şükela:  tümü | bugün
55 entry daha
  • şiddet nedir ve insanlar neden kavga eder?

    her "kendimizle ilgili temel soru" gibi, bu sorunun cevabını da geçmişte, atalarımızda ararız ama bunu yaparken çoğu zaman eksik kalan gözlemlerimiz, geriye kocaman bir bahaneler yığını bırakır. bu yüzden problemi çeşitli "yaklaşımlara" bölerek incelersek tabloyu daha rahat görebileceğimize inanıyorum. (burada "yaklaşım" olarak "approach"u kastettim, kelime olarak doğru karşılık olmasa da anlam olarak ifade ediyor sanıyorum.)

    meselenin temeli, insandan önceye dayanabilir. o yüzden önce, insandan "öncesine" bakalım.

    -- evrimsel yaklaşım: hayvanlar neden şiddete başvurur?

    hayvanların neden şiddete başvurduğu esasen aşikardır. temel gerekçe, hayatta kalmak! hiçbir geyik, kendisine 120km/saat hızla koşan bir çita'yı "vay anasına" nidalarıyla izlemez. hepsi "tüketim" aracı olmamak için "kaçar". öte yandan hiçbir çita, aç karnına arazide gezinirken bir geyik görüp "yazık lan" demez, o da yaşamak isteyecektir ve üstüne koşacaktır. bu, evrimde çok bilinen "silahlanma yarışı"nı geliştirmiştir ve hepimiz buna en azından national geographic ile tanık olduk. burada hayatta kalmak isteyen "avcı" söz konusu, ve (yine) hayatta kalmak isteyen "av" söz konusu. peki masum ceylan avlanmıyor mu? tabii ki avlanıyor. esasen yediği her ot, bok püsür onun "av"ı oluyor. peki bu "av"lar hayatta kalmak istemiyor mu? tabii ki istiyor. çoğu bitki bu yüzden dikenli, zehirli, falanlı filanlı. (bkz: pasif direniş)

    peki, bu kısmı çok uzatmayacağım. belli ki ilk insan da bir nevi hayvandı, o da hayatta kalmak için avlandı. o da hayatta kalmak için çita'dan uzak durdu. bu bağlamda, insanoğlu tarihte "hayatta kalmak adına" şiddete başvurmuştur. bu oyunun kurallarından biridir. bu kurallar hakkında öğrendiklerini her tür, kendi çocuklarına aktardı.

    -- politik yaklaşım: çıkar.

    yine geçmişi işin içinde katarak bu duruma değineceğim. aç olmayan, ama konforu yerinde bir grup ayı düşünelim. diyelim aileler. mutlu mesut besleniyorlar, ayrıca gölgelik ve sulak bir bölge bulmuşlar kendilerine, muhtemelen bir mağara ağzı ve tepede bir şelale var... günün birinde bir fil sürüsü bu ayılara anca yeten mekana gelip oranın nimetlerinden faydalanmak isterlerse, ayılar bu işe "dur!" diyecektir. fillerin oradaki varlığı kendilerini öldürür mü? hayır. yani sevimli ayı ailemiz hala hayatta kalabilir. o zaman neden filleri burada istemiyorlar? problem fillerle ilgili değil, problem çıkar. ellerindekinin yitip gitmesini istemezler. naparlar? oturup konuşacak halleri yok. şiddete başvururlar. artık kendi familyası ne yaparsa, kükrer mi havlar mı bilemem. filleri ya korkutmalı ya da dövüşmeli, yoksa bu çok stratejik yuvalarını kaybedeceklerdir. hayvanlar için bu da anlaşılır.

    peki insanlar bunu yapmış mıdır? muhtemelen. eminim adem efendi de stratejik noktasını (gerek başka insana, gerek hayvana) kaptırmamak için tabiri caizse götünü yırtmıştır. bunda da haklı görülebilir.

    -- koruma/korunma ihtiyacı: aile fertleri ve seks.

