şükela:  tümü | bugün
  • [ignatius loyola donnelly'nin (1831-1901: "us. congressman", http://upload.wikimedia.org/…/ignatius-donnelly.jpg) bir eseri: http://www.scribd.com/…antis-the-antediluvian-world]

    tercihlerimiz önümüzü aydınlatır. yıllar evvel bir sebepten bir karar almak zorunda kalmıştım, kararı alan bendim ama bana bunu yaptıran benim dışımdaki faktörlerdi. sonra düşünmeye başladım, genel itibariyle en büyük yalnızlık, en büyük pislik joker'in içine düştüğü kazandaydı (yer gök batman olmuş gidiyor, örneklerimiz de doğal olarak oradan olabiliyor). insan "benim şuna ilgim var", "ben şundan hoşlanıyorum", "ben şunsuz edemem" dediği kadar aslında kendisi dışındaki faktörlerin azizliğiyle "o" şeylere itilmiş durumdadır. önünü aydınlatan tercihleri, insanın tıkıldığı zindanın demirlerine dönüşür. ignatius loyola donnelly'nin tercihleri de onu kendi zindanına tıkmış olmalı. robert g. ingersoll'un "interviews" başlıklı eserinde (adından da anlaşılabileceği gibi) röportajlarına yer verilmiş; ignatius loyola donnelly'i de zaten o eser (p.453, pub. c. p. farrell 1900) sayesinde tanıdım. i. donnelly (kısaca böyle diyelim) aynı yolun yolcularından olan peter dawkins'ten (lütfen demek istediğimi anlamak için isim başlıklarına gidiniz) daha mistik, walter ellis'ten daha çalışkan, delia bacon'dan (the philosophy of the plays of shakspere unfolded) daha az akademik, mark twain'den (is shakespeare dead) daha az lakayıt; kısacası teorilerinin hapsinde kendi halinde biri, mayanism'e meyleden bir baconian!

