şükela:  tümü | bugün
10 entry daha
  • pulp'ın different class albümü için "britpop'un en iyi albümü" diyerek işin içinden çıkmak mümkün mü? yapılabilir ama tavsiye edilmez. bir kere 1970'lerin sonundan beri müzik yapan bir grubu direkt britpop kategorisine ne kadar sokabiliriz? ta seksenlerdeki işlerinden süre gelen karanlık yanını, zaman içinde ortaya çıkardığı müzikal hareketlilik ve mizah ile harmanlayarak kendi tarzını yaratan bir grubu direkt britpop diye yaftalamamak lazım aslında. ancak 1990'ların ortalarına geldiğimizde enerjileri ve hınzır eleştirileri ile o dönem ana akımda dikkat çeken diğer ingiliz grupları ile çok fazla benzerlikleri vardı. buradaki en önemli ortak nokta, sözlerinde yer alan toplum eleştirileriydi. öyle aşırı ingiliz bir yaşam tarzı göndermesi olmasa da, işçi sınıfından yana bir duyarlılığa sahip bir orta sınıf grubu olarak hayatın akışına itirazları vardı.

    uzun yıllar gösterilen bir çaba sonrası pulp, 1994 yılında çıkardıkları his 'n' hers albümü ile ilk kez listelere girmiş ve de dönemin ingiliz rock müziğinde en dikkat çeken isimlerinden biri olarak adlandırılmaya başlanmıştı. 1995 yılı başladığında da grup yeni albümleri different class üstünde çalışmaya başladı. artık grubun tam anlamıyla patlaması için her şey hazırdı. bir önceki albüm başarı kazanmıştı, britpop piyasada halen geçerli bir müzik türüydü ve artık çok iyi bir uyum içinde olan kadro ile üçüncü albümlerini kaydediyorlardı. kim vardı peki grupta? grubun kurucusu ve söz yazarı jarvis cocker'ın başı çektiği grupta, grubun emektar gitaristi ve kemancısı russell senior, klavyede candida doyle, bas gitarda steve mackey, davulda nick banks vardı. bu albümde bir önceki turnede gitar çalan mark webber de grubun altıncı resmi elemanı olarak albüm kayıtları sırasında kadroya dahil olmuştu. bu nedenle kendisi "common people" ve "underwear" şarkılarında besteci olarak gözükmemekte. grubun bir önceki albüm ile gelen başarısı sayesinde bu albümde ingiliz müziğinin mutfaktaki en prestijli isimlerinden chris thomas prodüktör olarak yer aldı. albüm için grup tarafından tasarlanan müzikal fikirlerin kağıt üstünde de başarı ile uygulandığını gördüğümüz bu albümde thomas'ın katkısı büyük. tüm prodüksiyonunun yanı sıra klavye ve gitar ile de müziğe direkt katkısı var.

