şükela:  tümü | bugün
554 entry daha
  • baskın oran benim gözümde (nispeten) değersizse bunun iki sebebi var: 1. taraftarlarının sivasspor taraftarı gibi olmasıdır. yani bugün tarafı olabileceği alternatif bir saf olmadığından desteklemeye mecbur kaldığı halde sanki öyle değilmiş de, gerçekten baskın oran'ın görüşlerini hatmedip, "zaten başından beri baskın orancıymış gibi davranarak" allah ne verdiyse onun izninden giden dahası oran'ın belki de en etkili söylemlerinden, çözüme yönelik olan "üniversitede paralı eğitim" fikrini görünce de önünde arkasında ne olduğunu, bu fikri ortaya çıkaran akademik üretim gereksinimlerinin içeriğini düşünmeden (ki düşünse de bulamaz, çünkü temelde akademi yuvasının hangi ihtiyacı karşıladığını bilmez) karşı çıkan ya da tam ters bir şekilde salt baskın oran ortaya koydu diye bu fikri savunmaya kalkışan taraftarlar bir nevi anti-baskın oran timi gibi çalışmıştır benim için. 2. oran'ın siyaset açılımı (herkes bir açılım tutturmuş gidiyor) ya da atılımı. zira ben baskın oran gibi sorunlara dair fikir sahibi olmakla kalmayıp çözümler de sunan (katılsam da katılmasam da) düşün adamlarının mutlaka yayınlar (bilimsel kitaplar, dergilerde makaleler, gazetelerde röportajlar vs.) aracılığıyla kitlelere ulaşmasından yanayım. şerif mardin'in "mahalle baskısı" kavramını düşünün, bir siyasetçi olsaydı bu kadar gümbürtü koparabilir miydi? (bana göre baskın oran, bir ufuk uras değildir) her türlü olumsuzluğa rağmen, tekrar ediyorum, baskın oran'ın "üniveristede paralı eğitim" fikrinin kopardığı gümbürtüyü düşünün. işte ben bunu tercih eden biriyim; yoksa siyasetin kaygan zemininde dansözlüğün ne düşün adamlarına ne de o düşün adamlarından ciddi ciddi medet uman aklı selim sahibi kitlelere bir faydası vardır. bu iki sebep beni zaten mesafeli yaklaştığım baskın oran'dan iyice uzaklaştırmışsa da, yine de (üç oluyor) "üniversitede paralı eğitim" fikri bana akademi algılayışını çok farklı açılardan değerlendirme imkanı verdiği için kayda değerdir.

    az evvel tv'de denk geldi; baskın oran beyefendi diyor ki eğer bu sistem böyle devam ederse "ileride üniversitelerde iki tip öğretim görevlisi kalacak: ya çok idealist olan birkaç kişi ya da bir sürü kabiliyetsiz." bu müthiş bir tespittir. ben baskın oran'dan bağımsız olarak bu tespite başka açılar aracılığıyla ulaşmıştım. şöyle açımlayayım: celal şengör'ün de bir söyleşide söylediği gibi, üniversitelerimizde yaşanan altın çağ'ın mimarları olan alman prof'ların yetiştirmiş olduğu değerli bilim adamlarımız maalesef kendileri gibi değerli bilim adamları yetiştirememiştir. peki burada olumsuzlayıcı faktör ne olabilir? genlerimizde bir sapkınlık veyahut bir bozukluk olmadığına göre, belirlenen sistemde bir güdüklük aramamız gerek. alman prof.'lar geldikten sonra neredeyse yoktan var edilen bölümler ve sistemler bir süreliğine işleyebildiğine göre (ben kendi sahamdan, klasik filoloji ve felsefeden yığınla değerli ilim adamından bahsedebilirim, herkes kendi sahasından isimleri eklesin bir liste oluşturalım, sandığımızdan da büyük bir akademik ilim ortamının mümkünatını tasdik ederiz), hazır işlemeye başlamış olan sistemin neden durduğunu, neden büyük profesörlerimizin, akademik zihinlerimizin yanlarına "çanta taşıyıcı" alarak hasbelkader işleyen akademik üretime dayalı sistemin canına okuduğunu anlayabilmemiz için evvela yetiştirilen tiplerin müşterek güdüklüğünü anlamamız gerek. bana kalırsa askeri darbeler ve yök faktörü bu güdüklüğü besleyen öncelikli kaynaklar değildir. temelde üretime dayalı bir zihniyetin öneminin vurgulanmaması sorunuyla karşı karşıyayız. ne lisans döneminde ne de lisansüstünde üretmeyen dahası akademik kariyerini şişirirse bir 30 sene boyunca da üretme gibi bir derdi olmayacağı belli olan doktora öğrencisinin salt tezini başarıyla savundu diye (sanki bu onun görevi değilmiş gibi) ondan ekstra bir üretim beklemediğinizi gösterircesine yanınıza araştırma görevlisi diye alırsanız, bu akademik üretimin değil sistemin belirlediği minimum requirements'ın bir zaferidir. nasıl ki bir sınıftaki üst düzeyde başarılı olan öğrencinin değil, ortalama düzeydeki öğrencinin baz alınması sınıftan ekstra bir muhakemenin, sorgulamanın beklenmediğini buna ek olarak yeni fikirler üretilmesinin de gerekli olmadığının kabul edildiğini gösterirse; hocasının çantasını taşıyan ve buna ek olarak tezini de iyi savunmuş olan (bu onun için bir vergi, bir vatandaşlık [öğrencilik] görevi; bunu yapabilmiş olması başarılı olduğu anlamına gelmez; bu zaten yapması gerekendir) her doktora öğrencisinin akademik nefer olarak görülmesi o akademi zemininde bir algılayışın eksik olduğunu gösterir. o da idealizmdir. idealizm bir algılayıştır. hayata karşı ya idealist olursunuz, ya da olmazsınız. zanaatinize karşı ya idealist olursunuz, ya da olmazsınız. sevdiğiniz insana karşı ya idealist olursunuz, ya da olmazsınız. ikisi aynı anda olmaz. sevdiğiniz insana ve mesleğe hem sadık, hem de sadakatsiz olamazsınız. idealizmde ideal belirleme vardır; ideali belirleyen de yüce zanaatinizin size dikte ettiği yasalardan oluşur. bu yasalar on günde oluşmamıştır; büyük bir geleneğe sırtını dayar. zaten bu yüzden dipnot ve kaynakça kullanımı bu geleneğin karşısında bizim (bugünün idealistlerinin) ne kadar cüce; yarın ise bizden sonrakiler için dev olduğumuzu gösterir (itinayla bakınız: stand on the shoulders of giants/@jimi the kewl).

