şükela:  tümü | bugün
147 entry daha
  • küçüklükten beri çeşitli kereler muhakeme yeteneğimin vardığı yer olmuştu, sonra hastane köşelerini gördüm (çok trajik olan da hasta odasında yatamayan, öldü ölecek kıvamındaki hastanın refakatçisinin oda dışındaki sedyelerden birinde yatıyor oluşu ve söz konusu devlet hastanesinin koridorlarında bir kedinin dolaşıyor olması ve benim sabahı etmem!), mezarlıklar gördüm; insanların burada mutlu olamadıklarını gördüm; doğal olarak vardığım noktanın sarsıldığı oldu. şöyle ki; evvela vardığım nokta şuydu: cennet arzusu ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa da ve cennet insanlara sonsuz bir sevinç, sonsuz bir konfor sağlıyorsa da (ali imran suresi : 15 de ki: "bu sayılanlardan daha iyisini size haber vereyim mi? sakınıp korunanlar için, rableri katında, altlarından nehirler akan, içinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve allah'tan bir hoşnutluk olacaktır. allah, kulları en iyi biçimde görmektedir.") yine de insan cennete uygun bir canlı değildir. çünkü epikurosçu "ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok" düsturu gibi; cenneti arzulayan, ona ihtiyaç duyan insandır; ancak öldüğü vakit insan insanlıktan çıkar; başa döner, yani hesiodos'un theogonia'da anlattığı gibi altın çağ'a döner, zaten bu dönüş mitosu fevkalade bir şekilde neredeyse her kültüre sızmış durumda: yani insan henüz tam anlamıyla insan olmadığı o hale geri döner; havvasız adem'in insan olduğunu düşünmüyorum bile, zıttıyla var olmayan bir bahçe görevlisi sadece; tığkı pandora öncesi insan gibi. insan, işte pandora veya havva'dan önceki haline döner cennette; çünkü atıldığı dünyadan çıkar; sonsuz bir altın çağ'ın içindedir.

    ancak insanı insan kılan şey sonsuz bir altın çağ'a sığamayacak oluşudur; insan cennetten taşar. çünkü insan varsa cennet yok, cennet varsa insan yok; o yeni bir haldir, daha doğrusu eski bir hal: eskiyle yeni aynıdır, ama fark etmez, bir şekilde kendisine vaat edilen cennet onun insan oluşundan evvelki hali için önemsizdir; çünkü insan zaten cennetten gelmedir: ve âdem'e şöyle buyurmuştuk: "ey âdem, sen ve eşin cennete yerleşin ve orada dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. ama şu ağaca yaklaşmayın..." (bakara suresi 35) (veya a'raf suresi: 19 "ey âdem! sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın) bu durumda madem oradan çıkmak durumunda kaldı (yasak meyve) o halde tekrar oraya dönüşü, şu anki halinin bir problemi değildir, bu cennetten kovulmanın yarattığı travmayı düzeltecek gibi duruyorsa da, temel de insan olmayan insan için bir önem arz eder. o halde insan cennetten taşar. cennete varsa bile orada rahat edemez; çünkü insan oraya göre değildir. şimdi diyeceksiniz ki "kim cennete göre?" bana kalırsa insanlaşmamış insan cennete göredir. bundan kastım şu: insan, özellikle de kadın'ı elde etmesiyle içine girdiği trajik durumun kendisinden ötürü cennete göre değildir; o halde cennete girecek olan insan, bizim anladığımız ölçüde (res cogitans:düşünen şey nitelikli) insan olmamalıdır; zira insan dediğimiz canlı bu dünyada anlamlıdır: o hastane köşesinde ölümü beklenen hastasının başında günlerce bekledikten sonra insanlıktan çıkar ve ölmeyi diler; işte o vakit cenneti umar, ancak insan masa başında çalışma imkanını bulduğunda, gökte ay ile yıldızı bir seremoni kapsamında hissettiğinde, şarabından serin serin yudumlar alırken cenneti arzulamaz. çünkü o dünyevidir; tanrı senden contemptus mundi istiyor yani evrenin horgörülmesini, oysa sen aksine dünyayı seviyorsun, maddeyi anlamlı buluyorsun, şarabından yudum alıyorsun: cennet neden var olmalı ki?

