şükela:  tümü | bugün
40 entry daha
  • kendimi bildim bileli yazdıklarımdan utandım tüm yabaniliğimle, onları tekrar tekrar kendime, yahut yüksek sesle başkalarına okumaktan çekindim. heyhat felek bu akşam kulaklarıma roberta flack'in sesinden bu şarkıyı düşürdüğünde dört yıl önce ek$i için kaleme alınmış aşağıdaki hikayeyi çok kıymetli, ama ne yazık solup parçalanmaya mahkum dergi sayfalarından buraya taşıyarak ilgilenebilecek herkesin erişimine açma arzumun önüne geçemedim. buyrun:

    -----------------------------------
    söylediği güzel bir şarkısı, kendine özgü de bir stili var diye duymuştum/ bir dinlemek için kalkıp gelmiştim/ ve işte karşımdaydı şimdi, genç bir çocuk/ her şeyiyle bir yabancı/ ama parmaklarının tel tel çaldığı benim ıstırabım/ dilindeki sözler adeta benim hayatım/ şarkısıyla beni usul usul öldürüyor, yumuşaklıkla, tatlılıkla/ kalabalıktan utanırken yüzüm alev alev/ bütün mektuplarımı bulmuş ve açıp teker teker okumuş gibi hissediyorum/ bitirsin hemen diye yalvarıyorum içimden/ ama o aynen devam ediyor/ beni tanıyormuşçasına, ümitsizliğimin tüm karanlığını biliyormuşçasına söylüyor şarkısını/ sonra kafasını kaldırdığında gözleri üzerimden akıp geçiyor/ sanki orada hiç yokmuşum gibi/ ve şarkısını söylemeye devam ediyor, kuvvetle, berraklıkla/ şarkısıyla beni usul usul öldürüyor, yumuşaklıkla, tatlılıkla...
    -----------------------------------

    biraz mahcup, daha çok da şaşkındı şarkımızın kahramanı. bizi karşısına almış, talihin karşısına hiç beklemediği bir anda çıkardığı adamdan, bu adamın söylediği ve ruhunda garip bir fırtına estirmeye kabil olmuş şarkıdan bahsediyordu, içtenlikle, bir sırrını verircesine... sözlerinde, bir yabancıya duyulan o ani ve imkansız yakınlığın hazzı vardı. dünya üzerinde en azından bir kişi tarafından bütünüyle anlaşılıyor olduğunu bilmekten gelen huzur vardı. ancak karanlıkta müzik dinlerken içine girilebilecek büyülü ruh halinin izleri, ve bir şarkıyla bir insan arasında kurulabilecek en mahrem, en arzulanası ilişkiye davet vardı. ve bu şarkıda muhakkak ki her şeyden de çok bir mıknatıs gibi insanı içine çekebilme potansiyeli vardı. bir şeyler bizi anlatıcıyla beraber o bara götürüyor, ikimizi birlikte önce ürpertiyor, sonra utançla yakıyor, karşıdaki yabancının elinden, dilinden yükselen müziğin içinde kendimizi kaybettiriyor, içinden çıkmak istemeyeceğimiz bir sıcaklık ve sihir atmosferine sokuyordu.

    türkçe’ye teklifsiz bir serbestlikle çevirmiş olmamı mazur göreceğinizi umduğum killing me softly roberta flack’in pek kırık, pek görmüş geçirmiş sesi ve yorumuyla müzik listelerinin zirvesine oturduğunda ve sayısız ödülü silip süpürdüğünde sene 1973’tü. peki ama daha da geriye giden ve anlatılmaya değecek nevden bir hikayesi var mıydı şarkımızın? kimin için söylenmiş olaydı bu tesirli sözler ilk? vakit işte bu sorulara cevap vermenin, ve de o pek cazip “katil”in kimliğini mahir bir hafiye misali ifşa etmenin vaktidir.

