermektedir. ona göre genelevde vaktini geçiren, gönül eğlendiren kişiler güçlerinin büyük bir bölümünü boş yere harcamış olur, namuslu insanlar kadar çocuklara düşkün olmazlar, bu da kötü bir şeydir. bacon’ın dönemin ingiltere’sine ve hatta avrupa’sına getirdiği eleştiri göze çarpmaktadır, bacon’a göre o dönemde bir sürü evlenmeyen erkek vardır, evlenenlerin çoğu da gençlik çağının ateşinden, gücünden mahrum kalmış olan yaşlılardan oluşmaktadır. çocuk sahibi olma isteği ise neredeyse hiç yoktur. bu tarz bir evlenme de geleneksel "evlilik" tabirinden anlaşılan yüce değerlerden tümüyle uzaktır. (nova atlantis: "itaque, innumeros apud vos videre est, qui uxores non ducunt, sed cœlibatum potius impurum, et libidinosum, praeoptant, quam jugum matrimonii honorabile. multi insuper, qui uxores ducunt, sero hoc faciunt, cum juventutis flos et robur evanuerint. sin forte matrimonium contrariant, quid aliud est matrimonium illis, quam mercatura mera? in quo affinitas, aut dos, aut existimatio quaeritur, cum desiderio nonnullo (sed tamen tanqiiam rei indiflerentis) sobolis: minime autem fidelis ilia inter virum et faeminam nuptialis unio, quae principio instituta est, in mentem venit. neque etiam fieri potest ut illis, qui tam magnam partem aetatis et roboris sui adeo viliter consumpserunt, liberi (pars nostri altera) omnino in pretio sint.")

    şimdi şöyle düşünelim, bacon'ın çağının problemlerinden biri, sonraki çağlarda tümüyle ortadan kalkmış olabilir. hatta bırakın ortadan kalkmasını, belli bir metamorfoza uğrayarak "summum bonum" haline bile gelmiş olabilir. öyle ya yaşadığımız çağın vitrin güzellerini, her bahar yenilenen giyim tasarımlarını sergileme maksadıyla fiyatını gittikçe arttıran kadınların durumu bacon'ın yaşadığı çağa oranla daha orospuca değil midir? kimi için öyledir muhakkak, öyle ya yine ucu paraya dayanan bir alım-satım durumu söz konusudur. billboardlarda, internet sayfalarında, gazetelerin en arka sayfalarında, oyunlardaki en kritik bölümlerde memesinin ucu görünen dişi karakterler, aslında kamışına su yürümüş genç bireylerin hizmetine sunulmuş orospular değil midir? lupanaria yani genelevlerden nefret eden atlantis halkı yaşadığımız çağı değerlendirmek zorunda kalsaydı herhalde, avrupa'nın o dönemki bu sıkıntısını masumluk olarak görürdü. öyle ya jack london, -tuttuğum tek eseri olan- before adam'ında, kırmayı, parçalamayı, vahşice öldürmeyi bilmeyen masum olan insanı, doğa karşısında gittikçe vahşi hayvanlardan daha vahşi hale gelen insandan daha çok tutar, onu savunur. london'a benzer bir biçimde, bacon gibi insanlara doğa karşısında olabildikleri ölçüde pragmatist olmalarını, acımasız olmalarını öneren bir zihin bile yaşadığımız çağın, okyanus ötesinden oruçlar açılsın diye gönderilmiş olan coca cola bombardımanı karşısında novum organum'unu yeniden değerlendirmek zorunda kalır, en nihayetinde novissumum organum'u da patlatırdı, kimbilir. 16-17.yy.'da ingilizlere ve ispanyollara batı hindistan 'dakileri kastederek sömürge dersleri vermeye benzemez (bkz: coloniae eminent inter antiqua et heroica opera), bu çağın bush'una suudi'lerle olan iş ilişkisini sorgulayabilmek! bu nedenle, michael moore'un ütopya'sı da en fazla, seçimde demokratları destekleyip, onların yönettiği bir abd'nin hayalini kurmakla sınırlıdır.

    artık ne nova atlantis halkının aileye olan düşkünlüğü yaşadığımız çağın değerleri karşısında çökmüştür. artık bireyin önem kazandığı bir dünyada (işte açın okuyun: http://books.google.com/…_summary_r&cad=0#ppa31,m1) dinin ahlak anlayışına bile gerek kalmamıştır ki, nova atlantis'te yine bir atlantis'linin şu iki sözünü olduğu gibi modern dünyaya aktarabilelim:

    "qui impudicus est, sui reverentiam perdit."
    "ahlaksız olan, kendine olan saygısını da yitirir"

    "reventia autem sui, secundum deum et religionem, vitiorum omnium fraenum potentissimum."
    "insanın kendisine duyduğu saygı tanrı’dan ve dinden sonra, bütün kötü huylarının en güçlü dizginidir."

