şükela:  tümü | bugün
107 entry daha
  • (2)

    -----çocukluk, gençlik, ortayaşlılık----

    beto çocukken müziğe olan yatkınlığını belli etti. saray müzisyeni olan babası da, 6 yaşında senfoni besteleyerek avrupayı dolaşan mozart gibi ikinci bir deha çocuk olarak oğlunu gezdirip para kazanmaya niyetlendiyse de pek başarı kazanamadı. zaten alkolik ve sorunlu bir tip olan babası bu hayal kırıklığı için oğlunu suçlayarak dövmeye başladı. beto bu travmatik durumdan babasını suçladığı kadar müziği de sorumlu tutmuştur heralde, çünkü ilerideki yıllarda çocukken müzisyen olmak gibi bir hayalinin olmadığını söylediğini biliyoruz. bu öfke büyük ihtimal, sağırlığıyla birlikte, müzikle olan ilişkisinin özündeki gerilimin sebebidir.

    bir şekilde babasından kurtulan genç beto viyanaya müzik eğitimi almak için yollandı. ilk duraklarından biri çocukluk idolü olan mozart idi. (ya bu yazı zaten uzun olacak belli oldu. o nedenle araya bir iki anektod sokuşturmaktan çekinmeyeyim) 30 yaşındaki usta mozart, 15 yaşındaki genç beethoven'i evine kabul etti. piyanoya oturan beto çalarken, mozart yanındakilere eğilip “işte azizim günümüz gençleri böyle sirk maymunu gibi eğitiliyorlar, herşeyi ezberliyorlar” gibi birşey söyledi ve bir tema vererek doğaçlamasını istedi. bizim beto büyük ihtimalle terler içide doğaçlarken muzo’nun yüzünün aldığı ifadeyi hep merak etmişimdir. çünkü çalması bittiğinde bu sefer “baylar şu gence iyi bakın! ileride tüm dünya onun adından bahsedecek!” demiştir. ders vermeyi kabul etse de 3 dersten sonra çalışmaları başka nedenlerden dolayı mümkün olmadı. beto da bu sefer soluğu haydn ve salieri hocalarının yanında aldı. salieri’yi de yanlış biçimde ‘amadeus’ filminden, muzo’yu öldüren cins herif olarak tanıyoruz.

    betonun yaşamı, yerinde olarak, 3 döneme ayrılarak incelenir. bu dönemlerin tarihlerini ise sağırlık durumu belirler. şimdi tarihler konusunda yamulmuyorsam eğer, ilk dönemi doğumundan sağırlığının ve diğer sağlık sorunlarının başladığı dönem olan 1770-1800 arasıdır. ikinci dönem ise tam olarak sağır olana kadardır 1800-1815. üçüncü dönem ise, tam sağır olduktan, aramızdan göçüp gitmesine kadar olan süre 1815-1827.

    ilk dönem hocalarının etkisinde besteliyor. ancak yine dikkat edilince detaylarda son derece ilginç, asitmetrik fikirler bulunabilen bir müzik bu. bu anlamda mozart’tan çok, denemeye daha açık olan haydn’ın etkisinde olduğunu kabul edebiliriz. buradan bir eser seçmek zor. yine de 2. senfonisini önerebilirim. tam bir klasik senfoni kakakterinde olmasına rağmen ana melodinin uzun trillerle bağlanması ve bu trillerin heyecanı, tempoyu artırması gibi önceden pek görülmedik fikirler de mevcut. beto’ya özel o coşku da kendini alttan alttan hissettiriyor.