    şimdi "aile fertleriyle seksin ne alakası var?" diyeceksiniz, aslında koruma ve korunma ihtiyacı olunca söz konusu olan, tam olmamakla birlikte biraz paralel bir durum. hiçbir kuş türü, yuvada duran yumurtalarının çalınmasına göz yummaz. onu korumak ister, kendini böyle programlamıştır çünkü o yumurtalar neslinin sürekliliği için tek şansıdır. aynı şekilde pek çok hayvan, kendine eş edinmek için başkalarıyla dövüşür, bildiğin düelloya tutuşurlar. ayakta kalan seks yapar. buna bakıp "dövüşen aslanlar çükünün uğruna yapıyor bunu" diyebilirsiniz, sonuna kadar da haklısınız. çükünün uğruna bunu yapmıştır çünkü çiftleşmek, neslini sürdürmek ister.

    eh, insanlar bunu yapmış mıdır? şu aşikâr ki; adem efendi dediğimiz vatandaş çocuklarının aslanlar tarafından yenmesine elinde zeytin dalıyla seyirci kalsaydı, ya da havva hanımı gördüğünde onu kollamak için elinden geleni yapmamış olsaydı şu anda ben bu entryi yazamıyor olurdum.

    biliyorum, işin hayvansal kısmını çok uzun tuttum, ama sebepleri var, umarım gösterebileceğim ilerleyen satırlarda.

    şimdi günümüze gelelim. iki "modern" insan neden kavga eder?
    burada kilit, "modern" sözcüğüdür. modern ne demek? medeni olan, bir medeniyete ait olan. daha türkçesi, çağdaş, bir uygarlığa ait olan, uygar kimse. peki çağdaş olmayı nasıl tanımlıyoruz? uygarlık, içindeki bireyler iletişim kurarlarsa bir "uygarlık" olarak var olabilir. öyleyse çağdaş/uygar olmanın dayanak noktası, iletişimdir. bu, kişilerin konuşmaları değildir sadece, her türlü sanat dalının iletişimin bir parçası olduğunun farkında olmak, kendi kültürüne sahip çıkarak başka kültürlerden "esinlenmek", hatta bu kültür alışverişinde "çağ"ın sunduklarını uygun biçimde kullanmaktır çağdaş olmak. bu yüzden çağdaş olmayı kimimiz hep "internet kullanımına, opera dinlemeye, plastik sanat yapabilmeye, paris'i görmüşken tibet'te de 7 yıl geçirebilmiş olmaya" yorarız ama bunlar eksiktir. eğer siz opera'ya, paris'e ya da tibet'e gittiğinizde iletişim kurmayı becerememişseniz, şiir okurken şair'in derdini anlayamamış, für elise dinlerken adamın aşkını hissedememişseniz, yaptığınız etkinliğin çağdaş hiçbir yanı yoktur. arkadaşlarınıza anlatacağınız bir anı olmaktan öteye gidemeyen, kafanızdaki egoist cv'nize ekleyeceğiniz birkaç aktivite yapmışsınızdır, bununla da kendinizi ve çevrenizi kandırıyorsunuzdur o kadar. öyleyse neymiş? çağdaş olmak için önce iletişim.

    şimdi biraz iletişimle harmanlayıp yukarıda öğrendiğimiz "hayvansal şiddet ihtiyaçlarımız"a göz atalım.

    -- günlük hayatta şiddet:

    bu çok sık karşılaştığımız bir olgudur. trafikte, okulda, barda, maçta... her yerde kavga eden insan görmüş olabiliriz. bunun sorumlusu kavga eden kişiler gibi görülebilir. hatta kimi zaman birbirlerine yumruk yumruğa girdiklerinde kendi aramızda "ama şu herif haklıydı valla" deriz. sonrasında belki de çok büyük bir kesimimiz "hangisinin haklı olduğunun neden önemli olduğunu" düşünmez. evet, belki dayak yiyen/atan trafikte haklıydı. ama bu "yumruk atmayı/yemeyi hak ettiği" anlamına gelir mi? işte çağdaş olmanın temel noktaları burada başlıyor. burada kendinize sormanız gereken "kavga edenlerden hangisi haklı?" değil, "devlet neden var?" sorusu olmalı.
    çok mu ilgisiz geldi? bir an için john lennon'un hayalinin gerçek olduğunu, sınırların kalktığını ve devletlerin olmadığını düşünün. o zaman hayat nasıl olurdu? bizler "devlet" fikrine o kadar alışmışızdır ki, bunu hayal etmek gerçekten zordur. o zaman soruyu şöyle sormamız gerekir. "devlet'in rolü nedir?" işte bunu en çok devlet'e küfrettiğimiz anlarda fark ederiz. virajdaki bir yol ters eğime sahip olduğunda kara yollarına söveriz, ama hiç birimiz devlet'in rolü nedir diye sorulduğunda "virajlı yolları doğru eğimde tutup ölmememizi sağlamak" demezdi çünkü aklına bile gelmezdi. o zaman ikinci kez rephrase edelim sorumuzu, "bugüne kadar devletlere (kendi devletinize ya da başkasına) neden küfrettiniz ve(ya) şükrettiniz?" bu kısaca sizi "devletten ne beklediğiniz"e ulaştıracaktır; ve bunların büyük çoğunluğunu eğitim, asayiş ve denetim, ekonomik eşitlik, bireysel özgürlük, din dil ve ırk özgürlüğü gibi parametreler oluşturacaktır. muhtemelen trafikte, okulda, barda, maçta karşılaştığınız kavgaların tamamı da bunlara dayanıyordur. bu yüzden şöyle diyebiliriz, "eğitim seviyesi daha yüksek olan bir ülkede şiddet daha az olabilir mi?" bu cümlede "eğitim" yerine devletten beklentiniz olarak tespit ettiğiniz herhangi bir anahtar kelimeyi yerleştirin, anahtar kelimenin ne kadar temel birşeyi ifade ettiğiyle doğru orantılı olarak, şiddetteki eğilimin azaldığını göreceksiniz.

    öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, "kişinin şiddete olan eğilimi eğitim seviyesiyle ters orantılıdır." ekonomik düzeyiyle de ters orantılıdır, ancak eğitim kadar değil... o ülkedeki virajlı yolların ters eğimiyle de doğru orantılıdır****, ama ekonomik düzey kadar hiç değil... gibi...

    -- din(/politika) ve şiddet:

    aslında din, doğası gereği şiddetin karşısında durması gereken bir "fikir"ken pratikte hiç de öyle olamıyor; ya da çoğunlukla öyle olamıyor diyelim. bunun başlıca sebebi, hayvansal şiddetteki çıkar kısmıdır. haçlı seferleri bunun en güzel örneğidir. bir ideolojiyi, hele ki dinsel bir ideolojiyi empoze etmek için yapılan her şiddet girişimi çıkar uğrunadır. 16. yüzyıl avrupasında bu, hristiyanlar arasında bile görülmüştür. alman katolik imparatorunu yıpratmak için uzun yıllar fransız katolik kilisesi alman protestanlarını desteklemiştir. düşünsenize adam resmen kendine daha yakın bir ideoloji yıpransın diye kendine (en azından hristiyanlık çevçevesinde) tamamen ters, kendini "protesto" eden bir ideolojiyi destekliyor! gayet tabii ki tek sebebi çıkar. bu bakımdan hasan sabbah'a, 9 eylül'e hiç değinmeyeceğim bile. peki bu insanların yaptıkları doğru mu? fikrinizi beyân edebilmek için şiddete başvurmak ne öğretebilir ki? o kişiler sizin fikrinizi anlamış olacak mıdır? artık o konuşamayan "ayı-fil" ikilisinden ne farkınız kalmıştır?

    bu açıdan bakıldığında, ayı-fil ikilisi aslında güzel bir tablo çizer. emperyalizm dediğimiz nanenin gayet hayvansal olduğunu gösterir. bakınız emperyalizm'in güzel bir tanımına (bkz: #1928785) "devletin gücünü, otoritesini sınırları dışındaki yerlerde de gösterebilmesi." - rahatsiz

