şükela:  tümü | bugün
31 entry daha
  • [bu entiride gök-tanrıya ilişkin aktarımın gelişim sürecini inceleyeceğiz. bu da, mitosların uygarlaşma ve insanlaşma süreci kapsamında değerlendirilebilir.]

    "ha iuppiter, ha zeus fark; etmez" denilebileceğini sanmıyorum (deli gibi, sanki biri böyle demiş de ona cevap yetiştiriyormuşum gibi girdim konuya). bir gök-tanrı tasarımının yunanlarda ve romalılarda ortak olduğunu düşünmekle birlikte, o gök-tanrıya bakanların (sembolik olarak tabi ki) kültürel, sosyal, dinsel, siyasi farklılığı doğal olarak bakılan olarak o tanrının da özünü değilse de, yapısını değiştirebilir.

    dahası, yunan'ın zeus'unu tarihsel açıdan iuppiter'in oluşum sürecinde etkin olmuş bir gök-tanrı olarak düşünmek gerekiyor. romalının iuppiter'inin en eski olarak nereye kadar gidebildiğini çözebilmek güç, eldeki veriler bizi doyurmuyor. ancak bu konuda spesifik olarak iuppiter'in kökenini bulmaya çalışmaktansa, onun, zeus'un ve diğer gök-tanrıların tasarım mahiyetini çözmeye çalışsak iyi ederiz. niçin farklı yüzyıllarda, farklı kavimler arasında hep bir gök-tanrı düşüncesi hakim olmuştur? bununla ilgili sir james frazer'in görüşlerini, raffaele pettazzoni'nin kitabı aracılığıyla aktarıp, yazarınkilere ve kendi görüşlerime yer vereceğim; sonra da romalı seneca'nın iuppiter'e has saydığı niteliklerden bahsedip entiriyi kapatacağım. böylece eski kavimlerin "her şeyi gören, gözetleyici" gök-tanrısının zamanla nasıl yorum değişikliğine uğradığını görmüş olacağız.

    raffaele pettazzoni'nin aktardığı kadarıyla james frazer şöyle diyor bu gök-tanrı tasarımıyla ilgili olarak:

    "birbirlerine hem coğrafya hem de zaman bakımından çok uzak olan farklı kavimlerdeki gök-tanrı'ya tapım ritüellerinde benzerliklere rastlanıyor. tapımların çok büyük bir bölümünü oluşturan bu benzerlikler... gök-tanrı tapımının ilkin bir kavim tarafından bulunduğuna dayanan "ödünç alma" hipoteziyle açıklanamaz... daha büyük olasılık, bu benzerliklerin ilkin bütün bölgelerdeki insan zihninin yapısından ve ikinci olarak da güneş, ay ve yıldızlar tarafından aydınlatılan ve bütün insan ırklarının üzerinde haşmetli, görkemli bir şekilde duran göğün mavi kubbesinden kaynaklanabileceği yönündedir." [raffaele pettazzoni, the all-knowing god, p.436, taylor & francis, 1978.]

    raffaele pettazzoni sırtını bir ölçüde james frazer'e dayayarak eski kavimlerin dil yapılarından hareketle yapılacak linguistik çözümlemelerin bize aradığımız bilgiyi vereceğini düşünür. aradığımız bilgi nedir? kitapta bu açıkça söylenmese de ben söyleyeyim: tarihin en eski çağlarından günümüze kadar tanrı ve ona bağlı olarak tanrılılık düşüncesi, insanın zihnine ve yaşayış biçimine göre değişmiş olmalıdır. feuerbahçı bir dille söylersek bütün tanrı tasarımları, aslında insanların bir nevi kendilerini yüceltmeleri anlamına gelir. her defasında tanrı ve tanrılılık, dönemin insan ve toplum ihtiyaçlarını gidermeye dönük olmuştur. bunu en iyi, en açık bir şekilde dile getiren de zaten bizzat islam'ın temel kaynağı kuran olmamış mıdır?

    zühruf suresi : 6 biz, öncekiler için de nice peygamberler gönderdik.

    bakara suresi: 213 insanlar bir tek ümmet idi. sonra allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında hükmetsinler diye gerçeği taşıyan kitabı hak olarak indirdi....

    hadid suresi : 26 yemin olsun, nûh'u ve ibrahim'i de resul olarak gönderdik. peygamberliği ve kitap'ı bunların soyları arasına koyduk. o soylardan bir kısmı hidayete ermiştir. ama onlardan çoğu, yoldan çıkmış olanlardır.