    beto, 1800 civarı sağırlığın başladığını farkettiğinde dipsiz bir bunalım yaşıyor. üç defa intahar etmeye karar veriyor. 1802'de ünlü heiligenstadt vasiyetnamesini yazıyor, ancak şansımıza müzik ile çocukluğundan kalma hesabı daha kapatmamış olması onu alıkoyuyor. bu noktada ölseydi tarihte sadece antolojilere geçebileceğini söyleyebiliriz. takip eden, hayatının 2. dönemi sürecinde bu sefer müzik önceki ilişkisini kenara kaldırıp müzik vasıtasıyla kendini ve değişen dünya düzenini tanıma yoluna çıkıyor. 3. senfonisi “eroica” ile başlayan bu dönemin içe dönük en bariz örnekleri ünlü piyano sonatları; pathetique, moonlight, les adieux, tempest ve özellikle appassionata. bunlar beethoven'in kendi ruhunun derinliklerine fırlattığı bakışlardır. rousseau'nun edebiyatta yaptığını müzikte yapıyor. kendisi üzerinden 'insan'ı anlatmaya çalışıyor. öte yandan özellikle senfonileriyle uvertürleri, tam ters yönde, dönemin ruhuna yönelik, kitleleri harekete geçirici özellikteler. bu ikinci dönemde ilginç olan şey; zaten ilk dönemde kazandığı biçimsel hakimiyetten sonra dönemin karakteri olan melodi-eşlik sistemide devam etmesi ama işin etkileyici melodi bulma kısmına çoğunlukla önem vermemesidir. yani mozart her eserinde olağanüstü güzellikte bir melodi bulup onu her zaman işlediği şekilde işlerken, beethoven’in melodileri çoğunlukla iki üç standart akorun üst üste gelmesinden ibaret oluyordu. akabinde onu daha önce hiç kimsenin işlemediği gibi işliyordu. başkasının yüzüne bile bakmayacağı dört notalık küçücük bir motif, koskoca senfoninin, uvertürün ana melodisini oluşturabiliyordu (bkz: beethoven senfoni no. 5) (bkz: coriolan uvertürü). arada olağanüstü güzellikte melodiler bestelemiş olması da bu duruma odaklamamızı engellememeli. müziğinde esas karakter melodik kişilikten çok, ilerleyişin şaşırtıcılığı üzerine kuruluydu. dinleyende duygusal manipulasyona yol açan şeyin de bu beklenmediklik olduğunu düşünüyorum. zira çoğunlukla müziğin ne zaman yükselip ne zaman susacağını kestiremiyorsunuz. önceki sessizliğe alıştığınız anda patlayan fırtınada şemsiyesiz halde sokakta kalmış gibi iliklerinize kadar ıslanıyorsunuz.. bunların çok düşünülerek bilinçli bir biçimde yazıldığını da sanmıyorum çünkü özellikle el yazısına bakıldığında tamamen karalamalardan oluştuğu görülüyor. beto, içinden geldiği gibi yaptığı karalamaları çoğunlukla pek değiştirmezdi. bu nedenle de arada çok kötü eserler veya aynı eserde olağanüstü pasajların arasında hiç beklenmedik vasat bölümler görmek de olası. işte beethoven bize “ben herkesten farklıyım. daha iyi veya daha kötü değil, sadece faklıyım” diyordu.. kötü, vasat yanlarını da gizleme çabasına girmemişti. zamanında çok ünlü olmuş bazı eserlerinin dahi bugün hiç çalınmamasının nedeni bu müzikal çiğlikleridir (bkz: wellington'un zaferi). pek çoğu tarihsel seleksiyonda elenmiş durumda. yine de elenmeyenler bize fazlasıyla yeter, telaşa mahal yok.

    burada melodik zayıflıkla ilgili, zorlama olsa da enteresan bir analoji belki alfred hitchcock filmleri ile kurulabilir. hitch, sürekli çektiği, plaj kitabı kalitesindeki dedektiflik hikayelerini hiç beklenmedik bir anlatım ve ustalıkla birer duygu manipulasyon makinasına dönüştürmeyi başarmıştı. temaların vadetmediği psikanalitik çözümlemeler yapabilmişti. o filmlerin senaryoları elimize geçse hürriyet gazetesi’nin zamanında haftasonlarında verdiği skik dedektiflik kitaplarından diye kenara fırlatabiliriz. oysa hitch, o fırlattığımız senaryodan dünyanın en etkileyici, en gerilimli filmini çekmiştir bile. aynı şekilde bugün veya o günlerdeki bir müzisyene bir beethoven temasının notalarını göstersek büyük ihtimalle do minör akorundan daha yaratıcı tema bulabileceğimizi söyleyerek dalga geçecektir.