    albüm, daha adı ile birlikte bir sınıf farkı konusunu işleyeceğini göstermekte. albümün kapağında da pulp elemanlarının renkli fotoğraflar arasında siyah beyaz yer alarak çıkıntılık yapmaları da toplumla uyumsuzluk meselelerinin altını çizerken, duruş olarak grubu standart bir britpop kategorisine yaklaştırıyor. albüm kitapçığında da şöyle bir ibare var: "lütfen anlayın. bir sorun istemiyoruz. sadece farklı olma hakkımızı istiyoruz. hepsi bu". vermek istedikleri mesajı güzelce özetleyen bu sözde pink floyd'un another brick in the wall part 2'sunda olduğu gibi bilinçli bir şekilde dil bilgisi açısından doğru olmayan bir double negative kullanarak (we don't want no trouble) kendilerini daha alt bir sınıfta konumladıkları da ortada. ancak albüm bir konsept albüm değil. bu sınıf meselesi özellikle albümün ilk yarısında çok dikkat çekse de albüm boyunca sınıftan bağımsız bir uyumsuzluk teması olduğunu görmek mümkün. bu bazen bir sevgili ile uyumsuzluk olabiliyor, bazen insanın yaşıtlarıyla yaşadığı bir uyumsuzluk olabiliyor. aşk, hem getirdiği güzelliklerle hem de yarattığı kafa karışıklığı ile başka bir tema. aşkla beraber cinsellik de birçok şarkıda öne çıkan bir konu. müzikal olarak albümde büyük bir uyum yok diyebiliriz. bazı şarkılar daha enerjik, bazıları daha hüzünlü ya da retro olabiliyor. ancak bu bir eleştiri değil. aksine hem söz hem de (besteler çok komplike olmasa da) müzik tarzı olarak çok dolu bir albüm. bu arada yine albüm kitapçığında ilginç bir ibare daha var. "lütfen kayıtları dinlerken sözleri okumayın" diyorlar. bense her albümde yaptığım gibi burada da şarkıları dinlerken sözleri okuyordum. artık kuralları yıktık ama ne yapalım. pulp'ın kendi sözüyle kendimi savunarak diyorum ki "sadece farklı olma hakkımı istiyorum". kusura bakmasınlar.

    jarvis cocker'ın o kadar çok söyleyecek şeyi var ki albümü açan mis-shapes, introyu falan bir kenara bırakarak vokallerle başlıyor. şarkı, düzenin dışında bırakılanların ağzından yazılmış bir eser. en önemli özelliği, bu insanların sadece dert yanmayıp bu düzeni değiştirmek için harekete geçmesini anlatması. şarkı, nakarata kadar neredeyse tatlı diyebileceğimiz bir tonda ilerlerken nakarat söz olarak bir ayaklanmayı anlatırken, müzik de zillerin girişi ve gitarların sertleşmesi ile sözleri destekliyor. hatta davulcu nick banks, sanki nakarat ilerlerken metronomdan kopup şarkının temposunu daha da hızlandırıyor gibi hissediyorum. tabii sözlere baktığımızda sanki kan gövdeyi götürüyor ve de sosyal patlama toplumun kaymak tabakasını yok ediyor gibi dursa da aslında cocker, sözlerinde bu devrimi akıllarını kullanarak yapacaklarını söylüyor. zaten kendisinin vokal tarzını ve de klipteki tipini düşünürsek aslında yoksulluk çeken garibanlar yerine, daha çok orta sınıf nerd'lerin zaferinden bahsediliyor gibi bir durum var. ancak bugünün teknoloji çağında "nerd is the new sexy" gibi bir durum var. yani cocker'ın umduğu değişim sanki biraz gerçekleşti gibi. şarkı gerçekten hareketli ve bir albüm böyle açılır dedirtiyor. grubun söz anlamında ne kadar dolu olduğunu da daha en başından açıkça gösteriyor.

    albümün ikinci şarkısı pencil skirt ile pulp'ın en iyi yaptığı işlerden biri olan cinselliğe giriyoruz ve de şarkının kıtalarında cocker içindeki serge gainsbourg'u otomatikman ortaya çıkarıyor. aslında şarkı genel anlamıyla nişanlı bir hanımefendi ile yasak ilişkiye girip, bunun heyecanını yaşayan bir adam ile ilgili. ancak şöyle bir baktım insanlar bu şarkı hakkında ne diyor diye ve de bu şarkının bir dildonun ağzından yazılmış olabileceğini söylüyorlar ki özellikle "yatağın altına bakarsan buradan evimi görebilirim" cümlesi sanki bu dildonun yatağın altında saklandığını anlatıyor. tabii bu düşünce doğruysa "anneni iki kez öptüm ve şimdi baban üstünde çalışıyorum" mısrasının anlamı daha da acayip bir hale geliyor ama bu adamlar mizahi adamlar. ufak bir latife yapmış olabilirler. bu arada bu şarkının da ilk şarkıda olduğu gibi neredeyse bir intro olmadan, hemen vokallerle başladığına dikkat çekmeli. şarkı, solo bölümü dışında yumuşak bir eser. cocker'ın vokalleri bol fısıltılı. "oh it's turning me on" kısmında ise şarkı söylemeye dönen vokallerindeki ihtiras çok iyi. şarkının gitar fill'leri bence çok dikkat çekici. arada klavyeden çıkan notalar da zevkli. ancak ilk şarkıda olduğu gibi bu şarkıda da sözler ve konunun müziğin önüne geçtiğini düşünüyorum.