    i. donnelly, çalışmaya evvela atlantis mevzusuyla başlamış. tercihlerimizle alakalı söylediklerimi düşünün, atlantis'e girince bensalem'e uğramadan edememiş olmalı, kimbilir hangi buhran-aydınlanma onu bu yola itmişti, atlantis the antediluvian world (atlantis: tufandan önce dünya) adlı eserini 1882'de bastırmış. onun zindanının duvarlarında platon'un atlantis'inin posterleri olmalı; timaios diyalogunu ciddiye alarak bilinen bütün antik medeniyetlerin aslında yüksek neolitik kültürden beslendiğini / kaynaklandığını düşünüyordu. atlantis'in suları tehlikelidir, insanı ya sarar ya batırır ya da yukarılara taşır (ironinin böylesi mi)! bacon'ın nova atlantis'inde başına gelen şey buydu, "öyle bir yer olmalı ki... tüm kusurların bağışlanmadığı, eksikliklerin ödüllendirilmediği..." o yerde metot da farklı olmalıydı tabi ki, karşındakine egemenlik kuramadığın ölçüde ne anladım ben gelişimden? baconian düşüncesindeki utilitarianlığın da kökü buradadır: kadim medeniyetlerden yaşadığım çağa (bacon için 17.yy., i. donnelly için 19.yy.) gelinceye kadar en yenilmez, en gelişmiş, en egemen ulus kurulana dek masa başından ayrılmak yok. yukarıda da dediğim gibi i. donnelly'i p. dawkins'ten daha az mistik kılan belki de süleyman'ın evi'nden (milletvekili olmasıyla da alakalı olarak) çıkardığı yönetim iradesinin önceliğidir. aynı minvaldeki 2006 yapımı secret mysteries of america's beginnings (volume 1: the new atlantis) adlı belgeselde de (http://www.imdb.com/title/tt0814308/) anlatıldığı gibi söz konusu yönetim iradesi de, içinde atlantis'in de bulunduğu kadim medeniyetlerin yeni dünya vechesiyle günümüzdeki karşılığı olan amerika'dır. her ne kadar bu hususta çok farklı görüşler var idiyse de, genel olarak mevzuya yakıştırılan kurgu şöyledir: bacon ve kraliçe elizabeth otururlar, "yenilmez bir ulus" yaratma düşüncesi içine girerler. dönemin ingiltere'si ve ispanya'sı arasındaki dinsel, siyasi, kültürel hesaplaşmaların yeni keşfedilmiş olan kıtaya da sıçramaması düşünülemezdi. ispanya'dan ve ingiltere'den yola çıkan gezginler gidip de bu yeni kıtanın altınını, kaynağını sömürmekle meşgulken; geleceğin de düzenini idare etme fikrine haiz olmuş olabilirler; bu başlık altında önemli olan bu değil; önemli olan, altının çizilmesi gereken şu: i. donnelly'nin çizdiği tufandan evvelki atlantis resminden günümüz insanına hangi bilgi aktarılabilir? öyle ya kitabıyla, çalışmalarıyla, filmleriyle, belgeselleriyle kadim medeniyetlerin devamı olduğunun iddiası altında hangi siyasi çıkarlar yatıyor? şifreler, gizemler aslında önümüzü aydınlatmayı düşünen, bizim dışımızdakilerin bize karar aldırma mekanizmalarının birer parçası mı? ii. ırak seferinin ardında daha 17.yy.'da temelleri atılmış "aydınlanma / eski dünyayı kurtarma refleksi"nin bulunduğunu öğrenmek sizi ne ölçüde rahatlatabilir? bize gösterilenlerin ardında kadim medeniyetlere öykünme telaşının yattığını öğrendiğimizde "yenilmez ulus"a boyun eğmekten başka çaremizin olmadığını da mı kavramış olacağız? bilmiyorum, dedim ya başta, p. dawkins'ten farklı olarak i. donnelly'nin gerek başlıkta adı geçen eserinde gerekse daha sonraki shakespeare'in yazarlık problemine dair kaleme aldığı eserlerinde (the shakespeare myth - essay on the sonnets of shakespeare - özellikle de: the great cryptogram: francis bacon's cipher in shakespeare's plays [1888]) baconian tutumu aslında, "yenilmez ulus"un temellerinde yer alan yönetim iradesini ortaya koyma telaşı vardır. bir nevi genesis araştırmasıdır onunkisi, p. dawkins'te daha mistik bir söylem vardı (halen daha var); o daha çok önümüzü aydınlatan bilgeliğin peşindeydi. onun için süleyman'ın evi, daha bireysel kalkınmanın adresiyken; i. donnelly için devletin kalkınması ön plandadır. bana sorarsanız, i. donnelly'nin bacon'dan anladığı şey daha geçer akçedir. zira doğaya egemenlik düsturu (bkz: francis bacon/@jimi the kewl) aslında 17. yy.'da kilisenin artık tümüyle gücünü yitirmesiyle insan devletinin ön plana çıkışındaki ruha uygundur, bacon bunun bilincindeydi. amerikan hükümetinin, vatikan'dan icazet almıyor olmasını "bunlar nasıl muhafazakar? bunlar din adına saldırmıyorlar, kesin ekonomik sebepler var arkasında" çıkarımıyla destekleyenler için görünen sadece "görünebilen" nedenlerdir. oysa kolay değil, yaşanan devrimin arkasında insanın tanrı karşısında yücelişi yatıyor. prometheus'un zeus'un tekelindeki ateşi alıp da götürdüğü insanlar değil artık onlar, bacon için aristotelesçi "salt uslamlama" yetmiyorsa bunun sebebi işte artık insanın, dinin diktiği gömleğe sığmıyor olmasında yatıyor. eylem! ama hangi eylem? kadim medeniyetlerde bulunan, daha sonra bir şekilde unutulan ya da unutturulan bilgeliğin temel olduğu, aydınlanma refleksindeki insancıl eylem! bu eylemlerin metotlu bir biçimde tüm insanlığın consortium'una sunulabilmesi için değilse de, en azından anlatılabilmesi için kimi bilindik kavramlara başvurmak gerekiyordu: demokrasi, insan hakları, dini & siyasi-kültürel zulümlerin önüne geçmek vs. oysa temelde bir gönye ve pergel ile değişecek düzenler vardır, salt aristotelesçi uslamlamanın yetmezliğini copernicus'un bilimsel devriminde de görürsünüz; bu bir ihtiyaç durumudur kısacası: alemlerin deveranında merkez noktası, tek tanrılı dinin de (hiristiyanlığın) desteklediği gibi dünya değildir, güneştir. çünkü maya'da, aztec'te de bu böyleydi; yaratıcı güç güneş'ti. bir gün güneş insanları terk etmesin diye, yüzlerce, binlerce insan kurban ediliyor, kalpleri güneşe sunuluyordu (moche/@jimi the kewl).