    -- maslow üçgeni* ve şiddet:

    abraham maslow adında bir amcam zamanında bir piramit çizmiş. kişilerin mutlu mesut bir hayat yaşayabilmeleri adına temel ihtiyaçlarının nasıl sıralandığıyla ilgili. burada kritik olan, piramidin altı ne kadar sarsılırsa yukarılardan o kadar feragat ettiğimiz. normal olarak bu piramidin alt kısımlarında "aç olmama" hali yatarken, üst kısımlarında lüks, keyif, sanat gibi şeyler yer alıyor. kısacası insan jaguar'a binmeden de hayatta kalabilir ancak açken jaguar'a binemez. hiç kimse açlıktan geberiyorken saraydan kız kaçırma'yı besteleyemez. bu bağlamda yukarıda sıraladığımız hayvansal şiddet, tam anlamıyla piramidin alt seviyesini oluşturuyor ve bunlar gerçekten de insanların günümüzde hırsızlık, gasp, cinayet gerekçelerinin başını çekiyor. yeryüzünde bir yat uğruna cinayet işleyen insan sayısı, aile namusunu "korumak" adına işlenen cinayet sayısından hatırı sayılır derecede azdır.

    yanlış anlaşılmamak adına: burada piramidin alt seviyesindeki aç kalmama kısmını günümüz avlanmasıyla karıştırmayalım. nezdimde aç olmadığı ya da bir tehdit altında olmadığı halde avlanan kimse (ki bu şartlar çıkınca geriye sadece "spor için avlanmak" kalıyor) yaptığı işin kendine ya da dahil olduğu sisteme olan faydasını savunamaz. genelde bu kişilerle tartıştığımda, "avcılığın nesini seviyorsun?" sorusuna verdikleri cevap özetle, ormanda, arazide yaşadıkları macera*, doğayı tanıma, hayvanların izlerini* takip etme kısmı oluyor. hepsi (belki vicdanen rahatsız olduklarından, belki gerçekten, belki de savunması zor bir gerekçeden ötürü) olayın o avlama "anında" değil, avlanmaya "kadar" olduğunu söylüyor. yani söyledikleri hazzın, savunmasız tavşanı vururken tetiği çekmek değil, tavşan'ın peşinden koşturmak olduğunu söylüyor. böylelerine "doğa fotoğrafçısı olun, belgesel yapımcısı olun." diyorum, susuyorlar... keşke ki susmasalar, fotoğraf çekip iletişime destek olsalar ama...

    -- seks ve şiddet:

    yine hayvanlarda bahsettiğimiz dişi/erkek için düelloya girme hali pek tabii günümüzde de görülüyor. sokakta/barda gördüğümüz kavganın sebebinin "karı-kız davası(!)" olması olasılığı fikirleri aklımıza başta gelen sebepler arasında. bunun da çağdaş olamamış beyinlerin yanlış programlanmasıyla olduğu aşikar. kadını için başkasını döven erkeği çekici bulan dişi bir yana, başkasını dövdüğü için kendisinin çekici olacağını sanan erkek öbür yana, hepsi benim gözümde eski, prekambriyen bir dünyanın insanıdırlar. bu bakımdan robert wright zamanında bir laf etmiş (bkz: #15063187):
    "from an evolutionary point of view, the leading cause of violence is maleness."
    aynı cümleyi şu şekilde de kurabilirdim :
    "from an evolutionary point of view, the leading cause of violence is femaleness."
    o zaman muhtemelen feministler kafama kafama vurmak isteyeceklerdi (literally ya da iletişim kurarak bilmiyorum-smiley) ama cümlenin orjinali farklı birşey söylemiyor ki? durum resmen ikili* bir mantığa dayanır. 1 olmayan şey 0'a eşittir. barda beni bir kadın uğruna döven erkek söz konusuysa, yumruk atmadığı için o kadın masum ilan edilemez. mevzu yine, yeniden iletişim kuramamaktır. bu bünyeleri şöyle bir terapiye davet ediyorum (bkz: disposition)

    geçenlerde bir barda otururken, arkadaşlarımın arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim bir kız bizim masamıza oturdu. sohbet bilmem ne, derken kızın erkek arkadaşının o barda çalıştığını anladım. 5 dk'lığına arkadaki masada oturup ikisi tartıştı. sonra çocuk kızın eline vurdu ve bardak yerde parçalandı. tabii herkes kafaları oraya çevirdi, gergin bir sessizlik. gerginliğe tuz biber olmayalım diye kalkalım dedik kalabalık bir grup olarak. kız da kalktı bizimle birlikte. mekandan uzaklaşırken bir anda çocuk geldi ve kıza tekme-tokat, kafa-göz girdi. haliyle ayırdık ve kız sinir krizi geçirdi "nedir bu heriften çektiğim" diye. sonra kız sakinleştirildi ve arkadaşlarda kaldı.

