şükela:  tümü | bugün
34 entry daha
  • bundan seneler evvel, orta okul yıllarında, içimde delikanlılığa henüz adım atmış olmanın saçma heyecanı içinde uyanırdım her sabah. hayatta bir kere bile olsun uykuya doymuş değildim. (hâlâ da öyle ya!) ya çalar saatin zırıltısı, ki o zamanlar yatmadan önce cep telefonunun alarmını değil, gerçek bir çalar saati kurardık, yahut annemin sesi, haydi artık sabah olduğunu, okula geç kaldığımı ilan ederdi. gözler yarı kapalı halde, kahvaltı yapıp giyinir, bir önceki akşamdan bağlanmış lacivert kravatı boynuma takıp, çıkardım evden. sahi şu mavi önlükten takım elbiseye geçmek iyi olmuştu. ne de olsa çocuk değildim artık. sabahın kör vakti, hele kış günleri henüz hava bile aydınlanmamışken yüzüme çarpan soğuk rüzgarla kendime gelirdim. hayır, temiz havayı derin nefeslerle içime çekip mutlu falan olamazdım, çünkü ankara, sabahları mutlaka kireç kokardı. durağa kadar başım omuzlarımın arasına gömülmüş, çoğu zaman küfrederek yürürdüm. nereye gittiğim çok açıktı fakat niye gittiğimi hiç bilmiyordum. aslında bir çok şeyin "niye" olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. bu gibi durumlarda çoğunluğa uymayı tercih ediyor, "herkes okula gittiğine göre vardır bir numarası" diye düşünüyordum.

    evimiz ilk durakta olduğundan otobüste yer bulma gibi bir kaygım yoktu. yaşlı biri gelip başımda dikilmesin diye arkalardan bir köşe tercih ederdim. otobüs her durakta biraz daha fazla yolcu alıp dolmaya başlayınca üşümem yavaş yavaş geçer, başımı omuzlarım arasından çıkarıp etrafı seyrederdim. eğer düşünecek daha önemli bir şeyim yoksa (ödevimi neden yapmadığıma dair bir bahane falan) otobüsteki insanları incelerdim. mesela şu cam kenarında oturan orta yaşlı kel adam. aile babasına benziyor. düşünüyorum, şimdi bunun bir karısı, iki de çocuğu olsun. komşuları falan var, karısının gün arkadaşları var. kızının okuldan arkadaşları, oğlunun mahalleden kankaları var. onlar da ağaç kovuğundan çıkmadı ya, her birinin birer ailesi var. anaları, babaları, kardeşleri, dayıları, onların arkadaşları, onların aileleri derken kafamdaki bu insan kalabalığını bir de otobüsteki insan sayısıyla kombine eder, "oha lan dünya ne kadar büyük" derdim. ben bile o yaşta bu kadar derdin(!) altında ezilirken gariban dünya bu kadar insanın derdini nasıl taşırdı. otobüsten indiğimde içimde müthiş bir şey keşfetmenin haklı gururuyla okula doğru yürür, bir köşede toplanmış sınıf arkadaşlarımın yanına gittiğimde ise çoktan unuturdum.

    başka şehirlerde nasıldır bilemiyorum, ama ankara'da bir otobüste karşılaşılabilecek insanlar ya memurdur, yahut memur cocuğudur. hatta otobüste türkçe öğretmeniyle karşılaşmak bile mümkündür. tabi böyle bir durumda mutlaka "buyrun hocam" deyip yer vermek gerekir. gerçek hayatta hocalar karikatürize dizi karakterleri olmadığı için "hoca camide" falan deyip şirinlik yapmazlar. aksine o otorite timsali, vurduğu yerden ses getiren adamın yüzünde kısa ama müthiş kuvvetli bir minnet ifadesi belirip kaybolur. hayret, demek ki o benden daha fazla yorulmuş. belki o da sabahları erken kalkmaktan nefret ediyordur. üstelik ben okul çıkışı atari salonunda oyalanırken, o pazardan alışveriş yapmış, ellerindeki poşetleri bacaklarının arasına yerleştirmeye çalışıyor. şimdi bizim ketum türkçeci aile babası olup çıkıverdi mi? kalabalık bir insan topluluğu daha eklendi kafamdaki dünyaya. cebinden kocaman taşlı bir de tespih çıkarmış çeviriyor, tıpkı babam gibi. daha fazla kafam karışmadan bu yolculuk bitsin istiyorum.

