şükela:  tümü | bugün soru sor
23 entry daha
  • amerikan güreşi her şeyden önce bir spor değil, gösteri. nihayetinde kurmaca; kazanan ya da kaybeden önemli değil, üzerine bahis oynanmaz. seyircinin görmek istediği o işkencenin ya da şiddetin metaforu diyebiliriz. bir nevi tiyatro oyunu ya da sinema gibi düşünülebilir. işte o yüzden de overacting bu güreşte şike'dir. (bu bağlamda mickey rourke muhteşem, artı 1) ayrıca bu güreşte inceden bir iyi kötü karikatürizasyonu da var, seyirciyi ateşleyen en önemli noktalardan birisi bu. (konuyla ilgili daha ilginç görüşler için (bkz: mythologies) ayrıca gösteri dünyasında (ve amerikan güreşinde) imaj çok önemli bir etken, buradan meyyali alınca mikinin saçlarına, ten rengine, kaslarına gösterdiği özen daha da anlamlı oluyor.

    tüm bunları topladığımızda bu güreşi istediğimiz her noktaya paralelliyebiliriz. politikayı ele alın; mickey rourke amerika'nın kendisidir desek biraz zorlama gözükebilir ama aksini iddia etmek için de sebep yok. (sondaki ayetullah karşılaşmasını ve seyircilerin usa tazahüratlarını hatırlayın) önceden ayarlanmış danışıklı dövüşler, cilalı ve gösterişli bir vücut, dövüşmekten başka bir şey bilmeyen bir kaybeden, artık mecalini yitiren bir karakter...

    hem güreşçi zaten gösteri dünyasında yıldızı sönmüş (başta miki) bir çok yıldızdan izler taşıyor. (bkz: rocky balboa) hatta (bkz: norma desmond) o yüzden de ne kadar çeşitli okumalara açık olabilecekse de the wrestler yeni bir şey anlatmıyor, senaryo bildiğimiz klişeler üzerinden gidiyor. az önce bahsettiğim okumalar da yüzeysel ve zorlama kalıyor çünkü yönetmen bu metaforların üzerine gitmek yerine klişelerle hafif geçmiş. bakla şu; aslında the wrestler çok iyi, başyapıt, taşyapıt bir film değil. iyi yönleri var malum, geliyorum yavaştan.

    eleştirmenler tarafından bu kadar övülüp beğenilmesini ise şöyle açıklayabilirim; biçim. darren aronofsky'nin en iyi olduğu mecra. didaktik, katharsise yönelik senaryolar hep çok satan işlerdir ama bunu aynı sıradanlıkla işlersen türünün milyonlarca örneğinden biri oluyorsun. ancak işte o formülü yeniden paketleyip farklılaştırabilirsen baş tacı olabiliyorsun, klişelerin önüne biçimle danteller ördüğün zaman tv'nin üzerine de toz gelmiyor. en son örneği (bkz: slumdog millionaire)

    aronofsky'nin o bildiğimiz klişe senaryolarının başarısını bu formalist tutuma bağlamak çok yanlış değil ki aynı şekilde the fountain'ın özgünlüğünün yine aynı nedenden tosladığını düşünmek de çok abes gelmiyor. yanisi aronofsky the fountain'dan sonra yine garantiye oynamış; muhteşem bir oyunculuk var, dramaturji ve mizansenle on ikiden vuruyor, ötesiyse pofuduk.
149 entry daha