    şimdi bu aptal hikaye sonrasında uzun uzadıya düşündüm. kız zaten dengesiz birşeydi. hiç onaylamadığım hareketleri vardı. çocukla daha barda bile tartışırken "burdaki herkes beni sikecek diye korkuyorsun di mi?" diyordu, eh çirkin laflar neticede. "belki herif de puştun teki" diyordum içimden, ama önemli değil. kişi bir başkasına her ne sebeple olursa olsun kafa-göz daldığı anda, artık içindeki hayvana teslim olmuş demektedir. karşınızdaki sizi kovalayan bir çita değil, ölecek ya da bir uzvunuzu kaybedecek haliniz yok? eh, o zaman fikirlerinizi beyan etmeniz için kollarınızı-bacaklarınızı rastgele savuran bir maymuna dönmektense, konuşmak daha çok işe yaramaz mı? eğer konuşmak da işe yaramıyorsa, dönüp gitmek? hiçbirşeyi kininizle kontrol edemeyeceğinizi anladığınız an, iletişim kurarsınız ve bu sizi çağdaş yapar. buyrun bu kişilere yine tool'dan gelsin: "desperate to control all and everything. unable to forgive your scarlet letterman." (the grudge) tekme tokat dayak yiyen kız, acaba o masada konuşulanları daha iyi anladı mı? yoksa tekmeleri savuran maymunu mu daha iyi tanıdı? (bkz: steppenwolf) size damgalanmış kırmızı lekeyi (bkz: the scarlet letter) kafanıza taktığınız sürece, çağdaş olamayacaksınız demektir.

    hayatımızın her aşamasında muhakkak fiziksel mücadeleyle karşı karşıya gelmişizdir. burada "lisedeyken yaşanan ergenlik zırvaları"nı geçiyorum, gerçekten fiziksel mücadeleden bahsediyorum. gençliğinin baharını adana'da geçirmiş, biraz da bu konularda ortalamanın üstünde badire atlamış biri olarak diyebilirim ki, m<<n olmak üzere n kere dayak yedim, m kere de birilerini dövebildim. bunların neredeyse tamamı, iletişimin sökmediği durumlardır. kız arkadaşınla el ele dolanırsın, biri gelip size çatar. bol pantolon ya da şort giyersin, bir ara sokakta kelebek sallayan 8 delikanlı sizi sıkıştırır. orada oturup bıdı bıdı yapıp adama birşeyler anlatmaya çalışsan da ardı ardına yumruk yiyeceksindir. o tip durumlarda hayatta kalma stratejin tabii ki senin de yumruklarını bilinçli ya da bilinçsiz aşağı yukarı sallamanı gerektirecektir. bu "savunma"dır ve bu durumdan "galip" çıkmak, aşağılık olduğunun farkında olsan bile istediğin birşeydir. ama "kavgada ilk yumruğu atan kazanır" mantığıyla düşünmek, buradaki "aşağılık olduğunun farkında olma" kısmını sadeleştirmez. eğer ilk yumruğu atmamışsan o an için çağdaş olmadığına üzülüyorsundur, eğer ilk yumruğu atmışsan hayvansındır.

