şükela:  tümü | bugün
113 entry daha
  • "nasıl olur, nasıl böyle bir hata yapılır, neden böyle bir hata yapılır?" diyerek kendimi paralayabilme lüksümün bulunduğu yaşları geçiyorum artık; artık başkalarından da böyle diyerek kafalarını duvara vurmalarını bekleyemiyorum haliyle; hür zihinler hür yürütülen tartışmalarda birbirlerini aydınlatıp yüceltebilirler. ancak yine de mahalle baskısı meselesi söz konusu olduğunda, kocaman, dağlar kadar bir yanlışın (ki "yanlış" ifadesini olabildiğince ürkerek kullanıyorum, zira "yanlış nedir?" sorusunu burada bulunan yüz bin kişi tek bir cevapla karşılayamaz sanırım) bir hatalı çıkarımın beni rahatsız ettiğini görüyorum; böyle olması da gerçekten doğal. neden mi? şu yüzden: şerif mardin hocanın http://www.dailymotion.com/…mardin-performance_news linkindeki videodan da izleyebileceğiniz gibi sayın mardin'in eski osmanlı geleneğine rakip olarak gelen yeni cumhuriyet idaresi ve iradesinin yeni structure'unun yetersizliğinden dem vururken yapmış olduğu bir tespit tümüyle düşünce dünyamı allak bullak etti diyebilirim; neydi o tespit? şu:

    "burada küçük bir eksiklik var. cumhuriyet’te ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce yok. diyeceksiniz ki: “adam, laik bir sistem ileri sürdüğü için bu işlerle uğraşmaz bu insanlar.” avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene, dindar olsun olmasın, insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laik diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara gerişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmış. kim mesela, bunların piri kim? bunların piri kant. kendisi iyi, doğru ve güzelden başlayarak bir felsefe inşa etmeye çalışmış olan birisi. biraz kant’ı böyle yanlı hale getiriyorum. ama kant’ta bu yan var. bizim cumhuriyet öğretimizde, ‘iyi, doğru ve güzeli’ derinliğine araştıralım diye bir şey yok. orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. şimdi bu çok önemli bir şey. "
    http://www.yenigazete.org/…d=1:yeni-haber&itemid=50