    beto’nun 2. döneminde müziğe kattığı bir başka şey de müzik ile müzik harici bir konunun anlatımıdır. günümüzde çoğu müziğin birşey anlatması dinleyende eski dönemlerde de böyle olduğu hissi uyandırıyor, halbuki bunu ciddi biçimde ilk uygulayan kişi bizim beto’dur. bir barok eseri veya mozart/haydn senfonisini alip “işte bu, şunu anlatıyor” demek pek mümkün değil. zira o dönemde, öyle bir anlayış mevcut değildir. “4 mevsim” gibi istisnalar bile tartışmalıdır. müzik kendi için, haz için varolmuştur. soyuttur (enstrümantal müzik). bu anlamda aslında beethoven’in müziği de kendi malzemesi gereği soyut müzik olarak dinlenebilir, dinlenmelidir. ancak o yine de eserlerine bir takım manalar ve senaryolar yüklemekten çekinmemiştir. bunu yapmasının nedeni müziğinin yanında bir metne ihtiyacı olması veya birşeyi anlatmak istemesinden çok, en önce sanatının politik olması için duyduğu kaygıydı. devrimin çocuğu olan beethoven’ın müziğin kitlelere ulaşması için mi böyle politik müzik yaptığını, yoksa zaten politik müzik yapmış olduğu için mi kitlelere ulaşabildiğini bilemiyorum, ama özellikle büyük senfonik yapıtlarında bu minvalde alt metinler daha çok çıkıyor (3.senf-napoleon, 5.senf-kader ile savaş, 9.senf-kardeşlik,barış). bölüm olarak sürekli marş ve folk müziği kullanması gibi detaylar da mevcut. bunlara ek olarak voltaire ve goethe gibi cumhuriyetçi, aydınlanmacı yazarların eserlerini seçip yine büyük orkestra için bestelemiştir. bu raddede baskın olmasa da bir diğer favori konusu, derinden bağlandığı doğanın tasviri ve izlenimleridir. diğer yandan piyano sonatları, yaylı dörtlüleri gibi oda müziği eserlerinde genelde soyut kalması bu savı doğruluyor olmalı. o dönemden ışık yılları ileride olduğumuz için artık müziğinin ne anlattığından çok nasıl anlattığı bizi ilgilendirmeli. müzik tarihçileri bu konuda faklı şeyler düşünüyorlar. olağanüstü anlatıma vurulanlar kadar, keşke yapmasaydı, o metinleri müziğe eklemeseydi diyenler de mevcut. müziğinin inanılmaz gücünü bir tarafa bırakırsak aslında bu açıdan bakıldığında ciddi bir eksiklik göze çarpıyor. soyut bestelenmiş bir müziğe sonradan etiket yapıştırmak gibi birşeyden bahsediyorum. bu da, müziğin bestelenişindeki, bize seslenişindeki kararlılık gözönüne alındığında biraz garip duruyor. katışıksız müziğe meyleden yeteneği, ideolojik olup dönemini değiştirme dürtüsüyle sürtüşüyor sanki. kısacası, kendinden sonraki kuşakların yaptığı gibi, birşey anlatabilme konusunda yetkin bir külliyat bırakmamış kabul edilse dahi, sırf müzik ile müzik dışı birşeyin anlatılabileceğini ve bu yolla topluma seslenebilmeyi idrak ettiği için bile tarihsel olarak en önemli bestecilerden biri kabul edilmelidir. ama yine de 3. senfoniyi, bakayım napolyon’u nasıl anlatmış diye değil de, bizi yerden yere vurmasını deneyimlemek için dinlemek en iyisi.

    3. döneme geçmeden önce tek eserden bahsetmeden olmaz. 23 numaralı piyano sonatı appassionata. kelime anlamı "tutkulu” demektir. rivayet odur ki; beto bir gün evde bunalıp kendini dışarı atar. sürekli yaptığı doğa gezilerinden birini yapacaktır, lakin öğle vakti fırtına patlar. evdeki yardımcısı, hizmetçileri telaşlanırlar çünkü gece olmasına rağmen gelmemiştir ve fırtına da iyice şiddetlenmektedir. gece yarısı kapı vurulur, üstad eve sırılsıklam biçimde girer ve hemen kağıt kalem ister. üzerindekileri çıkartmadan yere oturup hızlıca notaları karalamaya koyulur. birkaç saat sonra bitirdiğinde ağlıyordur. “işte sonunda yaşamım boyunca aradığım müziği buldum!” der. elinde tuttuğu appassionata’nın 3. bölümüdür...
    şimdi bu hikaye gerçekten yaşanmış mıdır bilmiyorum. ne olursa olsun, beethoven’in 1800’den 1815’lere kadar bestelediği piyano sonatlarını daha çok bir içsel hesaplaşma olarak görürsek, appassionata şuphesiz tüm bu hesaplaşmaların en kanlı cereyan ettiği arenadır. üzerinden 200 yıl geçtiği ve bu süre zarfında müzik adına neredeyse herşey en abartılı biçimde yapılmış olduğu halde, bu sonatın gittiği duygusal uçlara gidebilmiş pek az müzik yazıldığına inanıyorum. ilk bölümün yarattığı gerilim, uzun suskular ve patlamalar... piyano gibi, ilk düşüncede yumuşak melankolik sesli bir çalgıdan çıkmasını düşleyemeyeceğimiz ölçüde sertlik... eserin nihayetinde de saf bir öfkeyle herşeye meydan okuduğu, finalinde sarkastik bir kahkaha attığı 3. bölüm duruyor. ve iki dipsiz, karanlık bölümün arasından, huzur dolu bembeyaz bir ışığın yükseldiği çeşitleme andante... tam konsantrasyonla dinlemek yürek istiyor. günümüzün en sert rock-metal parçasında bile bulmakta zorlandığım bir özsel savaş var. ha bir de bağımlılık yaratıyor, dikkat. zira lenin de “appassioanata’yı dinlemeye devam etseydim devrim filan yapamazdım” demiştir..
    (3. bölüm) https://www.youtube.com/watch?v=7nwwlpv0vtm
260 entry daha