şükela:  tümü | bugün
21 entry daha
  • pierre bourdieu, bir derdi olan adamdır. filozofisinin derdi de budur: bir derdi olması. özellikle fransızların cezayir’deki dallamalıklarından epeyce etkilenmiştir. bu ne demektir, ne olmuştur cezayir’de? sonuçta, bourdieu hakkında iki satır kaleme alan herkesin vurguladığı gibi, cezayir tecrübesi asıl bourdieu’nün şekillenişinin başlangıcıdır.

    cezayir önemli bir çıkış noktası olmuştur paris 68 olayları ve fransız filozofisi için de. söz gelimi jean paul sartre hazretlerinden tutun da baba adam / dev filozof / aktivist militan félix guattari’ye varana değin çatal yürekli bıçkın komünistler, fransızların cezayir’de yaptıklarına sıkı muhalefet etmişlerdir.

    misal, félix guattari parti communiste français’de çalışmış ancak 1958’de parti’yle ilişkisini kesmiştir. bunun en önemli sebeplerinden birisi hiç şüphesiz ki cezayir’in kendisidir. pcf’den ayrıldıktan sonra yoğun biçimde cezayir’in bağımsızlığını destekleyen makaleler yazmıştır kendisi. hatta, sırf cezayir bağımsızlığı hakkındaki yazıları yüzünden art arda kapatılan ve yöneticilerinden ikisi uzun süreli tutuklanan sıkı muhalif “la voie communist” gazetesini yönetmeye başlamıştır.

    neyse evet konu başka yere gitti, hülasa, bourdieu derdi olan bir adamdır. willem schinkel, boureidu’nün derdinin < < maske düşürmek > > olduğunu söyler. bu, enfes bir tanımlamanın yanında enfes bir tespittir de. özellikle medya konusunda sıkı tavırlıdır, epeyce serttir, sertliğinin kaldırır surette de bilgilidir bourdieu, havanda su dövmez ve her şeyi ortaya bir bir serer. özellikle ‘sur la télévision’ kitabı öyle bir bomba etkisi yaratmıştır ki, aydın-doğanvârî medyanın dünyadaki türevlerinin çakallıkları misler gibi su yüzüne çıkmıştır,

    ben bu kitaptan (sur la télévision) oldukça etkilendim, halen de benim için en önemli kitaplar arasındadır kendisi. ilginçtir, boureidu’nün bu konudaki görüşleri ile edward said amcamın, orijinal adı covering islam how the media and the experts determine how we see the rest of the world olan ve metis yayınları fırınından taptaze dumanı üstünde çıkmış bulunan “medyada islam gazeteciler ve uzmanlar dünyaya bakışımızı nasıl belirliyor?” kitabı arasında enfes bir uyum sezilir. evet alakası olmayabilir ama böylesi bir ‘dert’ ve hemdem (hocaya selam) olma durumu mevcut.

    bourdieu’nün cezayir konusu evet! bourdieu, askerlik görevini cezayir’de yapmıştır ve cephededir, yani işin içindedir. bundan sonraki hayatında da hep işin içinde olacaktır, alanlarda, tren garlarında ya da üniversitede; hülasa her yerde.

    evet ne oldu da bourdieu bourdieu oldu? ikinci dünya savaşının bittiği sıralarda fransız sömürgesi olan cezayir’de 300.000’den fazla cezayirli fransızların safında savaşa katılmışlardı ve bağımsızlıklarını elde edecekleri sözü verilmişti kendilerine. oysa general de gaulle’ün ilan ettiği safsatalar bütününe cezayir sokaklarında misket oynayan çocuklar bile inanmıyorlardı. bu reformların ilanı 1944 yılındadır. ancak, neredeyse 130 yıldan beri fransızların iğrençliklerine karşı direnişler devam etmektedir, ahmed bin mesâli el-hacc tarafından bir direniş cephesi oluşturulmuştur. fransızlar bu örgüte “mouvement pour le triomphe des libertés démocratiques” adını verecektir.

    1945’te savaşın bitişi kutlamaları sırasında olanlar olur. halk, yeşil-beyaz bayrakları açmış, yaşasın mesâli sloganları atmaktadır. fransızlar da elleri boş duracak değil ya, kalabalığa rastgele ateş etmeye başlamışlardır hedef gözetmeksizin. bunun üzerine yaklaşık 71 tane fransız öldürülmüştür cezayirliler tarafından. olaylar ben badis bölgesine sıçramış, fransızlar burada yaklaşık 45.000 kişiyi öldürmüşlerdir. bu, fransızların yaptığı soykırımın ilk halkasıdır. toplamda 1.500.000 insanı biçmişlerdir fransızlar. toplama kamplarındaki 2 milyondan fazla kişiye sistematik işkenceden bahsetmiyorum bile. toplamda, her 5 cezayirliden birisi öldürülmüş ve her ölmeyen 4 cezayirliden 2’si işkence görmüştür.

    işte, böylesi bir ortamda askerlik görevi ve araştırmalar için gider cezayir’e bourdieu, yıl: 1949 olması lazım. araştırmaları için bizzat cephededir, masa başından nutuk savurmaz. işte bourdieu’yü bir filozof olarak da bir dev / muazzam sosyolog olarak da biricik yapan budur: çok bilenmiş yüreği alanlardadır, bundan asla vazgeçmemiştir. pierre bourdieu, bir derdi olan adamdır. filozofisinin derdi de budur: bir derdi olması. savaş sırasında gördüklerinden epeyce etkilenmiştir. bilhassa kabileler üzerine yaptığı araştırmalarda ulaştığı muazzam parlak sonuçlar filan hepsi derin bir emeğin ürünüdürler.

    bir karşılaştırma yaparsak eğer (ki aslında gereksizdir) frankfurt ekolü ve fransız komünist partisi tavla oynayıp nargile içerken bourdieu çölde toz yutmaktadır. onun sol kolunu güçlü yapan şey de bu olsa gerekir: cezayir deneyiminden sonra parıldayan aktivist ruhu. ölene kadar da bu ruhu yaşatmıştır. bize de nasip olsun bir yaşımızı daha bugün idrak ederken, amen :)

    peki nedir bu ruh? işte burada karşımıza çıkan şey, üretebilmektir, ancak bourdieu cephesinden üretimin bir haysiyet meselesi olduğunu da belirtelim. bilhassa, ‘sanatın kuralları’ kitabında kültür endüstrisi ile alakalı olarak, sonrasında aynı kitapta alan ve kanaat ile ilgili satırlarda. bu, sadece yazıyla satılan bir ahlak ticareti ve erdem pazarlamacılığı değildir. neden? çünkü bourdieu’nün yaşamının kendisi bizatihi bunun kanıtıdır.
77 entry daha