şükela:  tümü | bugün
32 entry daha
  • gideon levy'nin bu film üzerine yazdığı ve 26.02.2009'da haaretz'de yayınlanan harika makalesinin, tarafımdan* yapılan naçizane türkçe çevirisi:

    pazar günü herkesin duaları oscar’ı kazanması için ari folman ve “beşir'le vals”in arkasındaki tüm yaratıcı sanatçılarla birlikte olacak... israil’e giden ilk oscar? neden olmasın?

    bununla birlikte belirtmek gerekir ki, film çileden çıkarıcı, rahatsız edici, aşırı kötü ve yanıltıcı. çizimleri ve animasyonları için bir oscar’ı hakediyor; fakat alt metnindeki mesajı için de aynı zamanda bir kepazelik damgasını... folman’ın, altın küre’yi kazandığında ödülünü kabul ederken, o sırada gazze’de alevlenmiş olan savaştan hiç bahsetmemesi kazara olmuş bir şey değil. o gün gazze’den gelen fotoğraflar dikkat çekecek derecede folman’ın filmindeki sahneleri andırıyordu. ama o sustu. bu nedenle folman’a, dolayısıyla da hepimize, methiyeler düzmeden önce bu filmin savaş karşıtı olmadığını ve de israil’e militarist ve işgalci bir ülke olarak eleştiri bile getirmediğini akılda tutmalıyız. bu film, biribirimizin sırtını okşamaya müsaade edip, dünyaya ne de sevimli olduğumuzu söylemeyi hedefleyen bir yalan dolan oyunu.

    hollywood mest olacak, avrupa alkış tutacak ve israil dış işleri bakanlığı filme ve yaratıcılarına, ülkenin iyi yüzünü göstermeleri için dünyayı gezdirtecek. ama gerçek şu ki bu film bir propaganda. stilize, sofistike, yetenekli ve lezzetli – ama propaganda. amos oz ve a.b. yehoshua’ya yeni bir kültür elçisi katılıyor artık; o da artık onlar gibi şaşılacak derecede aydın kabul edilecek – kontrol noktalarındaki kana susamış askerlerden, yerleşim yerlerini bombalayan pilotlardan, kadın ve çocukları top yağmuruna tutan topçulardan ve sokakları parçalayan istihkamcılardan hayli farklı olarak... filmde bunların yerine, tam zıtları var. hem de animasyon şeklinde. açık fikirli, güzel israil; kederli ve kendini beğenmiş, beşir'le ya da beşir'siz bir vals yapan. propagandacılara, subaylara, yorumculara ve “bilgiyi” nakledecek sözcülere ne gerek var ki? bizim valsimiz var.

    beşir'le vals iki ideolojik temele dayanıyor. ilki “biz vurduk ve ağladık” sendromu: ah, ne de çok ağladık bu kanı bizim ellerimiz dökmediği halde... buna bir parça soykırım anıları ekleyin, ki bu olmadan kurallara uygun bir israil işgali olamazdı, ve az miktarda da kurban olma sendromu –ki halk söyleminde olmazsa olmaz bir diğer malzemedir bu – ve voila! artık 2008 israil’inin yanıltıcı portresine sahipsiniz; sözcükler ve resimlerle!

    folman 1982’deki lübnan savaşına katıldı ve 24 yıl sonra bununle ilgili bir film yapmak aklına geldi. bir işkence içindeydi. ordudaki silah arkadaşlarına gitti, biriyle barda viski yuvarladı, bir diğeri ile hollanda’da esrar içti, terapist arkadaşını sabahın ilk ışıklarında uyandırdı ve psikiyatristiyle bir seansa gitti – bunların tümü peşini bırakmayan bir kabustan kurtulmak için. ve kabuslar hep bize* aittir; sadece kendimize.

