şükela:  tümü | bugün
9 entry daha
  • açıkçası bu duygu seline bir adım öteden bakmayı tercih ettiğimi baştan belirterek filmle ilgili maruzatımı yazmak isterim. öncelikle requiem for a dream'i izledikten sonra nedir bu iki yüzlülük diye düşünüp, yönetmenin hem tv-mania'yı uyuşturucuyu, genel anlamda bağımlılığı, filmine konu edip, türlü ajitasyon yöntemleriyle bu güncel konuların kaymağını yiyip, sonra da seyirce, bak çok tv izlerseniz delirirsiniz, uyuşturucu kullanırsanız alimallah orospu olursunuz ya da kolunuzdan bacağınızdan olursunuz şeklinde parmağını sallama yöntemini hiç tutmamıştım. fountain biraz daha farklı bir yerde duruyor olsa da aronofsky amcamız yine bir düşmüşlerin hikayesi ile karşımıza çıkmış. tam bir arabesk hikaye yine bol ajitasyon, eh az çok dünya sineması takip eden biri olarak da kendisi filmde aktüel kamera kullanımına girişmiş (yalnız kanımca rosetta'yı biraz geç izlemiş olacak) ki ayrıca tutarsız şekilde kullanılmış, böyle bir hangi karakteri takip ettiğini şaşırıyor kamera ara sıra. belgeselimsi hava başta sanki şöyle bir yakalanıyor ama o yapış yapış sentimentallik rüzgarı o havayı çok kolay dağıtmış. müziğin kendisi filmin artısı olsa da kullanıldığı anlar, arkaplan hikayeleri derken tam böyle ağlak, duygusal yine de gururlu -neredeyse bir küçük emrah, ya da rocky balboa havası, ya da ikisinin karışımı... evet mickey rourke'un oyunculuktaki başarısına kesinlikle katılıyorum (yalnız bunu doğrudan kendisinin hissiyatına bağlıyorum filmden ziyade) ancak marisa tomei tam bir kasting faciası olmuş, yani ne ben bu hanımın hanımhanımcık rollerini unutabildim ne de bütün meme şovuna rağmen kendisi bana bunu unutturabildi. yine de teknik açıdan çok falso vermiyor film, güzel ışıklar falan. tam amerikan bir hikaye ile avrupai sinematografi olmuş, heralde bu yüzden venedik'te gaza gelip altın aslanı vermiş olacaklar. şahsen ödülün daha bir zeka ve deha ve hatta dozunda şaklabanlığı için dahi burn after reading'e verilmesini canı gönülden isterdim.
    böyle ucuz numaralar, formüller kokuyor the wrestler kısaca. ama mickey rourke hayranları izlesin tabi, geri dönüş falan hikayesi de bence biraz “ver gazı” durumu zira mickey efendi -illa bir geri dönüşten bahsedilecekse, sin city'de sırf karakterin samimiyetiyle bile bu fakir ama gururlu güreşçiye tabiri caizse ram jam yapabilecek olan marv karakteri ile dönmüştür zaten. böyleyken böyledir, gidilsin görülsün kötü film izlemekte de sakınca yoktur.
163 entry daha