şükela:  tümü | bugün soru sor
28 entry daha
  • efendim bienal en güzel nasıl anlatılır? neoliberalizmle. ekonomi bir yandan servet ve güç hiyerarşileri oluşturup insanları köleleştiriken bir yandan da kahramanların kendi kurallarını koyduğu ve kendilerini özgürleştirdiği dünyalar ve maceralar yaratan sinemasal yaşamlar, şarkılar ve anlatılar yaratır ve kölelerini bu hayallerle teselli eder. sanat ekonomisinin, finans kapital ekonomisini çok yakından takip ettiği bilinir. sanat eseri fiyatı, hisse senedi fiyatıyla atbaşı gider. dünyanın en büyük sanat satış merkezlerinin aynı zamanda belli başlı finans merkezleri olması boşuna değildir. buyrun en açık örneği dünyanın en büyük sanat merkezi newyork!
    bahsettiğimiz sanat, tabi ki doğu blokunun yıkılmasından sonra ortaya konan ve yükselişe geçen sanat, yani çağdaş sanat. çağdaş sanat anlaşılmazlığı ve sıkıcılığı erdeme dönüştürürken bir yandan özgürleşme rolü oynuyormuş gibi yapar; bir yandan da çağdaş sanata burun kıvıran veya onu anlamadığını söyleyen insanları tutuculukla suçlayarak homojen bir sanat anlayışı ve hegemonyası yaratır. reklamcılıkta kullanılan imgeleri kullanır, kasap dükkanını andıran kesik kol ve bacakları üstüne bir sürü anlam yükleyerek sergiye sunar, ve özgür sanattan bahseder. ama bu sanat rasyonellikle ve algıyla anlaşılmaz. üstelik bir şeyi yermez de övmez de. bahsettiği şeyden sadece bahseder.
    mesela bir bienalde karşılaştığınız ve sanatçının "burda küreselleşme ve feminizmi anlatmak istedim "dediği balonlara bakarken "peki neyini" diye soracak olsanız yanıt alamazsınız. anlattığı şeyin o olduğunu, anlaşılan şeyin ise sizin mistik dünyanıza kaldığını söyler.
    doğu'daki sanat (doğu blok ve sscb) belli bir ideolojiye uymak, onu temsil etmek ve toplumsal amaçlara hizmet etmek zorundaydı. insanın, özellikle sosyalizmin başarılarını överdi. ekim devriminden sonra rus sinemasının kullandığı soviet montage, tez+antitez=sentez ile diyalektiği anlatırdı. sovyetlerin çöküşününm hemen ardından ortaya çıkan çağdaş deneysel sinema ise kendine muhaliflik süsü veren, ama hiçbir şeye muhalefet etmeyen hatta hiçbir şey anlatma derdinde olmayan bir sinema oldu. doğu'nun aksine sanatın bilinemezliği ve anlaşılamazlığında ısrar eden bir sanat oluştu. büyük çokkültürlü sergi olgusunun yükselmesi ise tam olarak soğuk savaşın bitimine rastladı. bu müzeler, şirketlerin çalışma modellerini içselleştirdiler ve etkinlikleri giderek daha ticari bir hal aldı.iş dünyasıyla işbirliği yaptılar, ürünlerini ticari kültüre yaklaştırdılar ve sergilendikleri yerleri özellikle mağaza gibi bir satış yeri gibi düzenlediler. kuramla ve politikayla uğraşan sanatın yerini anlamsızlıkta ısrar eden,şirketlerle kol kola giden ve pazarlanan bir sanat aldı. bu sanat herşeyi kapsayacak şekilde genişletilebilir ve böylece hiçbir şey ifade etmez hale getirildi. yeni pazar arayışıyla dünyanın dört yanına saldıran iş dünyası gibi, kuratörler de bienalleri için aynı pazar arayışına çıktılar; çünkü kültürel farklılık en kolay pazarlanır şeylerden biri olmuştu.
    margaret thatcher önderliğinde çağdaş sanat piyasa güçlerine iyice bağımlı kılınarak rahatsız edici politik karakterinden arındırıldı. ronald reagan, petrol ve tütün şirketlerinin sanata müdahalesini kişisel olarak destekledi.