    artık hayli uzak bir geçmiş olan lübnan savaşı ile ilgili bir film yapmak epey uygundu aslında: bunlardan birini, beaufort’u, zaten daha önce oscar yarışına gönderdik. hatta özellikle beyrut’taki sabra ve şatilla mülteci kamplarına odaklanan bir film yapmak daha bile uygundu.

    ta o zaman, kamplarda gerçekleşenlere karşı düzenlenen dev gösteriden sonra, bu katliamı gerçekleştirmeleri için uşağımız falanja yeşil ışık yakılması ve tüm bu katliamın israil işgali altındaki bir bölgede gerçekleşmesi gibi tüm yaşananlara karşın, sürekli tekrarlanan tek bir deklarasyon vardı: bu kanı döken zalim ve vahşi eller bizim ellerimiz değil. haydi hepimiz bilinen tüm beşir ve onun gibi acımasızlara karşı seslerimizi yükseltelim! ve evet, gözlerimizi kapattığımız hatta belki de onları cesaretlendirdiğimiz için, biraz da kendimize karşı. ama hayır: bu kan, bu kan bizim değil. onlar yaptı, biz değil.

    aslında jenin'den rafah'a, döktüğümüz ve hala dökülmesine izin verdiğimiz diğer kanlar ile ilgili, asla oscar alamayacak bir film de yapmadık henüz.

    beşir'le vals’te dünyanın en erdemli ordusuna mensup askerler bağıra bağıra şöyle şarkı söylüyorlar: “günaydın lübnan! artık ıstırab yaşamayasın! düşlerin gerçek olsun, kabusların son bulsun, tüm hayatın şükranla dolsun!”

    güzel değil mi? başka hangi ordu, savaşın ortasında, böyle bir şarkı söyler? ve şarkılarına şöyle devam ediyorlar: “lübnan, hayatımın aşkı, kısa hayatımın...” daha sonra içinden bu ulvi ve münevver şarkının fışkırdığı tank, başlangıç için bir arabayı ezip konserve haline getiriyor, sonra bir eve, onu neredeyse yıkacak gibi çarpıyor. işte biz buyuz. şarkı söylüyor ve harab ediyoruz. başka nerede böyle duyarlı askerler görebilirsiniz? kısık sesle şöyle bağırmaları çok daha uygun olurdu: araplara ölüm!

    filmi iki kere izledim. ilki sinemada; ve sanatsallığına şaşıp kaldım. nasıl bir tarz, nasıl bir marifet? çizimler mükemmel, sesler özgün, müzik çok şey katıyor. ron ben yishai’nin yarısı kopuk parmağı dahi aynı. hiçbir ayrıntı atlanmamış, hiçbiri bulanık değil. tüm kahramanlar kahraman gibi, müthiş stilize; tıpkı folman’ın kendisi gibi: konuşkan, çağdaş, sol görüşlü – hayli duyarlı ve kültürlü.

    sonra birkaç hafta sonra terar izledim. bu kez diyalogları iyice dinledim ve yeteneğin ardında beliren mesajı yakaladım. dakikalar ilerledikçe kendimi daha da hakaret edilmiş gibi hissettim. tam olarak, son derece hünerli bir şekilde kotarıldığı için, acayip çileden çıkarıcı bir film. savaş tıpkı çizgi romanlardaki gibi yumuşak, tatlı renklerle çizilmiş. kan dahi müthiş estetik ve çekilen acılar da çizgiye döküldüğünde çok acı gibi durmuyorlar. soundtrack arka planda içki, esrar ve barların arkasında çalıyor. savaşın kışkırtıcıları, kendi kendilerine şaşırma ve işkence etme hizmeti için seferber olmuşlar. boaz, her birini hatırladığı 26 sokak köpeğini öldürdüğü için harab olmuş durumda. şimdi “bir terapist, deli doktoru, shiatsu bi’ şey” arıyor. zavallı boaz. ve zavallı folman tabi ki: o da katliamda neler olduğunu gayet şeytani bir şekilde hatırlayamıyor. “filmler aynı zamanda psikoterapidir de..” bu aldığı ücretsiz önerilerden biri. sabra ve şatilla? “gerçeği söylemek gerekirse, benim sistemimde yok..” 2006’da, 24 yıl sonra boaz ile karşılaşmalarında ilk flashback geliyor; bu "muhteşem" filmin doğmasına neden olan flashback...