    cumhuriyet'le beraber önerilen yeni sistemin, kurulmaya çalışılan yeni structure'un bu eksikliğini dile getirmek abes değildir; muhakkak toplum ve yönetim üzerine her tez incelemeye değerdir; kaldı ki "mustafa" filmine hassas bünyeler tarafından getirilen eleştirilerde olduğu gibi tümden eskinin övülmesi ve ortada bir değer olarak kabul edilen bir idola'nın evvela insanlaştırılarak değerinin azaltılmaya çalışılması da söz konusu değil; ancak şu var ki, toplumlara sızan kültürler daha sonra toplumların malı, en büyük değeri haline gelir. öyle ki, toplumu tanımlarken kullanılan her ifade aslında toplumun kültürünü oluşturur. ve doğal olarak yeni irade ve idare gücü de kendi kültür anlayışını topluma aktarmak isteyecektir; bunu cumhuriyet ideolojimizle harmanlayarak söylersek; ömer naci soykan hocamızın ifadesiyle dile getirirsek cumhuriyet pozitivizminin başlıca iki yanılgısından biri batıyı salt aydınlanma'dan ibaret sanmaktır; oysa "modern" batı düşüncesi, kendi mistik-metafizik öğelerini, hıristiyani motiflerini oldum olası içinde taşıdı. bu, descartes'ta da böyleydi, hegel'de, hatta günümüzün "pozitivist" wittgenstein'ında da. o kadar ki, wittgenstein, birinci dünya savaşı'nda, "pozitivizmin amentüsü" sayılan ünlü tractatus'unu yazarken tolstoy'un "incil'in kısa tasviri" adlı kitabını elinden düşürmüyordu. ama bizde tasavvuf'a bile ilgi kurmak, daima reaksiyoner bir tavır olarak görülmüştür. (ö. n. soykan, arayışlar felsefe konuşmaları -1, sf.266, küyerel yayınları, 1998). hocanın verdiği örnekler çoğaltılabilir elbette; benim ilk aklıma gelenler üzerinde çok fazla çalışma imkanı bulduğum francis bacon ve nicolasu copernicus örnekleridir; kısa, özetleyici ve bu yüzden de büyük resmi gözden kaçıran anlatımın deyimiyle skolastik sistemi yıkıcı faaliyetlerin baş adamlarından bacon aslında ne din karşıtıydı ne de tanrı; yazılarında tanrısallığa olabildiğince referans veriyordu; copernicus deseniz, skolastiğin gök ve evren kabullerinin aksini bilimsel yolla hırpalarken, ömrünün büyük bir bölümünü kilise'nin bahçesinde geçiriyordu. geçmiş avrupa'nın damarlarında gezinen bu dinsel motif haliyle 18. yy. aydınlanmasını da, günümüz avrupa'sını da etkilemiştir. o halde tekrar başa dönersek, şerif mardin hoca'nın tabiriyle batıda gerçekten de laik olsun, anti laik olsun bir "iyi nedir?", "doğru nedir?", "güzel olan nedir?" sorularının yüzyıllar boyunca ele alındığı aşikardır; din bu konuda bir engel teşkil etmediği gibi aksine çoğu kere "güzelin, iyinin ve sevginin" ne olduğuna dair bir açılım da göstermiştir; #14406337 no'lu entirimde de örneklediğim gibi, kutsal kitap'ın kendisi ve kimi azizler de bizzat "iyi" ve "sevgi" üzerine tartışma açabiliyordu. novum testamentum "daemon'ların bile inandığı"ndan bahsederek, salt inancın yetmeyeceğini, sevginin olması gerektiğini söylüyordu (epistula iacobi ii.19'). ne güzel bir tesadüf hep "iyi"den gidiyorum; privatio boni yani "iyiden yoksunluk" uktesini de bugün/dün doldurmuştum; öyle ya burada dile getirdiğim hususun daha güzel bir örneği olabilir mi? verdiğim örnekte, c. jung ortodoks teologların privatio boni yani iyiden yoksunluk kanıtlamasını eleştiriyordu hem de yüzyıllar sonra; bu bile iyi üzerine yapılan tartışmaların yüzyıllara nasıl da yayıldığının çok bariz kanıtıdır. gelelim şerif mardin'i böylesine haklı çıkartan verilerden sonra, beni rahatsız eden tutumuna.

    en nihayetinde toplumlar toplumlarla, toplumları toplum eden kültürel nitelikler birbirleriyle karşılaştırılabilir mi? "müşterek miras" olgusunu nereye koyabiliriz? şerif mardin diyor ki "avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene, dindar olsun olmasın, insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laik diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara gerişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmış." yukarıda yazdığım paragraf hocanın bu sözlerini haklı çıkartır; ancak şu var ki burada esas alınan değer yani "türkiye cumhuriyeti'nde olmayan" ancak "batı'da olan" şey hocanın tabiriyle şudur: "insanlar(ın) her iki grup da ve bu arada bilhassa laik diyebileceğimiz grup(un), iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara gerişmiş (olması) ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmış (olmasıdır)." ve bunu avrupalıların, hocanın da deyimiyle, "yüzlerce sene, binlerce sene" içinde yapmış olmasıdır; oysa buradan hareketle eleştirilen türkiye cumhuriyeti'nin yaşı 80 senedir; bir değeri kendine ait zemininden koparıp, başka bir zeminde anlamlandırmaya kalkıştığınızda değer yeni, başka anlamlara bürünebilir. örneğin pek sık verilen örnek olduğu için aklıma geldi; osmanlı'daki fatih'le birlikte başlayan "kardeş katli" yasasını günümüze alamazsınız veyahut günümüzün eğitim politikasında temel olan "karma eğitim"i olduğu gibi osmanlı'daki eğitim sistemine transfer edemezsiniz; çünkü bu tutumlar anakronizmden başka bir şey değildir.