    pulp'ın en büyük hiti common people, jarvis cocker'ın dandik bir keyboard'da kısıtlı bir klavye bilgisi ile ortaya çıkardığı çok akılda kalıcı rif üzerine ilk şarkıdaki sınıf çatışmasını ve de ikinci şarkıda arzu hissiyatını karıştırdığı sözlerle oluşturulmuş bir eser. yine sözlerle başlayalım. hikaye anlatan şarkıları severim. bu şarkı grubun hikaye anlatıcılığının en iyi örneklerinden birisi. merak ettirici, gülümsetici, mesaj veren bir hikaye. ayrıca gerçek bir hikayeye dayanıyor, tamamen kurgu da değil. gerçekten de cocker şarkıyı saint martin's college'ta heykel dersi alan yabancı bir kızdan esinlenerek yazmış. bbc three'de yayınlanan common people belgeselinin bir kısmında bu kızın peşine düşüyorlar, üniversite arşivlerine dalıyorlar ama sonuç alamıyorlar. bu işin böyle gizemli kalması sanki daha iyi. şarkıda yunan diye anlatılan zengin kız, cocker'ı gözüne kestiriyor (ki işin kurgusal kısımlarından en önemlisi bu, aslında kıza hayran olan cocker'ın ta kendisi) ve muhabbet sadece 30 saniye içinde zengin kızın "sıradan insanlar gibi yaşamak istiyorum" arzusuna dönüyor. şarkı, başta kakara kikiri başlasa da beni en çok etkileyen şey sözlerin gitgide sertleşmesi. cocker'ın bu "sıradan insanlar"ın öyle sempatik bir ikonlar olmak yerine deli gibi çalışmalarına rağmen hapsoldukları fakirliği, kötü ev ve çevre şartlarını, eğitimsizliklerini, kaybedişlerini anlatıyor ve de bu kendisinin bu şımarık yunan kıza "asla sıradan insanlar gibi olamayacaksın" diye neredeyse sinirlendiğini görüyoruz. sözler ciddileşip keskinleşirken müzik de sertleşip hızlanıyor. şarkı, ana klavye rifi dışında içerdiği efektlerle de aslında elektronik müziğe biraz göz kırpıyor. russell senior'un elektro kemanı da şarkının keskinliğine bir katkıda bulunuyor ve farklı bir hava katıyor. attığı solo özellikle çok kaliteli. neredeyse 6 dakika süren bu şarkının ikinci yarısında delirdiği kısım doğal olarak single versiyonlarında ve klipte yok. şarkıya sadece buradan aşina olanlar kesinlikle tüm şarkıyı dinlemeli. jarvis cocker'ın da yine zaman zaman sarkastik, zaman zaman şehvetli, zaman zaman kızgın vokali çok başarılı. şarkının neden pulp'ın en bilinen eseri ve de britpop'un en sembolik şarkılarından biri olduğu çok açık.

