şükela:  tümü | bugün
62 entry daha
  • iv. fasıl

    her şeyin üst üste geldiğini ve gelen şeylerin oluşturduğu ağırlığın genel olarak talihsizlikler silsilesi olduğunu düşünmenin bir yararı yok "her şeyin anlamsız gelmesi" durumundan kurtulmak için. ancak bunu, o anki zihnî çöküntünün kavrayamayacağı bir aklî düzenin bir parçası olduğunu kabullenmenin bir çare olduğunu düşünmek yeterli ölçüde doyurucudur. zaten din müesseselerinin yaptığı da budur, aklımızın ancak bir bölümünün anlayabileceği (kutsal kitapların aktardığını ya da temel etik değerlere ilişkin mesellerin dolaylı yoldan sunduğunu anlamaktan söz ediyorum) bir düzenin parçası olmak, herhangi bir düzenin parçası olmamaya yeğdir (#16531086). çünkü yerini bulmak, kaybolmaktan daha huzur vericidir. kısaca dinî yapının insana verdiği huzurun açımlaması bu. o hâlde her şeyin anlamsız geldiği insan dine yönelmeden, salt onun insanın güdüklüğündeki (defectus defector) boşluğu doldururken kullandığı yöntemi kullanarak o anki zihnî çöküntünün üstesinden gelebilir mi? en azından durumun farkına varabilecek (yani bunun geçici bir sıkıntı olduğunu bilecek) kadar temellendirme yeteneğine sahipse, bunu başarabileceğine inanıyorum. peki, nasıl? bu yöntem din olmadan işler, ona bakalım.

    bir kere düzene ait olmanın gerekliliğini daha fazla vurgulamak gerekiyor. insanın ilkin başına gelen "talihsiz olaylar"ın aslında "talihsiz olaylar" olmadığını, düzenin bir parçası olduğunu ve buna ek olarak bir düzen varsa, o hâlde onda hiçbir şeyin eksik ya da hatalı olmayacağını düşünmesi gerekiyor. çünkü düzen varsa, içinde düzensiz gibi görünen her olay da aslında nihaî bir nedene yani aristoteles'in dediği gibi (sonradan latinceye çevrilmiş hâli tabi ki) causa finalis'e güdümlü olmalıdır. her olay bir önceki ve bir sonraki olaya bağlı olduğuna göre, ki böyle olmasaydı düzenlilikten bahsedemezdik, nihaî neden bizim genel olarak hiçbir zaman ya da yaşadıklarımızın tesiriyle sadece o an anlayamadığımız, düzene özgü bir "kendini gerçekleştirme"nin de (self-realization) nedeni olabilir. (seneca tanrı için "causa causarum" diyordu, acaba insanın olayları değerlendirme yetisi de causa causarum yani nedenlerin nedeni olabilir mi?) kaldı ki her şeyin anlamsız geldiği anı zihnî açıdan bir çöküntü olarak gördüğümüze göre, düzende gördüğümüz düzensizliğin bu görüntüsünün bizden kaynaklandığı da açıktır. o hâlde biz felsefe kadının maphus damındaki boethius'a ısrarla hatırlatmaya çalıştığı gibi, doğduğumuz andan itibaren en azından yaşamın belli bir süresince farkında olduğumuz düzenliliğe ilişkin bir şeyleri ya unutmuş ya da onları gördüğümüz hâlde, görmemeye başlamış olmalıyız. önceki fasıllarda da geçtiği üzere, zihnî çöküntünün, onun farkına vardığımız andan itibaren oluştuğunu düşünürsek o bizden bağımsız gelişen bir olaylar zincirinin bir neticesi olmamalı.

    başlıktaki durum gerçekleştiğinde ilkin bir tevekkülün en iyi sakinleştirici, uyuşturucu olabileceğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. çünkü bütün olaylar zinciri en nihayetinde bir yaşamı sürdürme telâşına bağlanıyor. bu telâşa son vermek insanın elinde değil mi? evet elinde; ama madem intihar ederek bütün sıkıntılardan kurtulmak bir çözümdü, o hâlde neden insan doğduğu anda ölmedi? ya da neden insan intihar seçeneğini elinde taşırken beri yandan zihnî çöküntüyü önemser; öyle ya epicurus'un dediği gibi ölüm varken biz yoksak, sıkıntılarımız da yok demektir. oysa zihnî çöküntüyü önemsemek de tam ters noktada determinist bir açımlamadır. zihin olduğu ya da olması gerektiği için var; onun gibi, ondaki sıkıntı ve gam yükü de olduğu ya da olması gerektiği için var. o hâlde insanın gerekli olsun ya da olmasın, var olan durumu anlamsız görüp kendi üzerine çıkarmasındansa, kendisini yukarı çıkarıp var olan durumun kendisinden ötürü var olması gereken bir durum olduğunu düşünmesi zihnî çöküntüyü gidermez mi? çile zaten bu yüzden çekilen bir şeydir; çile çekmek, acıları yüklenmek hep varlığının bilincinde olan insanın ölmeye değil yaşamaya tutunması anlamına geliyor. çilekeş bunu, hem de en zor yoldan yapıyor. çünkü biliyor ki kötü diye bir şey yok, varlığının bilincinde olduğu müddetçe bu böyle.

    her şeyi anlamlı kılmak isteyenin düzenliliğe ihtiyacı var, düzenliliğe sığınması gerekiyor. aksi hâlde çekemediği ama sürekli şikayet ettiği çile hâli ondan bağımsız bir şeymiş görünür ona. oysa böyle bir şey yoktur, çile insanın kendisiyle anlamlıdır. o yoksa, beriki de yoktur. stoacılar ve özellikle de ilk hıristiyanlar arasında katlanmanın erdem sayılması, bu yüzden manalıdır. şu dünyada kendinden başkta sana ait hiçbir şeyin olmadığını bu yüzden kendin dışındaki hiçbir şeyin kaybının seni yıkmaması gerektiğini bilmek zorundasın. işte "estne aliquid tibi te ipso pretiosus" düsturu budur. medea'yı düşün; iason tarafından terk edilince iki çocuğunu birden kesmişti sırf kocasının neden olduğu talihsizliği yok edebilmek için. onun için "çok şey" ifade eden iki çocuğunu da iason'un önünde kestikten sonra şöyle demişti: "...plura non habui,..." (seneca, medea 1019) "hiçbir şeyim kalmadı" ve kendisinden başka hiçbir şeyi olmadığının/kalmadığının bilincinde olarak şöyle de son sözünü söylemişti:

    "...şu yaşlı gözlerini kaldır yukarı,
    ah vefasız iason. karını tanımıyor musun?
    ben hep böyle kaçarım. işte bir yol açıldı bak gökyüzünde:
    pullu boyunlarını eğmiş şu iki yılan, boyunduruğa uzatıyor.
    al artık oğullarını, babaları olarak;
    bense binip arabama rüzgârlara karışacağım." (1020-1025)

    ve medea giderken, geride sadece iason'un temsil ettiği talihsizliği bırakmış olur. bu inanılmaz kötümser görünen hikâye aslında insanın en büyük talihsizliklerin tehdidi altında bile, değerli olan her şeyi, kaybedecek bir şeyi kalmayana dek, kendisine indirerek büyük büyük gürültülerden uzaklaşması gerektiğini haykırıyor. buradaki bütün fasılların söylediği şey de buydu zaten.
121 entry daha