    peki çanta taşıyıcılar açısından bakalım; onlar neden üç kuruş maaşa tenezzül ediyor? salt devlet memuru olmak, "hiçbir şey olamadım bari öğretmen olayım - kadınlar için en ideal meslek öğretmenlik" gibi ancak belli bir medeniyet algısı olmayan, kültürsüz gerizekalıların, bonmarşe çocuklarının beyinsiz tamahının akademi gibi kutsal bir "insanlık müessesesi"ne (ben francis bacon'ın nova atlantis'indeki süleyman'ın evi'nden hareketle şöyle diyorum: ilimler akademisi, akademilerin ilmi!) nüfuz etmesidir. burada idealistlikten söz edemeyiz. herkes üniversite okuyamaz, okumamalı. "kadınlar için en ideal meslek öğretmenlik" zihni akademinin kapısından içeri girmemeli; idealistliğin tavan yaptığı askeriyeyi düşünün. çünkü orada "can pahasına"lık vardır; çürük elmalar elenir; elenmek zorundadır. çünkü subaylardan medet umulacaksa, onlar en iyileri olmalılar. çünkü bir subayın güdüklüğü, tüm alayın hatta savaşın hatta ülkenin kaybedilmesi demektir. burada "can savaşı" vardır. eleme usulünün üniversite kapısında da gerçekleşmesi; dahası yukarıda da söylediğim gibi iyi "çanta taşıyan" veya iyi "kahve yapan" değil üreten zihinlerin üniversitede değerli görülmesi gerekir. iyinin de 100, kötünün de 100 aldığı sınavlar nasıl çürük akademik nesiller üretiyorsa; o halde baskın oran'ın dediği gibi üniversiteler başarısız öğrencilerin ve onların iyi eleme yapamayan başarısız hocalarının babalarının malı değil. belli bir yükümlülük alma bilincini edinmemiş körpe beyinsizlerin ("körpe beyinli" tabirine binaen uydurdum), eğer evrensel standartlarda bir muhakeme yeteneği yoksa, akademik üretim gibi bir derdi yoksa o halde hocasıyla birlikte üniversitede kariyerinin üstü çizilmeli; üniversiteye maddi manevi borcu ne kadarsa, onu ödeyip defolup gitmesi gerekir. baskın oran'ın idealizme dayanan eğitim önerisinde başarı, öğrencinin üniversitede kalabilmesi ve buna binaen toplanan gelirler sayesinde yüksek maaş alması demektir. yani başarısı, doğru dürüst para kazanmasına neden olacaktır. bu nedeni iyi kavrayın: "iyi para kazanmak". bir öğretim görevlisinin iyi para kazanması, başarısından kaynaklandığına göre; bu durumda onun kendini derslere ve öğrencilerine ve akademik üretime tam anlamıyla verememesi gibi bir problemin de önüne geçilmiş olunacaktır. aksine bir bütünlük içinde "başarı -> iyi gelir -> üretim" seyrinde yetiştirilen öğrenciler de başarılı oldukları takdirde zaten üniversite sonunda mesleklerinde kalabilecekler, pazarda limon satmayacaklardır. ve öğrenim gördüğü müddetçe devletten aldığı bursu, hazır çalışabildiğine göre, rahatlıkla ödeyebilecektir. çünkü o ilköğretimden sonra üniversitede de başarılı olmuş, şimdi de çalışan -başarılı olduğu için de- iyi para kazanan bir bilinçli vatandaş olacaktır. zaten üniversitenin amacı, temelde "bilinç" kazandırmak değil midir? üniversite söz konusu olduğunda bundan daha idealizme meyleden netice ne olabilir ki?

    gerekirse bu konuda çok daha derin konuşmalar gerçekleştiririz. zira elimde fazlasıyla birikmiş not var. ama şimdilik kesiyorum; ve entiriyi kapatırken ibretlik olsun diye, türkiye'de üniversiteler sorununun ne durumda olduğunu görebilesiniz diye toktamış ateş'in "üniversiteler: bitmeyen şarkı" adlı eserinden (sf. 216-217, ümit yayıncılık, 1999) ufak bir alıntı sunmak istiyorum:

    "...geçen sene bir arkadaşım, çocuğu bizim okulu kazanan bir arkadaşıyla odama geldi. kayıt konusunda yardımcı oldum. keşke olmasaydım. şimdi her sınav döneminde kadın odamdan çıkmıyor. her sınav sonrasında 'geçer mi geçmez mi?' muhabbeti yapıyoruz... başaramadığı her sınavdan sonra da aynı talep: 'hocam şu dersin hocasıyla bir konuşsanız...' yahu ne diyeceğim adama?"
385 entry daha