    o halde kadim medeniyetlerden günümüze güneş ışığının arkamızda oluşturduğu gölgeye bakıp durmamak gerek, eylem tek çıkar yol! insanları, aydınlığın kaynağı güneşe değil de, en azından phoenix mars mission'la mars'a taşıyan işte buradaki eylem bilincidir, prometheus'tan ateşi beklemeyen, ateşe kendi elleriyle uzanmaya çabalayan "doğaya egemen yenilmez ulus" fikriyle çevrelenmiş "yenilmez insan"ın bilinci.

    i. donnelly'nin başlıkta adını zikrettiğimiz eserinde muhakeme süreci şöyle işler (bu bölümü şuradan özetledim: http://en.wikipedia.org/…is:_the_antediluvian_world):

    - her şeyden evvel atlantik okyanusu vardı akdeniz'in karşısında. onda da bir ada parçası: atlantis.
    - platon'un anlatmış olduğu atlantis hikayesi masal değil gerçektir.
    - atlantis adası insanların babarlıktan medeniyete geçtikleri ilk yerdir.
    - tufan öncesi dünya gerçektir: kutsal kitap'ta geçen eden bahçesi, hesperides bahçeleri, elysion çayırları, alkinoos bahçeleri, mesomphalos, olympos, asgard yani bir zamanlar herkesin mutlu mesut, huzurlu bir şekilde yaşadığı altın çağ miti de dahil olmak üzere, hepsi gerçektir.
    - eski yunan, fenike, hint, iskandinav mitlerindeki tanrılar ve tanrıçlar hep atlantis'teki kralların & kraliçelerin mitleştirilmiş halleridir. onlara atfedilen hikayeler de aslında gerçek olayların çarpıtılmış halleridir. (tuhaf olan şu, ben bu eseri okumadan veyahut bu konuda benden önce görüşler sunan başkalarının farkında olmadan aynı düşünceye haiz olmuştum, demek ki aklın yolu bir değilse de insanı itekleyebildiği yer bir.)
    - mısır ve peru mitlerindeki güneşe tapınma olgusu atlantis'in temel dinini oluşturur.
    - atlantisliler tarafından kurulmuş olan en eski koloninin mısır olması gerek.
    - bronz çağı'na ait aletlerin kaynağı atlantis'tedir.
    - fenike alfabesinin kaynağı da atlantis'tedir, ki daha sonradan orta amerika'ya mayaların alfabesine de buradan geçmiştir.
    - atlantis, hint-avrupa milletlerinin ya da aryan'ların, semitik ya da turan milletlerinin yaşadığı yerdir.
    - atlantis, doğanın gazabına uğramış, insanlarıyla birlikte sular altında kalmıştır.
    - çok az insan bu felaketten kurtulabilmiş ve neredeyse mezopotamya kökenli her inanışa sızmış olan nuh tufanı hikayesinin de kökenini oluşturmuştur.

    detaylara gireriz mümkün olursa.