    tamam, common people çok iyi bir hikaye anlatıcılığı örneği ve sonlara doğru mizahiden gerçekçi bir anlatıma dönüyor. lakin i spy, bir gerilim filminin ta kendisi. konu yine arada cinselliğe de dokunan bir sınıf çatışması ama konunun tekrarına rağmen bu şarkı yepyeni bir bakış açısından konuyu sunarak albümün şaşırtıcılığını devam ettiriyor. sözler bir şiir aslında. jarvis cocker da şarkı söylemiyor, bu şiiri yaşıyor, gerilim filminin şeytani ana karakterini oynuyor. bahsettiği kıskançlığı, öfkeyi, intikamı hissetmemek imkansız. bu hikayede cocker, yine hayatın güler yüzünü göstermediği bir mahallede tıkılı kalan bir adamı oynuyor. ancak buradan kurtulacağından emin ve zengin insanları gözlemleyerek planlar yapıyor. bu planların şu an işleyeni ise 16 haftadır zengin bir adamın karısı ile yasak ilişki yaşıyor olması. zengin olma arzusunu belli ki böyle tatmin ediyor jarvis cocker (ki kendi adını şarkıda kullandığı için rahatça ana karakter yerine jarvis cocker diyebiliriz). lakin sadece zengin olup yırtmak istemiyor. aslında zenginleri de değiştirmek, hatta şarkı sonunda da dediği gibi dünyayı değiştirmek istiyor. oldukça iddialı bir mesaj. albümün diğer şarkıları gibi sözlerin ve vokalin her şeyin önüne geçtiği bir eser bu ama içinde bir orkestra içermesi en dikkat çekici özelliği. şarkıyı çok epik bir hale getiriyor bu orkestra. makina gibi çalan davulun tok sound'u da çok hoşuma gidiyor. "la la la la" kısımları müzikal olarak en güzel yeri olsa gerek.

    albümde en çok sevdiğim şarkı disco 2000. diğer şarkılar kadar mesaj kaygısı taşımıyor, müzikal olarak da o kadar ilginç değil belki. lakin ilk dinlediğimden beri bu şarkıda tam olarak adını koyamadığım şeyler beni bileklerimden sıkıca kavrıyor. üstünde çok düşündüm. sanırım iki şey benim için çok önemli. birincisi nakaratı. aslında şarkı baştan sona çok hareketli bir eser. ancak nakarat çok acayip bir şekilde "gel beni söyle" dedirtiyor. melodisi çok güzel, eşlik etmeden duramıyorum. cocker'ın vokali duygu dolu. gitarın tonu ve de ana rifleri de ara melodileri de çok başarılı. tabii nakarat öncesi yavaşlamaları da nakaratta daha da coşmamız için akıllıca yapılan bir tercih. şarkıda beni kendisine bağlayan şey ise şarkı sözlerinin içerdiği naif nostalji hissi. şarkı, jarvis cocker'ın çocukluk arkadaşı deborah'ı anlatıyor. ancak cocker, içten içte bu kıza aşık ama açılamıyor. yıllar içinde deborah, okuldaki herkesin gözdesi olurken, bizimki bu olan biteni öylece bir seyirci gibi izlemek zorunda kalıyor. o sırada bir gün cocker "hadi 2000 yılında buluşalım, bakalım yaşlanınca nasıl olacağız" diyor. zaman içinde bu sözlere göre o sırada çoktan deborah, evli barklı, hatta bebekli biri olmuş. cocker ise 2000 yılını beklemeden "hadi bebeğini de al, pazar buluşalım" diye ısrar ediyor. bu şarkının sözlerindeki nostalji bir kenara, şarkı çıktığında daha 2000 yılı yaşanmamışken bugün 2000 yılı geçeli 22 yıl olduğu için daha "meta" bir nostalji hissine de vakıf oluyorum. bu nedenle şarkı hem yüzüme bir gülümseme koyarken, bir yandan da hüzünlendiriyor. tabii bu şarkıyı ekstradan hüzünlü kılan bir diğer şey ise deborah'ın 2014 yılı biterken daha 51 yaşında kanserden hayatını kaybetmiş olması. ruhsal sıkıntıları olan çocuklara destek veren programlar düzenleyen bir hemşire olan deborah bone, kansere yakalanınca ocak 2013'te bir blog açmış ve de tüm bu macerasını yazıya aktarmış. sadece bir kaç yazısına bakınca bile kendisinin ne kadar zeki, şakacı, bilinçli biri olduğu ortaya çıkıyor. yapmak istediklerini listeledigi postta tabii ki jarvis ile arayı kapatmak var. kendisi ile çocukluk fotoğraflarını ara ara paylaşmış. çok şık görüşemeseler de çok iyi arkadaşlarmış belli ki. temmuz 2013'te deborah'ın 50. yaşını kutlamak için bahçesinde düzenlediği partide cocker, bu şarkıyı kendisine söylüyor, videosu da youtube'da var. blogunda deborah, zaman zaman bu olaya referans veriyor ki bu performansın kendisinin son yıllarında inanılmaz bir moral kaynağı olduğunu görüyoruz. ancak maalesef son blog postları, adım adım yaşamının sonuna ilerleyen bir kadının acılara rağmen ayakta kalma çabasını gösteriyor. ölmeden saatler önce ise kendisine sağlık alanındaki çalışmalarından ötürü britanya imparatorluk nişanı layık görülüyor. ancak hikaye genç denecek yaşta sona eriyor. disco 2000 de dolu dolu geçen bir hayatı bize hatırlatacak bir anı olarak geriye kalıyor. albümün deluxe versiyonunda yayınlanan bir versiyon daha var ve burada şarkıyı nick cave söylüyor. ancak ciddi bir yorum yerine, kendisine bir pub'da sarhoş sarhoş bu şarkıyı söylerken bir rol bicmişler. müzikal olarak kötü bir yorum olsa da eğlencesi bol, ilginç bir anı olarak kayıtlara düşmüş oldu.