    bienal, dünya kenti olma hevesindeki bir kentin sahip olması gereken marifetlerden biri oldu. mesela istanbul bienali, hükümetin ab üyeliğinin getirdiği seküler ve neoliberal standartlara uyum sağladığını avrupa'ya gösterme çabasıdır. sanat, küresel piyasada yer kapabilmek için kapışan bir kentin bunu ispatlama işlevini görür. aynı zamanda sanat küreselleşmenin propagandasını yaptığı için önemlidir. burda insanı dehşete düşüren şey sanatın neoliberalizmin propagandasında değil, bizzat neoliberalizmde bir rol oynuyor oluşudur.
    çağdaş batı sanatında bir işte taraf tutmayı reddetmek bir moda haline geldiği gibi, bu sanatı algısal olarak anlamsız bulan insanları dışlamak ve küçümsemek de korkunç despotluk yarattı.
    şimdi gelelim büyük şirketlerin bu sanattan ne kar ettiklerine.
    sanat tacirleri sanatçılarla özel sözleşme yaparlar ve bu sözleşmeleri gizli tutarlar. yüreklendirilen sanatçıların işleri piyasanın ve bu kartellerin onayından geçmediği sürece sergilenmez. şirketler sanatı kullanarak (sabancı-dali, sabanci-rodin, koç-bienal, iksv-festivaller) reklamla sağlanamayacak bir marka bağlılığı yaratmak isterler.müzelerle ve sanatçılarla düpedüz ortaklıklar kurarlar ve böylece iki taraf da birbirlerinin markalaşmasına yardım eder. chin tao wu'nun yaptığı araştırmalara göre şirketler verdikleri paranın karşılığını misliyle alır.sergilerin sponsorluğunu yaptıklarından şirketler bu etkinlikler aracılığıyla dünya çapında en üst düzeyde tanıtım sağlarlar. şirketlersponsorluk üstlenmeden önce karşılanması gereken özgül talepler ister. bu talepleri karşılamayı başaramayan projeler seçilmezler. şirketlerin sanat söylemi onlara yaratıcılık imajı kazandırır. sanatın hamisi olarak meşruiyet kazanırlarve sanatın seslenmesi gereken cemaatin ayrılmaz parçası haline gelirler. bu sergilerin eleştirel ve radikal unsurlar taşımasını kesinlikle istemezler. müzelerin markalaşması, eleştirel düşüncenin bastırılmasında daha etkili bir güçtür.
    iksv leonard cohen'i, sabancı salvador dali'yi, koç bienal'i getirerek ne kadar güzel hizmetler sunuyorlar bize değil mi? üstelik onlara karşı kullanılacak en büyük gücü kendi ellerinde tutup bize doğru çevirerek. onlara karşı kullanılması gereken silah, onların elinden bize karşı kullanılıyor. bu entry bu kadar uzadı diye mi sıkıldım yoksa araya koç ve sabancı isimleri girdiği için mi daraldım bilmem ama enrtyimi gene bir alıntıyla noktalama girişiminde bulunuyorum.

    "son zamanlarda amerikanlaştırılan avangard sanat, ilk kez büyük paralarla temas kuruyor. bunun nedeni, esrarengiz amaçlarının ve belirsiz geleceğinin, başarılı biçimde herkesin aşina olduğu terimlere tercüme edilmiş olmasıdır. bugün sıradışı modernizm deyince "sermaye kazancı getiren spekülatif hisse senedi"ni; görünür kalite deyince "piyasa cazibesi"ni, beğeninin ters yönde değişmesi deyince "teknolojik eskime"yi anlayabiliriz. bu, bir tavır değişikliğini mazur göstermek amacıyla dilin beceriyle kullanılmasıdır. sanat artık bizim bildiğimiz sanat değil; en geniş anlamında sanat, nakit para demek. giderek büyüyen dorukları da dahil, sanatın tamamı, bildik değerler tarafından yutulmuş durumda. bir on yıl daha geçsin banka kasalarında resim biçimindeki teminatlara dayanan yatırım fonlarının saklandığını göreceğiz."
    leo steinberg, "other criteria", modern sanat müzesi'nde verilen konferans, new york 1968

    valla sıkıldım
25 entry daha