    peki ben hiç ilk yumruğu atmadım mı? hiç birilerine kafa göz dalmak istemedim mi? bu kadar satır gevelemiş birisinin de bir "hayvan olma" eşiği yok mu? tabii ki var. hayatımda iki kişiye kafa-göz dalmak istedim ve birini de yaptım. diğerini yapamadım ama mahkemelik olduk. utanıyor muyum? hem de çok! peki, yine olsa yine kafa-göz dalar mıyım? maalesef, evet. iyi de ne yapmış ki bu adamlar? yaptıkları son derece aşağılık olsa da çok marjinal şeyler değil. sık sık gazetelerde okuduğumuz cinayet sebeplerine bir nebze paralel şeyler. hatta anlatsam birilerine derler ki "eh aaabi adamlar da hak etmiş be!", "ck ck ck yapılmaz ki bu da...". işte o noktada ben ayrılırım. hiçbir insan, kendini savunmak dışında hiçbir gerekçeyle birilerinin kafa-göz dalınmayı hak ettiğini bana savunamaz. benim o kişilere kafa göz dalma sebebim, beslediğim kin'in yanı sıra, içinde bulunduğum sistemin beni bu şekle itmiş olmasıdır. bulunduğumuz kültür, içinden çıkamadığımız durumlarda bu "haketmiş" damgasını yapıştırarak toplum tarafından bazı davranışların "yanlışlığının kanıksanması"nı sağlar. bu, toplulukların özsavunmalarıdır ve dünyadaki her kültürde farklı biçimde ortaya çıkar. bu özsavunmaya teslim olmak ne demektir biliyor musunuz? devlet'in yapamadığını kültür'ün sahiplenmesi demektir. ortada "haketmişti ama" kültürü olmasaydı da devlet dediğimiz yapı görevini bu konuda yerine getirebiliyor olsaydı, kişi bana karşı x suçunu işlerken cezalandırılacağı endişesini yaşayacaktı ve x girişiminde bulunmayacaktı. devlet bunu sağlamadığı için toplum, kültür bunu sağlamaktadır. bu sefer kişiler toplumlardan korkup "ayağını denk almaktadır". ve bu üzücüdür. bunun en uygun çözümü tabii ki kişinin bilinciyle x'in yanlış olduğunun farkında olmasıdır bu yüzden asla x girişiminde bulunmamasıdır. bu "eğitim"in alt kümesi. bir kültürün özsavunmasını değiştirip yanlış biçimde yönlendirmek, örneğin kurtlar vadisi mottosuna sokmaya da "dejenerasyon" diyebiliriz zannedersem.

    öyleyse kişinin hayatındaki şiddet eşiğini belirleyen şeyin kültür olduğunu anlıyoruz. eh, aşikar değil mi? yüzbinlerce yıllık evrim sürecinde şiddetle kendini koruması gerektiği bilgisi genlerine programlanmış bünyelerimiz, son birkaç bin yılda bunu iletişimle değiştirmeye çabalıyor. bu süreçte iletişim, sonradan edinilmiş ve hızla gelişen bir yanımız olduğundan, kalıtımla taşınamıyor. (bkz: lamarck'ın evrim görüşü) bu sebeple kişiler, içinde bulundukları ortamlarda, ailede, mahallede, okuduklarıyla, izledikleriyle yetişiyor ve bir(kaç) kültür altında harmanlanıyor. bu da kişilerin eşik seviyesini belirliyor.

    bazen, kadınların konuşmayı icad ettiği hipotezi aklıma geliyor, acaba bu yüzden mi şiddete bizden daha az meyilliler diyorum, tabii bilemiyorum... bunu düşündükçe de "from an evolutionary point of view, the leading cause of violence is maleness." savına tekrar kucak açıyorum. ikilem yaşıyorum, mavi ekran veriyorum...

    *** *** ***

    yıllar sonra: bir gün evimde çıkan kavga sonucu partimiz bok olmuştu. ertesi gün evi süpürürken boyuna bu mevzuları düşünmüş, yerdeki mermi kovanlarını toplarken "neden birbirimize çiçek fırlatmıyoruz?" demiş sonra bir anlık öfkeyle bu entry'i kusmuştum. geçenlerde ekşi sözlük entelektüel nefes alma uzamında bu entry paylaşıldı, sonra ekşi şeyler'e girdi derken tekrar yüzeye çıkıverdi. her ne kadar yazılanlara karşı çıkılacak bir nokta yoksa da, bence yeni bir şey söylemiyor bu entry. bugün bunları söyleyecek olsaydım heralde tercih edeceğim en son kurgu bu olurdu. dil boktan, gelişme yok, örnekler bayağı, bölümler bağlantılı değil, sonuç yok. sözlüğün "log tutma" yönüne güzel bir örnek benim için. bu yüzden eğer bu kadar satırı okuyup bir perspektif kazandıysanız ne mutlu size, yok beğenmediyseniz, ben de sizdenim, lütfen bana vurmayın (nasıl? şiddet entry'sinde sevgi mesajı? ha? anybody?). neyse... yine toparlayamadım. belli ki ekran hala mavi, sadece halıda kan lekesi yok.
166 entry daha