    kim oturup bütün bir şarkı boyunca biten bir seks hayatından bahseder? gerçi live bed show bundan daha fazlası elbette, aslında vermek istediği mesaj biten bir aşk sonrası hayatın manasını kaybetmesi. ancak bunu yedi sene önce 10 pound'a alınmış bir yatak üstünden yapıyor. ucuz, sıradan bir yatak, uzun bir süre boyunca gıcır gıcır bir aşkın şahidi olmuş. şimdi ise ana kahramanımız olan yalnız hanımefendi bu yatakta kalmak bile istemiyor çünkü o eski, hareketli günleri hatırlıyor. şarkının adı şarkıda geçmese de şu sözlerden geliyor: "ama o biliyor ki bu şov televizyonda yayınlansaydı, yedi sene öncenin aksine bu şovu bugün kimse izlemezdi". hüzünlü bir hikaye, müzik de benzer bir hüznü içirmekte. nostaljik bir hava uyandırıyor bende. i spy'da olduğu gibi bu şarkıda da güzel bir "la la la" bölümü var. şarkının güzel gitar ve klavye melodileri var aslında ama biraz arka planda kalıyor. genel olarak müziği biraz geri planda bırakmışlar gibi. şarkının gücü, kesinlikle söz ve bestede. bunu da düz ve kolay bir düzenleme ile sunuyorlar.

    bir önceki şarkıda değişen bir şeylerden bahsediyorlardı, bu şarkıda da pulp direkt something changed diyor. neden olmasın? şarkı, çok tatlı, romantik, aşk dolu. anlatmak istediği şey tesadüflerin hayatımıza etkisi. herkes hayatlarının aşkını bir düşünsün lütfen. belki ufacık bir şeyi farklı yapsanız ya da partneriniz farklı yapsa, bu ilişki olmayacaktı, sevdiğiniz çocuğunuz bu hayata dogmayacaktı. bu şarkıda da jarvis cocker, hayali bir aşk hakkında bir şarkı besteledikten iki saat sonra aşık olacağı insan ile tanışması üstüne bu tesadüfleri sorguluyor ki neredeyse bu sayede tanrı'ya inanacak. karşıdaki kız da "hiçbir önemi olmayan sorular sormayı bırak da gel beni öp" diye, olması gerektiği gibi cevap veriyor. anında sevilebilecek bir müzikal düzenlemesi var. i spy sonrası tekrar duyduğumuz orkestra herhalde şarkının en güçlü kısmı olabilir. o şarkıda gerginliği arttıran orkestra, burada ise şarkıyı daha da tatlı kılıyor. bunun yanında steve mackey'in bas gitarı daha önce hiç dikkat çekmediği kadar dikkatimi çekiyor. şarkı genel olarak akustik gitar ile öne çıksa da elektro gitarlar ve gitar solosu da başarılı. üçüncü kıtada vokallerin yaylılar ile vites arttırması da şarkıya seviye atlattırıyor. herkesin seveceği bir pulp şarkısı böylece ortaya çıkıyor.