    futbolu çok seviyordum, bu şüphe götürmez. beden derslerinde kısa bir yoklama safhasından sonra bahçeye koşar, takımları kurardım. lavuğun biri hemen atılır, "olum siz canlı oldunuz* bari cemil'i bize verin" derdi. "o zaman furkan'ı alırım" diye itiraz ederdim. furkan hemen çaktırmadan gururlanır, yüzüne "biz profesyonel futbolcuyuz. hangi takımda olsa oynarız" havası yerleşirdi. tartışma büyürken, kabiliyeti vasatın altında olanlar "başkanım beni al!" dercesine yüzüme bakardı. maçın sonlarına doğru voleyboldan sıkılan kızlar bizi seyretmeye gelir, işte o zaman oyun kızışırdı. gol attıktan sonra sevinmeler, sevinirken göz ucuyla tribünleri yoklamalar başlardı. hiç aşık olmamıştım ama nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyordum. futbol sahasında edindiğim tecrübelere göre ilk adımı 'beğenilmek' olmalıydı. kızların bizi beğenmesi için herhalde daha çok gol atmamız lazımdı. çünkü ergenliğin ilk yıllarındaydık ve istisnasız hepimiz çirkindik.

    örnek alacak birilerini arıyor fakat bindiğim otobüste bulamıyordum. hepsi hayattan bezmiş, kafaları önlerine eğik, benim gibi her gün erken kalkmaktan nefret eden insanlardı. hiçbiri benim yaşımdayken hayâl ettikleri o hep olmak istedikleri yere gelememiş, ay sonunu çıkarma derdinde başarısız insanlardı. etrafım ‘kaybedenler’le doluydu ve ben futbolcuları örnek alıyordum. onlar çirkin olsalar bile gol attıkları zaman ölümüne seviliyorlardı. halbuki memuriyet üzerine yapışmış gibi duran şu kel adamın hiç şansı yoktu. herkes mutlaka daha iyi bir hayat (türkçesi, daha çok para) için uğraşıyor, yaş biraz ilerledikçe ister istemez o kel adama dönüşüyordu. yaşadığımız yer fırsatlar ülkesi sayılmazdı. sürekli bir sonraki ekonomik krize karşı savunmaya kapanıyor, top bize geçtiğinde hücuma çıkmaya korkuyorduk. çünkü 'o bölgelerde' olabilecek muhtemel bir top kaybı kalemizde ciddi bir tehlikeye dönüşebilirdi. sürekli bir kontra atak için fırsat kolluyorduk.

    aşık olmaktan çekiniyorduk. aşık olursak ne yapmamız gerektiğini tam olarak kestiremiyorduk. hepimizin 'hoşlandığı' biri vardı, fakat birbirimize bile söyleyemiyorduk. aslında kendi sahamızda gayet iyi oynuyorduk. mesela atari salonuna gittiğimizde street fighter’ı tek jetonla bitirebiliyorduk. fakat kızlarla konuşmaya gelince savunmaya çekiliyor, dinlemede kalıyorduk. ben de hoşlandığım kıza açılmak için bir çare düşünüyordum. önce onun da benden hoşlanması için tek bir sebep bulmam lazımdı. hep onun da seyrettiği bir maçta atacağım o muhteşem golü hayâl ederdim. mutlaka bir röveşata olmalıydı. serkan topu alacak, sağ kanattan çalımlarla ilerleyecek, korner çizgisine indiğinde kavisli bir orta kesecekti. kafalardan seken top yükseklik kazanacak, sol çaprazda önüme doğru düşerken yükselecek ve röveşatayı basacaktım. top kalecinin çaresiz bakışları arasında ağlara takılırken ben yerden kalkacak ve tribünlere bakacaktım. işte o an göz göze gelsek bir şeyler olabilirdi fakat kazma serkan bir türlü çalım atamıyor, atsa bile bana pas vermiyordu. o da benim gibi trabzonsporlu olduğundan hami'ye özeniyor, mesafe tanımaksızın pis burun dayıyordu. fakat ne var ki top sürekli üstten auta gidiyor, kale vuruşuyla oyun yeniden başlıyordu.

    insanın belli bir yaşa geldikten sonra geriye bakıp da hayıtının hayâl kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmesi, bir romanın konusu olsa son derece dramatik olabilir. fakat şimdi kendi hayatımı da ortaya koyup düşündüğümde, bu da hayatın bir parçasıdır deyip geçiyorum. sürekli bir şeyler için uğraşıp didinmek, bir bakmışız ki hayatın kendisi olup çıkıvermiş. "mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben / ölüm bir didinmenin sükûna inkılabıdır" mısraları her şeyi özetliyor. ya da daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, ender gelişen osasuna atakları ya üstten auta giden bir topla veya yan hakemin kalkan bayrağıyla son buluyor. bir defa daha ağlara giden top gol olarak değer kazanmıyor.
91 entry daha