    oysa fussilet suresi 31'de "biz sizin, dünya hayatında da âhirette de dostlarınızız. cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. orada sizin için istediğiniz her şey var." deniyor; dünya hayatını anlamlı kılabilen tek canlı olmasından almış olduğu kudretle dünyaya bakan, evrene bakan insan arzuladığı her şeyin zaten burada bulunmuş olmasından hareketle cenneti arzulamaz; buna karşılık bu dünyanın gam yükünü çekenler, acılı olanlar için bir manadır cennet; kavuşulası ve rahatlanılası bir mekan! zühruf suresi 70'deki "cennete girin! siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız." vaadini insan bedeniyle önemsemeyen için, ciddi ciddi bir sorun belirir. en başta dile getirdiğim "sarsılma" işte buradadır: insana vaat edilen "cennet" (düşü) aslında kimin içindir? insanın bu harikulade hikayedeki "şeytan" olmadığını kim bilebilir? ya da bütün bu hikayelerin en sonunda varıp geldiği yerin kendisinde bir kutsi oyunun tertip edilmediğini kim öne sürebilir? dahası tektanrılı dinlerle önümüze çıkan iyi ile kötünün mücadelesini haklı çıkaracak delillerin yoksunluğu bir kenara, aksine pagan dünyasında karşımıza çıkan iyi ile kötünün aynı yerde olduğuna dair logos'un kritiğini edebilecek olan var mı? ben insana baktığım vakit; rahatsız edici ölçüde düşünen bir sarsıcıyı görüyorum. onu dizginlemek mümkün mü? maddi veya manevi kimi trans gereçlerinin onu yumuşattığı biliniyor; ancak trans halinde maddi bedenimden akmayan kan benim için yaşamsal değil demek de değildir. öyle ya o an ölüp giderken, hiç acı çekmeyecek olmamın benim uzun veya kısa bir süre boyunca o kanla yaşadığım gerçeğini değiştirmez. naziat suresi 41'de "cennet barınağın ta kendisidir" deniyor; oysa ben bu barınağın dışındayken ben'im; içine girdiğimde ben ben olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşüyorum (aynı zamanda tanrının sevgilisi, candanı: bir nevi futurama the beast with a billion backs'taki bütünleşme [bana kalırsa bu anime gelmiş geçmiş en büyük teizm eleştirisini içinde barındırıyor; ama görmek isteyene tabi!] ); o halde bu barınakta yer alabilme umudu ve vaadi bendeki ben için bir anlam ifade ediyor mu? bunu şöyle düşünün: (tümüyle teşbihtir, asla "cehennem ateşi"ni yargıladığımı sanmayın) ben öldükten sonra hiçbir şey hissetmeyeceksem (ki bunu veya tersini henüz bilmiyoruz) bedenime iğne batırmanızın bir anlamı yoktur ya da bedenime iğne batıracağınıza dair beni korkutmanızın.

    kaldı ki bu bir korkutma da değildir; ödüllendirme: cennet bir ödüllendirmedir, tıpkı bir babanın ödüllendirmesi gibi. novum testamentum'da bunu açıkça görürsünüz: matta 6.1: "doğruluğunuzu insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. yoksa göklerdeki babanız'dan ödül alamazsınız."; matta 6.4" öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. gizlice yapılanı gören babanız sizi ödüllendirecektir."; matta 6.6: "ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan babanız'a dua edin. gizlilik içinde yapılanı gören babanız sizi ödüllendirecektir."; matta 6.18: "öyle ki, insanlara değil, gizlide olan babanız'a oruçlu görünesiniz.gizlilik içinde yapılanı gören babanız sizi ödüllendirecektir." ödüllendirenin açısından bakıldığında beklenti büyüktür; öyle ya insan şunu şunu yapar ve karşılığında şu şu ödülleri alır; ya insan açısından şu düşünülse: ödülünü alan insanın, yeniden trajik olduğu zamanki halini düşünüp "ihanet"i uygulaması? ya insan yeniden yasak meyveden yiyerek babasına ihanet ederse? işte burada sarsılma: cennetteki insan, buradaki insan değildir. buradaki insan cennetten taşar; insanın evvela cennete uygun hale gelmesi gerekir. işte dinin getirdiği hürlük budur; sen benjamin linusçu bir metotla hiç farkına varmadan, sana kendi isteğinmiş gibi aksettirilerek bir tarafa meylettirilirsin; içinde bulunacağın insandışı hal de en güzelinden cennet bahçesine yakışır, yakıştırılır. sen cennet düşüncesinin de sende doğuştan var olduğunu kabul etmek zorunda hissedersin kendini; aksi durumda o bahçeye giremeyeceğinin korkusuyla yasak meyveye duyduğun aşkı da yitirirsin; çok şey kaybedersin.

    ihaneti özlemek böyle bir şey olsa gerek. belki de bu hikayedeki şeytan, kendi kendisine bile şeytanlık ederek, kendisini uyuşturan insanın kendisidir; cennet de sadece alayıdır. mümkündür.
464 entry daha
hesabın var mı? giriş yap