    (bacon'dan örnekleri çoğaltabilirsiniz, ben bu kadarını yeterli görüyorum) doğaldır ki, nehir akıyor. nehrin akışı aynı zamanda insanın balık tutma metotlarını değiştirmekle kalmıyor, balığa kimi zaman tiksintiyle ya da tam tersi bir biçimde hasretle bakmasını sağlıyor. zira kimileri nehir bile göremiyor artık. öylesine değişen koşullar altında bambaşkalaşmış bir insana, eskinin bilgeliğinden hareketle eski dersler sunmanın, onu eskisi gibi bir huzura kavuşturmaya çalışmanın hiçbir manası yok. çünkü en basitinden, genelevler olmasa, insanlık tarihi kadar eski olan bu meslek daha yaygın ve daha derinden sızacak toplumun içine, hiç kaçarı yok. çünkü insan artık minimum ölçüde düşünüp, minimum ölçüde dünyayla bağlantı içinde değil. insan her haliyle dizgini olmaz bir surete bürünmüş. önü alınmaz bir gayretle yararının peşinde, yarar! oysa campanella'nın, insanlara öğütlediği şuydu civitas solis'inde:

    "...ülkeyi kasıp kavuran büyücü rahiplerin, haydutların ve zorbaların elinden kaçmışlar, filozofça ve ortak bir toplum kurup yaşamaya karar vermişler...onlarda her şey ortaktır. paylaşma işini yöneticiler görür. bununla birlikte, bilimler, şerefler ve dünya nimetleri öylesine dağıtılmıştır ki, kimse bunları başkasının zararına ele geçirmeyi düşünemez. onlara göre, insanın bir evi, bir karısı, kendi çocukları oldu mu, mal mülk derdine düşer. bencillik bundan doğar... paramızla, gücümüzle başkalarını buyruğumuz altına alınca, ya da güçsüz, yoksul ve tanınmış bir ailedensek, cimri, hain ve iki yüzlü oluruz. güneş ülkeliler bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine ortak yaşama sevgisini koymuşlardır. " (#10341676)

    burada şunu da hatırlatmalıyım, campanella'nın burada dile getirdiği ortak yaşama heyecanının bir benzerini lykurgos'un devletinde de görürüz. hatta bu ortak yaşama bilinci öylesine etkindir ki, azra erhat bunu "vaktinden evvel komünizm denemesi" olarak görmekten kendini alamamıştır. (lykurgos/@jimi the kewl) yanılmıyorsam navisalvia 2006'da utopia konusunu ele alan gerhard fink'le de konuşmuştuk, plutarkhos'un karşılaştırmalı biyografilerinde çizdiği lykurgos devletinin resmi aslında, bütün çağdaş ütopyalar için iyi bir örnek olmuştur. bunun altını özellikle çiziyorum, zira bu durum aslında benim yukarıda dile getirmeye çalıştığım hususun tam tersidir. yani lykurgos'tan kadını bile ortak mal sayan platon'a ve yaşadığı çağda kadının ortak olmamasını eleştiren campanella'ya kadar "yarin yanağı da dahil olmak üzere" ortaklık bilinci hep aynı etkiyi vermiştir. tabi laf lafı açıyor, osmanlı'nın kafasını iyi gösteren misallerden olan ahmet cevdet'in alevileri mazdak'ın yolundan gidenler olarak görmesi de benzer bir sebeptendi. hatta mazdak'ın ortaklık bilincini en ağır sözlerle lanetliyordu! bu konuyla alakalı ayrıntılı bilgi için mazdak/@jimi the kewl linkine tıklayabilirsiniz, o size tıklamadan.

    tekrar campanella 'ya dönersek, eserin bir yerinde, papa'nın astronomiyi yasaklamasını haklı çıkarmaya çalışmaktadır. ona göre, bu yasak ancak astroloji ilimi adı altında, onu kötü kullananlara karşı olabilir. (örneğin; güneş doğarken bizi yatağımızdan kalkmaya zorlamaz, yalnızca kalkmaya çağırır. o halde doğa olaylarının özgürlüğümü üzerindeki etkisi ancak anlık ve dolaylıdır) tıpkı enerji üretmesi açısından değerli bir kaynak olabilecek nükleer çalışmaların silaha dönüştüğünde yıkıcı olabilmesi gibi, astronomi bilimi üzerinden dünyaya felaket getirebilecek liderlerin varlığından bahsedilmektedir. eserin kahramanlarından / konuşmacılarından ospitalario'ya göre; arbace, drusus, agathokles, arkhelaius; son zamanlarda da ticon'un yıldızlara bakıp önceden verdiği haberlerle uğursuz bir yanılgıya düşen finlandiyalıların başkanı buna açık birer örnektirler. hatta astronomiye körü körüne bağlı olanlar, hükümdarları papalığa karşı saygısızlığa sürüklemişlerdir. (#10341676)