    nisa suresi : 163 biz, tıpkı nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. biz ibrahim'e, ismail'e, ishak'a, yakub'a, torunlarına, isa'ya, eyyûb'e, yûnus'a, hârun'a, süleyman'a da vahyettik. dâvud'a da zebur'u verdik.

    vb. örnekler çoğaltılabilir.

    tek tek incelendiğinde görülecektir ki, burada isimlerinden bahsedilen peygamberlere atfedilen bütün mesellerde muhakkak yoldan çıkmış, bozulmuş bir kavim söz konusudur. bu kavimler ya peygambere inanmazlar, ya da ona fazlasıyla zorluk çıkarırlar. zaten tanrı katından bir uyarıcı niçin gönderilir? bir sıkıntı, problem olduğu için gönderilir. tek tek bireyler ve toplum açısından yozlaşmanın olmadığı yerde zaten peygambere de ihtiyaç yoktur. herbir peygamberin müjdeciliği aslında kurtuluş'a dönük olur (örneğin bkz. yasin suresi : 52 şöyle diyecekler: "vay başımıza gelene! kim kaldırdı bizi mezarımızdan? rahman'ın vaat ettiği işte bu! peygamberler doğru söylemişler." ). kurtuluş temasının en fazla ve en yoğun işlendiği kutsal metin ise yeni ahit'tir: luka 3.6: "ve bütün insanlar tanrı'nın sağladığı kurtuluşu görecektir.'"; elçilerin işleri 4.12: "başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. bu göğün altında insanlara bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur."; 13.26: ""kardeşler, ibrahim'in soyundan gelenler ve tanrı'dan korkan yabancılar, bu kurtuluş bildirisi bize gönderildi." 28.29: ""şunu bilin ki, tanrı'nın sağladığı bu kurtuluşun haberi öteki uluslara gönderilmiştir. ve onlar buna kulak vereceklerdir." vb. örnekler çoğaltılabilir; dahası önceki papa ii. john paul'un bir konuşmasında isa'nın redemptor'luğundan/kefaret ödeyen kurtarıcılığından bahsedilirken kurtuluş teması işlenmiştir. papa, komünizm ve nazizmi de insanlığın eninde sonunda "tanrı'nın yardımıyla" kurtulduğu belalar olarak görmüştü. şöyle demişti papa: "kötülüğün önüne kesin bir sınır çekebilecek olan, tanrı'nın kendisidir. o, adaletin özüdür; çünkü, yansız bir duruma mükemmel bir biçimde yakışacak bir tarzda iyiliği ödüllendiren ve kötülüğü cezalandıran odur." bkz. #16227934 .

    o hâlde anlaşılıyor ki, tanrı'nın peygambere olan güveni geleceğe dönük olmalıdır; peygamber geleceğin kurtarılması adına gönderilmiştir. zaten paulus, yeni ahit'te romalılara mektup 13.11'de bunu şöyle dile getirir:

    "...şu anda kurtuluşumuz ilk iman ettiğimiz zamankinden daha yakındır."

    o hâlde insanların hem tek tek hem de topluluk olarak yoldan çıkmış, bozulmuş bir durumda olmasına göre gök-tanrı'nın (ki sonradan tek tanrı'ya dönüşüyor görüldüğü gibi) bir "gözetleyicilik" rolünü üstlenmesi gerekiyor. insanoğlunun, çevresinde gözetleyici olarak değerlendirebileceği en büyük, en yetkin şey nedir? tepesindeki mavi gök-kubbe olabilir mi? frazer'ın yukarıda alıntıladığım metninde de geçtiği gibi, tasarıma göre insanlar arasında yozlaşmanın gözeticiliğini üstlenen eşsiz bucaksız göğün kutsallıkla yoğrulması akla yatkındır. bu gözeten tanrı sadece soysuzlukları, yozlaşmaları, ahlakî çöküntüleri değil, hem göçebe olan hem de yerleşik düzendeki kavimlerin yaşayışlarına uygun olarak tarıma, çiftçiliğe, hayvancılığa da etkide bulunan bir unsur niteliğiyle, insanların ayakta kalmasını sağlayan ekinleri, hayvanları, bağları, bahçeleri de gözetler. r. pettazoni aynı eserinde bunu hint-avrupa dil ailesine mensup kültürlerin gök-tanrı'sının ortaklığını öne sürerek açıklıyor. yunan'ın zeus'u, latin'in iuppiter'i, hint'in dyaus pitar'ı vb. (a.g.e., p.436) dikkat edersek hint-avrupa dil ailesine mensup kavimlerin ilkin nomadic (göçebe), patriarchal (ataerkil) ve pastoral (kırsal) diller kullandığını görürüz. bu kültürler muhtelif zamanlarda ve yerlerde, tarımsal kökene ilişkin farklı unsurlara dayanmışlarsa da (a.g.e., p.437) temelde benzer bir gözetleyici gök-tanrı'nın esiri olmaktan kurtulamamışlardır. bu da gayet doğal; zira doğa karşısında türlü korkularıyla baş etmeye çalışan insanoğlu zaman içinde ayakta kalabilmenin de ötesinde, toplum yaşantının selameti adına üretmenin erdemini keşfetmiş; neredeyse tüm yaşamını major ve minor tanrılarla doldurarak, animizmin doruklarına varmıştır. biraz iddialı bir laf edeyim: animizm, insanoğlunun doğayla barışması; hz. ibrahim'in tek-tanrı düşüncesi ise "ölümle gelen kurtuluş" miti üzerine bina edilmiş bir insanlık zaferidir. o zafer de aşılmıştır. ay'a ayak basan insan için artık bulutların üzerinde oturan bir iuppiter'e ya da dünyaya yeniden dönerek insanlığa mutluluğu getireceği düşünülen isa'ya ne kadar gerek vardır ki?