    bir arkadaşı aşk gemisi ile savaşa geliyor. bir diğeri yüzerek savaştan kaçıyor. biri üzerine patchouli döküyor diğeri omlet yiyor. vals’in sinemacı kahramanı folman o yazı büyük bir üzüntüyle anıyor: o yaz, tam da yaeli’nin onu terkettiği yaz. bütün bunların arasında da fark gözetmeksizin öldürüp yok ettiler elbette. komutan bir beyrut villasında porno izliyor. ben yishai’nin bile ba’abda’da , bir gece yarım bardak viskiyi yuvarladıktan sonra şaron’u çiftliğindeyken arayıp katliamdan bahsettiği, bir evi var. ve kahretsin ki, kimse bu yağmalanıp talan edilen evlerin kime ait olduklarını sormuyor; ya da sahiplerinin nerede olduklarını! ve en başta da bizim askerlerin orada ne işleri olduklarını! bunlar kabusun parçası değiller.

    onu çabucak sakinleştiren ve kahramanımızın kamplardaki katliamla ilgisinin başka bir katliamdan, anne babasının kurtulduğu kamptaki katliamlardan türediğini açıklayan terapistine giderken, folman geride kalanların halusinasyonlar ve bir korku deryası olduğunu söylüyor. bingo! nasıl da kaçırmışız? esasında biz değiliz, adları ve hatıraları silinesice naziler! böyle olmamızın bütün suçlusu onlar. “sen iraden dışında nazi rolüne soyunduruldun”, diyor moral vererek bir diğer terapist; golda meier’in “arapları bizi bu hale getirdikleri için asla affetmeyeceğiz.” sözünü hatırlatırcasına. peki biz neyiz? terapist “biz ışıkları yaktık ama katliama iştirak etmedik” diyor. oh, dünya varmış. tertemiz ellerimiz bu kirli işlerin bir parçası değil, hiçbir şekilde...

    kaldı ki bunu yapan hiç de biz değildik: başkalarının zalimliğini görmek ne iç açıcı. adları batasıca falanjın formaldehyde dolu kavanozlara doldurdukları kesik uzuvlar, işledikleri kıyımlar, kurbanlarının vücutlarına kazıdıkları haçlar. bir onlara bir de bize bak: biz asla böyle şeyler yapmayız. ben yishai beyrut kamplarına girdiğinde varşova gettolarından kareleri anımsıyor. aniden bir moloz yığını içinde küçük bir el ve tıpkı kendi kızınınki gibi kıvırcık saçlı küçük bir kafa görüyor. komutan amos megafondan “ateşi kesin, herkes evlerine dönsün!” diye sesleniyor. katliam birden sona eriyor. cut!

    sonra, aniden, ilüstrasyonlar yerini ölü bedenler ve harabeler arasında ağıt yakan kadınların dehşetlerinin gerçek çekim görüntülerine bırakıyor. filmde ilk kez, sadece gerçek görüntüleri değil gerçek “kurbanları” da görüyoruz. hala yaslı, hala evsiz, hala organsız, hala sakat olan kurbanları; anılarını unutmak için bir psikiyatrist ve alkole ihtiyaç duyanları değil. asıl kurbanlara hiçbir psikiyatrist, hiçbir içki yardım edemez. ve bu beşir’le vals’teki ilk ve tek “gerçek” ve acı anı..

    makalenin orijinali (babaerenler'e teşekkürler) : http://haaretz.com/hasen/spages/1065552.html

    (bkz: copy paste degil alin teri)

    düzeltme (link badem olmuş):

    http://www.haaretz.com/…othing-but-charade-1.270528
49 entry daha