    albümün ilginç bulduğum eserlerinden birisi sorted for e's & wizz, aslında şarkı olarak muhteşem değil ama kendine has bir havası var. bir kere adı ilginç. e, derken ecstasy, wizz derken de speed kastediliyor. ecstasy ve speed denilince de akla elektronik müzik partileri geliyor ve bingo, bu şarkı da jarvis cocker'ın bir rave macerasını anlatıyor. zaten şarkının başında ve zaman zaman da içinde duyduğumuz seyirci sesleri ve elektronik efektler bu ortamı bize yaşatmak için eklenmiş. ancak bunlar dışında aslında şarkı başta oldukça standart bir şekilde ilerliyor. şarkı uyuşturucular konusunda bir takım şeyler söylerken, şarkı boyunca devam eden klavye rifi de hafiften hafiften bizim beynimizin içine giriyor gibi. şunu söylemek gerekiyor ki şarkının sözleri uyuşturucuya bir övgü değil. aksine ana karakter, tüm bu uyuşturucu ve elektronik müzikte bir anlam arıyor ve de bulamıyor. hatta şarkı açık açık bu ortamda kimsenin muhabbet edebilecek durumu olmadığını, saatler ilerdikçe tüm bu boşluğun devam ettiğini söylüyor. bunun yanında uyuşturucunun yarattığı paranoya ve korku da şarkının temaları içinde. zaten şarkı tüm bu "uçuş" sonrası "ya hiçbir zaman aşağıya inemezsen?" sorusuyla bitiyor. nakaratta şarkının sakinleşmesi ve de "oohh then you come down" derken vokaldeki o soğukluk ve verdiği bir şeylerde sıkıntı olduğu hissi bence çok etkileyici. yani şarkı genel olarak yükselmeleri ve alçalmaları ile, içindeki efektleri ile, sözleri ile, yaratmak istediği o "hareketliliğin bir parçası olurken, bir yandan da yaptığını sorgulamak ve parçası olduğun şeyden utanma" hissiyatını bence çok iyi yansıtıyor.

    garip bir his yaratan, garip isimli bir başka eser f.e.e.l.i.n.g.c.a.l.l.e.d.l.o.v.e. aslında something changed gibi bir aşkın gelip aniden birisini değiştirmesini anlatıyor ancak bu konu something changed'den bu kadar farklı anlatılabilir. çünkü hem sözlerle hem müzikle aşkın ortaya çıkardığı hissiyat karanlık, gürültülü, karmaşık bir şeymiş gibi hissettiriyor. sözlere baktığımızda aşk, tüm planları bozan, insanın başını döndüren, kirli bir şey. filmlerdeki gibi toz pembe bir şeyden öte, daha erotik, daha rahatsızlık verici bir şey. şarkının ilk iki buçuk dakikası da trip hop tadında bir altyapı üstüne, derin bir bas sesi ile, keman gıcırtıları, klavyenin garip melodileri ile çok karanlık. cocker da şarkıyı yine nefes nefese okunan bir şiir gibi sunarak ortamı iyice geriyor ve "it is so cold"lardaki ses inceltmeleri çok iyi. şarkı daha sonra hızlanıp, daha bir rock hal alsa bile özellikle davul ve bas ile beraber çalınan klavye rifi ile bir belli bir gerginliği barındırıyor. bu zıtlık özellikle cocker'ın bir yandan şarkının ismini harf harf, nispeten neşeli bir rock altyapının üstüne söylerken, aynı anda duyduğumuz cocker'ın fısıltılı konuşma vokallerinin aşkın baş döndürücü hissini anlatmasında ortaya çıkıyor. ortaya çıkan bu aşk şarkısı da aslında gerçek hayatta yaşadığımız aşklar gibi hem mutluluk hem acı verici. evet, something changed'de olduğu gibi ideal, romantik aşklar yaşamak istiyoruz ama sanki deneyimlediklerimiz hep f.e.e.l.i.n.g.c.a.l.l.e.d.l.o.v.e'da olduğu gibi kafa karıştırıcı olanlar.