    burada asıl tartışılması gereken hususların başka olduğunu düşünüyorum; asla tartışma konusunda dayatmacı değilim; herkes her şeyi tartışsın amenna; ancak bizleri biz etmesi gereken değerlerin, hocanın deyimiyle yeni structure'un da görmek istediği, dayattığı değerler bütününün kaynağı nerede? ben elbette ki, kimliksizleştirilip tümüyle hafızasız bırakılmış bir toplumun ferdi olmak istemem; geçmişimle bağımın koptuğu noktada ben her türlü kültürel saldırıya maruz kalırım, kendimi çırılçıplak hissederim, dahası herhangi bir gelişim de gösteremem. ancak batı dünyasının iki bin yıllık yolculuğundan (daha iyimser rakamlar da kullanmak mümkündür; medeniyeti mezopotamya'ya taşımak ve genesis üzerinden bir insanlık tahlili yapmak mümkündür) kendimize çıkaracağımız değerlerin bizdeki olgunlaşma sürecini neden göz ardı edelim? öyle ya, bir toplumu değiştirmeye hafızasından başlamak ve yepyeni bir dünyayla tanıştırmak (gerçekten de bu topraklarda yaşayan çoğunluğu hala bu yeni dünyadan habersiz olmakla itham edebiliriz; hayat sadece istanbul'da akmıyor; anadolu'yu iyi görmek lazım) 100 senede layıkıyla olabilecek bir şey mi? zaten şu bile açık ediyor mevzuyu: cumhuriyetle birlikte yeni bir structure öneriliyor; oysa avrupa tarihi'nde "yeni olan" nedir ki? oradaki gelenek bir bütünlük arz ediyor; 2500 sene evvel yazılmış bir tragedyayla bugün dolaylı değil doğrudan bir bağlantı kurabiliyor; roma'da yazılmış iki tür komedi var diyelim: plautus ile terentius'un komedileri; ilki fars kültürünü temsil eder, ikincisi daha analizci, seçkin bir komediyi; batı bu ayrıma binaen bir komedya kültürü de oluşturmuştur. rönesans humanitas'la tanıştığında arkasında kocaman bir antikçağ ve ortaçağ geleneği vardı; yeni insancıllık ve yeni toplum idealleri gökten zembille inmiyordu; thomas morus'ta, francis bacon'da ve diğerlerindeki utopia düşüncelerine bakın; hep bir eskinin değerlerinin canlandırılması fikrini görürsünüz. örneğin ütopyalardan birinin adı yeni atlantis'tir; söz konusu merkez de bidik süleyman'ın evidir; yerleşik değerler bütünü tarih tarafından sağlamlaştırılmış, pekiştirilmiş, olgunlaştırılmıştır. böyle durumda yeni bir ideali sunan düşüncenin arkaplanını görmeden, aynı idealin bu topraklarda da belirip 80 sene içinde tam anlamıyla yerleşmesini bekleyebilir miyiz?

    boğos zekiyan'ın humanizm (insancılık) düşünsel içlem ve tarihsel kökenler başlıklı çalışması (inkılap ve aka yay., istanbul 1982) bu hususta pek kayda değerdir. zira insancıllık yani humanitas cicero'nun ortaya attığı bir düşüncedir; araştırılsa elbette ki genesis'i ortaya çıkarılabilir; humanismus'tan humanitas'a, oradan da umanitas'a... zekiyan'ın da dediği gibi aydınlanma kültürü (batıda) gerek ideolojik öz, gerek biçimsel ifade açısından, rönesans'ın oluşturduğu yeni kültür ortamı ile toplumsal-politik yeni koşulların yarattığı gelişmelere bağlanır; bunlarla birçok bakıma doğal bir uzantı ve diyalektik bir süreklilik ilişkisi içerisindedir (sf.20). bu durumda çok yanlış bir şekilde "ortaçağ karanlığı" denilerek antikçağ ile rönesans arasındaki dönem tümüyle bağımsız, kopuk olarak görülebilmektedir; oysa ortaçağ klasik kültür geleneğini yitirmemiştir; bugün, klasik kültür ve profan bilimlerle ilgilenme anlamında bir ortaçağ humanizminden bahsedilebilmektedir (b. zekiyan, sf.21). çağların bütünlüğü haliyle "iyi nedir?" "doğru nedir?" gibi soruların bir bütünlük çerçevesinde anlam kazanmasını sağlar; zira her structure, temelini evvelki dünyayla ettiği kavramsal ve pratik rakstan alır; peki bizdeki yeni sctructure'ın böyle bir temeli var mıydı? mardin hoca'ya göre en azından bu temel olmasa da olgun bir sonuç "beklenmeli". işte bu noktayı rahatsız edici buluyorum.