    sonuç olarak en başta söylediğim "ha iuppiter, ha zeus; fark etmez" lafım anlamını yitiriyor gibi görünse de (bu kısmen 10000 sene sonra garip yaradılışlı birilerinin çıkıp "zamanında ne tanrı varmış be, ha yahudiliğin tanrısı ha müslümanlığın" demesine benziyor) temelde kültürlerin kendi tanrılarını yaratmak zorunda olduğu sonucu ortaya çıkıyor. tanrı bile peygamberlerini ihtiyaç gereği yolladığını söylüyor; yoksa nuh'a gelen uyarının ne anlamı var ki? dilimizdeki "peygamber" kelimesi pek aynı anlamı vermiyor; ingilizcedeki prophet çift-anlamlılığı yani hem kâhinliği hem peygamberliği iyi aktarıyor. bu da zaten latincedeki "propheta"dan ve yunancadaki "prophetes"ten gelir (http://www.etymonline.com/index.php?term=prophet); bu kelimelerin anlamları da aynıdır: "konuşmacı, yorumcu, izah eden". o hâlde "peygamber"den kast edilen de, olup biteni izah etmesidir. olup biten de, yukarıda söylediğim gibi, büyük ölçüde insanı ve onun oluşturduğu toplumu tehdit eden unsurların bütünüdür. prophet'in kâhinliği de bu yüzden uyarıcılık anlamını içinde barındırır.

    başta söz verdiğim gibi, seneca'nın iuppiter yani baş-tanrı tanımlarına geleyim. bu tanımlar önemli; zira i.s. 1. yy.'da özellikle de kent yaşamına seslenen stoacı seneca'nın baş-tanrıyı, stoacılığın etkisiyle nasıl gördüğünü bileceğiz. böylece insanın, kendisiyle birlikte o tek kutsallığı da nasıl geliştirmiş olduğunu anlayacağız:

    seneca, naturales queastiones 2.45.1-3: ... eski bilgeler de bizimkiyle aynı iuppiter'i tanıyordu; hani şu, evrenin yöneticisi ve gözeticisi (rector et costos universi), dünyanın ruhu ve nefesi (animus ac spiritus mundi), bütün isimlerin tümden yakıştığı sanatçı (artifex, cui nomen omne convenit)... onu kader diye çağırırsan, hata yapmış olmazsın (vis illum fatum uocare, non errabis); zira her şey ondan dolayı vardır (hic est ex quo suspensa sunt omnia), o nedenlerin nedenidir (causa causarum). ona kutsal öngörü dersen, doğru demiş olursun (vis illum providentiam dicere, recto dices); zira onun takdiri, rotasından şaşmadan eylemlerini gösterdiğinden bu evren için öngörü anlamını taşır (est enim cuius consilio huic mundo prouidetur, ut inoffensus exeat et actus suos explicet). ona doğa dersen, yanılmış olmazsın; zira o her şeyin kendisinden doğduğu, bizim de ruhuyla yaşadığımız iuppiter'dir (vis illum, naturam. uocare, non peccabis ; hic est ex quo nata sunt omnia, cuius spiritu uiuimus). ona dünya dersen, yine yanılmazsın (vis illum uocare mundum, non falleris); zira onda gördüğümüz 'bütün', parçalarıyla birlikte onunla sınırlıdır (ipso enim est hoc quod uides totum, partibus suis inditus, et se sustinens et sua).
1 entry daha