    pencil skirt ve live bed show'un havasını sevenler için pulp, underwear ile tekrardan güzel bir müzik eşliğinde cinsellik konusunu işliyor. şarkıda üç tane kahraman var. birincisi eve bir kız getiren erkek. onu tanımamıza pek gerek yok. ikincisi, bu kıza aşık olan çocuk. o da kıskanıyor tabii tüm bu olup biteni, "seni iç çamaşırları ile görmeyi ben isterdim" diye dert yanıyor. asıl olay ise kızın yaşadıklarında. kız, tamamen kendi kararı ile bir adamın evine gidip, onun odasında yarı çıplak çocuğun gelmesini beklemekte. ancak işte tam o anda kız, tüm bu yaşananlar ve yaşanacaklar için bir şüphe duymaya başlıyor ve şarkı aslında bu kızın yaşanmakta üzere olan tensel bir ilişki hakkındaki şüphelerini anlatmakta. bu konu bana çok ilginç geliyor. pulp şarkılarında hep bir sorgulama var ama bu sorgulamanın bu olayın başlamasına saniyelik kala, neredeyse çırılçıplakken bir anda dank etmesi bana çok yaratıcı geliyor. işin daha da ilginci "e ne yapmalıyım?" sorusu. bizim başka birinin evinde olup biteni görebilme yetisi olan ana karakterimiz, "artık olan olmuş, bu işi yapacaksın" demeye getiriyor ve bu teslimiyet tavsiyesi de ilginç ve beklenmedik. hatta bu tavsiyenin şarkının daha en başında yer alması daha da ilginç. bu arada bu şarkı da dan diye başlayan bir başka pulp eseri. yine muhteşem bir beste. cillop gibi davullar. çok iyi bir gitar tonu. muazzam klavye notaları. klavye ile desteklenen gitar solosu basit ama vurucu. vokal süper, özellikle "for you to go and give yourself to him, oh jesus" derken ki o "ulan niye böyle bir halt yedin ki?" dercesine vurgusu bana çok hoş geliyor.

    artık albümün sonlarına geldiğimizden midir nedir bilmiyorum ama monday morning'te aradığım heyecanı ya da duyguyu bulamıyorum. kötü bir şarkı değil tabii ki ama o kadar da ilginç ve yaratıcı bir müzik ya da söz içermiyor. okulu bitirip hayatin monoton döngüsünün içerisinde hayal kırıklığına uğrayan birinin hikayesini anlatıyor. "stomach in, chest out, on your marks, get set, go" kısmındaki yarış atı imgesi güzel. "bir iade istiyorum" diye yapılan isyan güzel. geleceğin doğuşu için geçmişi öldürmemiz gerektiği iddiası güzel. şarkı sonunda vokallerin delirmişçesine konuşması ilginç. ancak çok fazla "ah ah ah", "la la la", "do do do" var gibi hissediyorum. şarkı enerjik olsa da müzik olarak çok dikkat çeken bir şeyler yok. en çok dikkatimi çeken nokta herhalde bas gitarın çok melodik çalınıyor olması. keşke daha da öne çıkarsalarmış mikste. belki de şarkının en önemli eksikliklerden birisi bu eleştirinin büyük bir mesaja dönmemesi. albümün daha önceki şarkılarında günümüzün bu tarz sıkıntıları daha büyük sınıf problemlerine bağlanırken, burada biraz daha yüzeysel ilerliyor konu. olsun yani, bu kadarını da görmezden gelebiliriz.