    bana kalırsa "mahalle baskısı" gibi tartışmalar bilhassa bu olgunlaşmayı hızlandıracaktır; kenan evren despotluğu (sayın evren sadece bir temsildir; yerine neyi koymanız gerektiğini iyi biliyorsunuz) değil de böyle tartışmalar bu cumhuriyeti daha olgun kılacaktır; yalçın küçük'ün bir yerde söylediği gibi "yönetimde cumhuriyet fikri, insanlık düşüncesinin en olgun fikridir" bu olgunluğun da tam anlamıyla gerçekleşmesi için beklenmesi gerektiği kanaatindeyim; zira batı dünyasındaki "iyi nedir?", "güzel nedir?", "doğru olan nedir?" tartışmalarının seyrini izlerseniz; bütünlüğü çok ama çok rahat bir şekilde görürsünüz. ben cicero'nun de finibus'unda "summum bonum / en üst iyi nedir?" tartışmasını okuyorum (ki aynı yüzyılda ne türklük ne müslümanlık mevzubahis; temel türk tipinin 1071'de anadolu'ya geldiği kabul edildiğine göre; islam'ın ortaya çıktığı yüzyıllar 5-6 olduğuna göre bu durumda ben cicero'nun mirası söz konusu olduğunda bir batılıyla karşılaştırılabilir miyim? ben neredeyim?); ben hıristiyan mistiklerinde içsel duyuştan çıkarılan / anlamlandırılan "iyi"yi görüyorum, ben yeni çağ felsefe-bilim'inde yine insanın doğasına uygun olan tutumların önerilerini okuyorum; bunları yadsımak mümkün mü?

    bana kalırsa mahalle baskısı kapsamında imamın, cumhuriyet'in ideal öğretmenine baskın çıktığına dair çıkarımı da bu olgunlaşma sürecini beklemeden sonuç almayı bekleme hatasına bağlıyorum. hoca ne güzel diyor, ne güzel anımsıyor kant'ı; ancak hoca göremiyor mu, bir kant çıkarabilmenin yaşlı avrupa'ya kaç yüzyıla mal olduğunu? 1500'lerde bir alim çıkıp da "ne kötü! hala aristoteles'le euclides'in kanunlarını kabul ediyoruz! oysa müslümanlara bak matematikte neler neler buldular... şu ptolemaios'u da okuyorum okuyorum anlamıyorum, ama yine de doğru deniyorsa doğrudur" diyemezdi; zira henüz tam olgunlaşamamış kimi düşünürlere ait farklı yaklaşımlar da yok değildi; örneğin oresmus birçok konuda copernicus'un öncülüydü; daha 12. yy.'da aristoteles'e eleştiriler roger bacon'dan gelmişti; bernardinus telesius ve öğrencisi campanella, eski sisteme getirdikleri eleştirilerle anlam kazanıyordu. da vinci, doğaya gidişte ampirik yöntemleri önerirken, inceden inceye aristoteles'çi yöntemi yerin dibine batırıyordu. ancak bütün bunlar olurken bütün bu alimler içlerinden "evet bizler kant'ı besliyoruz, bir gün kant diye bir adam çıkacak" demiyorlardı; olgunlaşma sürecinin farkına varmak sonraki kuşakların meselesidir; olgunlaşmayı beklemek de manasız; sadece bu aleme gerekli hizmeti etmek, yaşamı anlamlandırmak layıktır insana.

    kendimden yola çıkıyorum; bana imam üstün gelmedi, bana ilkokul öğretmenim üstün geldi, lisedeki hocalarım, akademideki rehberlerim. en azından bu bile olgunlaşmanın belli bir safhasında olduğumuzun göstergesidir, diye düşünüyorum. bu bizim cumhuriyetimiz ve ondaki abuklukları temizleme görevi de bizimdir, bizden sonrakilerindir; bizden öncekiler işi savsakladılar diye biz de menderes olmak (menderes kelimesini hakaret olarak kullanmak!) zorunda değiliz.
171 entry daha