    yani campanella, beri yandan papa'ya da destek çıkmaktadır. oysa artık gelinen nokta da, vatikan deyim yerindeyse, "allah birdir dese, kimse inanmayacak" o noktaya varılmıştır. astronomiyi yasaklayan papaya destek çıkışı tuhaf değildir, zira civitas solis'te yaşayan insanların ptolemaios'a hayranlık beslediğini, onun evren üzerine görüşlerini savunduğunu da öğreniyoruz. bu tutum da hiç yabancı değildir, zira 1473 – 1543 yılları arasında yaşamış olan copernicus, ptolemaios'un dünye merkezli evren fikrine karşı çıkarak, o görüşü kabullenen kiliseyi ve papa'yı da karşısına almıştı. 1568 - 1639 yılları arasında yaşamış campanella'nın, copernicus'un güneş merkezli evren anlayışına karşı çıkışında, bacon'la yoldaşlığı söz konusu. ne tuhaf, biri toplumcu kimliğiyle campanella, diğeri de felsefe-bilim-teknoloji bağlamında gelecek alimlerin, zihinlerin önünü aydınlattığını söyleyebilecek derecede yeni araç yani novum organum sunabilen bacon, ikisi de kilisenin körü körüne savunduğu, hiristiyanların tek tanrı'sının ancak insan merkezli bir dünya yaratabileceği görüşünü destekleyen ptolemaiosçu -insanın diğer nesneler arasında merkez olmasına öykünen- dünya merkezli evren anlayışına biat ederek, copernicus'u dışlamıştır. (bkz: yeni cag felsefesi/@jimi the kewl) (bkz: #13285073) (bkz: francis bacon/@jimi the kewl) bu da aslında ütopya yazarlarının zamanın ötesine seslenen, mutlak bir devlet fikri ortaya koyamadıklarını gösterir. daha doğrusu kendi çapları ve sınırları çerçevesinde elbette ki, tutarlıdırlar. ancak her tutarlı olan, mutlak bir doğruyu gösterir diye bir kaide de yok. hele ki, bütün bu düşün adamlarının aynı yüzyılda, aynı yerde yaşamamış olduğunu düşünürsek, birbirleriyle bile tutarlı ütopyalar sunamadıklarını doğal karşılarız. kaldı ki bu koşullar sağlanmış olsaydı bile, kardeş kardeşe benzer miydi ki? çağları ve yerleri bir olan her düşünür aynı şeyi önerseydi, talih'e kör denmezdi de, rutin denirdi herhalde, neyse.

    distopya bir varıştır, canlarım. insanı uyarır, insana yaşanabilir bir dünya sunarken, yaşanamaz başka bir dünyanın da yaşanabilir dünyaya bağlı olduğunu anımsatır. öyle ya, ortak sofraları, ortak emek gücünü, ortak eğlenceleri geçin, en civcivli konu olan ortak kadın konusunda bile, aramızdaki bir iki doyumsuz dışında hiçbirimizin "...yarin yanağından gayrı" koşulunu çiğneme gibi bir niyeti yoktur. düz adam mı dersiniz, yamuk adam mı bilemem. ama şunu da unutmayın, her düşünüş bir mutluluk beklentisi içindedir. ben huzuru, mutluluğu öneriyorum sanarım, bir şeyler söylerken, düşünürken. campanella da ideal dünyasıyla insanları summum bonum'a yücelttiğini sanıyordu. civitas solis'te "kadınla erkeği birbirlerine bağlayan şey, ten arzularından ziyade tertemiz, çocuksu bir dostluktu" diyor, beri yandan da eğer reisler uygun görmezse, çiftlerin çiftleşmelerine, eni konu çift olmalarına izin verilmiyordu. bu onların mutluluğu içindi oysa. campanella'ya göre "herkesin ihtiyacı neyse sadece onu aldığı bir ülkede" huzur vardı, mutluluk vardı. düz adam da diyebilirsiniz, yamuk adam da, ama şunu bilmelisiniz ki, böyle bir dünya, ancak tragedya adıyla anılabilir niteliktedir.

    zira vazgeçemeyişlerimiz (çözümsüzlüklerimiz) tragedyalarımızı oluşturur, distopyalarımızı değil.

    saygılar sunarım.
163 entry daha