    bir albümü kapatmaya en uygun şarkılardan birisi bar italia çünkü şarkı bir kulüpten sarhoş ve perişan bir halde çıkan iki kişinin bar italia'da ayılma çabalarını anlatıyor. halbuki bir kebapçı dükkanından alacakları ekmek arası bir şey onları daha mutlu edebilecekken, şarkıda da dediği gibi bizimkiler "diğer bütün kırılmış insanların yaptığı gibi" bu bara gitmeyi tercih ediyorlar. şarkının çok sevdiğim iki kısmı var. birincisi bardan bahsederken "eğer bu yeri yıksalardı, şu an hala senden çok daha iyi gözükürdü" kısmı. yani yıkık bir binanın bile, kendilerinden daha güzel bir görüntü ortaya çıkarabilme ihtimali hem çok yaratıcı, hem çok komik, hem de çok gerçek. ötekisi de bir şekilde bu geceyi atlatırlarsa, aynı yerde ve aynı zamanda tekrar buluşma istekleri. bu kötü hallerinden hala pişmanlık duymamaları çok önemli çünkü belli ki onlara sunulan alternatif daha bile kötü. şarkının başında yer alan "işe giden insanların yanından geçerek bara gitme" tasvirinden de anlaşılacağı üzere sanki bu yıkıcı clubbing deneyiminin alternatifi monday morning'te de anlatılan o tekdüze hayat ve bizimkiler bunu tamamen reddediyor. albümün genel teması ile çok uyumlu bir mesaj bu. şarkının müziği çok romantik ve tatlı. sözlerdeki tüm karmaşayı hasır altı eden, her şeyi tozpembe gösteren bir müzik bu. biraz da nostaljik. başladığı gibi cadde sesleri ile bitiyor. sonuçta bu şarkı da albüm de alelade, biraz umutsuz, biraz bosvermiş insanları anlatıyor. caddeyi hissettirerek bu albümün bitmesi de bende büyük bir tatmin sağlıyor.

    benim için bu albüm o britpop denilen furyadan çıkmış en iyi iş. bir albümde aradığım müzikal doluluğu, entelektüel birikimi, gülümsemeyi, duygusallığı bu albümde bulabiliyorum. albüm de (sadece bir hafta bile olsa) ingiltere listelerinde bir numara oldu. common people da dönemin ağızlarda sakız olan marşlarından biri haline geldi. her ne kadar single listelerinde bir numarayı bulamasa da çok iyi sattı. keza disco 2000 ve sorted for e's & wizz ikilisi de bu başarıyı devam ettirdi. ivor novello'dan mercury'ye ingiliz ödüllerinde albüm ya da içindeki şarkılar ödüller aldı. yani büyük britanya bu albümü bağrına bastı. gel gör ki albüm ingiltere dışında o kadar da ses getirmedi. mesela grup, abd'de hiç bir varlık gösteremedi. promosyonda mı sıkıntı oldu, grup mu ilgilenmedi, yoksa şarkılar mi çok british geldi, pek emin değilim. ancak olay british olup olmamaktan daha büyük bir mesele. herhalde hayat ile kafasında bir sürü soru olan herkesin bir bağ kurabileceği, dinlemesi zevkli bir eser. her şarkısında bir şeyler bulabileceğim az albüm var. bu da onlardan birisi.

    5/5

hesabın var mı? giriş yap