    hikayemiz 1972 yılının hangi mevsime denk düştüğünü bilmediğim bir akşamında, los angeles’ın bugün sevip sayılan pek çok müzisyenin çıkışına ev sahipliği yapmış ünlü gece klübü the troubadour’da başlar. lori lieberman o zamanlar henüz yirmi yaşını dahi doldurmamış duygusal, içedönük bir genç kız, yolun henüz çok başında bir folk şarkıcısıdır. kimbilir hangi arkadaşından methini duymuş olacaktır ki, o akşam troubadour’da sahne alacak müzisyeni dinlemeye gider. hem yazıp hem de icra ettiği ruha dokunan şarkılarıyla namı yavaştan dilden dile dolanmaya başlamış bu müzisyen, hudson nehri’ndeki kirlenmeye dikkat çekmek maksadıyla nehir boyundaki yerleşimlerde verdiği bir dizi konser yüzünden "hudson river troubadour", ya da türkçe’siyle "hudson nehri ozani" diye de anılan genç bir adamdır. lori tam olarak nasıl bir ruh haliyle ve ne gibi beklentilerle sahnenin önündeki yerini almıştır bilinmez, ancak karşısındaki adamın gitarından dökülen notalar ve ağzından dökülen sözlerin etkisiyle kendini bir anda tam ortasında bulduğu, şiddetli bir şaşkınlık ve inanmazlık halidir. nasıl olmaktadır da, tanımadığı ve de onu tanımayan bu yabancı - sanki yıllarca onun teninin altında yaşamışçasına, sanki ruhunun en uzaklarını, en derinlerini karış karış gezmişcesine, sanki duyuş ve düşünüş dünyasının en gizli, en mahrem köşelerine temas etmişcesine- bu kadar ona dair, bu kadar ona özel, bu kadar onun hakkında şarkılar söyleyebilmektedir? nasıl olmaktadır da, bir yabancı hayatının tam şu anda durduğu noktasını en ince koordinatlarına dek tarif edebilmektedir? bir yanıyla sarsıp acı verirken diğer yanıyla yaralarına merhem vazifesi gören, muhakkak ki eşsiz tuhaflıkta bir deneyimdir lori’yi o gece the troubadour’da bulan.

    gecenin ardından yaşadıklarını tüm duyarlılığıyla bir şiire döker lori ve bu şiiri o yıllarda birlikte çalıştığı iki adama, norman gimbel ve charles fox’a gösterir. ikili şiirin içinde ne kadar da güzel bir şarkıya dönüşme potansiyeli barındırdığı anında fark edeceklerdir. antonio carlos jobim’in güzeller güzeli bossa nova parçası garota de ipanema’yı the girl from ipanema'ya çevirip anglofon müzik dünyasının varlığına armağan eden ve bununla ilk grammy ödülünü kazanmış söz yazarı norman gimbel, onu bekleyen ikinci grammy ödülünden habersiz lori’nin yazdığını ciddi değişikliklerle -ama şiirin ruhuna sadakatle- şarkı sözü haline getirir. charles fox’un iddiasız ama içe işleyen bestesiyle de beraber killing me softly with his song lori’nin 1972 tarihli albümünde yerini almaya artık hazırdır.

    bu albümün akabinde baladımız çok kısıtlı bir çevrede sevilir, ilgi uyandırır. hatta orijinal ve radyoda çalmaya pek elverişli olmayan 10 dakikalık hali kısaltılarak columbia records tarafından bir de single olarak piyasaya sürülür. bununla beraber hakikat şu ki, pek satmaz şarkımız, radyolarda ise ancak tek tük duyulur. bugün, vücuda gelişinden neredeyse otuz beş sene sonra hala milyonlar tarafından biliniyor ve seviliyorsa, bu hiç de az şaşırtıcı değildir, ve bunun müsebbibi de her şeyden çok american airlines'dır.

    nasıl olursa olur, lori lieberman’ın "killing me softly with his song" kaydı amerikan havayolları’nın uçuşları esnasında yaptığı müzik yayını kanallarından birine girer. ama şarkımızın ölümsüzlüğe ulaşması için bir ilahi müdahele daha şarttır ve bu müdahele los angeles’dan new york’a uçmak üzere adımını bir amerikan havayolları uçağına atan roberta flack’in kimliginde gelecektir. otuz dört yaşında ve o sıralar yavaş yavaş ünlenmeye başlamış flack koltuğuna oturup kulaklıklarını taktıktan sonra, havayolunun kanallarda çalan şarkıların tam bir listesini de içeren dergisini karıştırmaya başlar. kimbilir, belki de esas merak ettiği kendi söylediği şarkılarından birinin bu sınırlı repertuara girmeyi başarıp başaramadığıdır. işte bu an tam olarak kader dönüştürücü tesadüfün gerçekleştiği ve flack’in gözlerinin listedeki "killing me softly with his song" başlığına değdiği andır. şarkımızın ismi kaçınılmaz etkisini gösterir ve roberta’nın ilgisini cezbeder. bir beklesindir bu şarkıyı bakalım, neye benzeyecektir, isminin yarattığı tatlı heyecana layık olabilecek midir?

    ziyadesiyle olacaktır. zira, roberta flack şarkıyı dinlediği anda çarpılacak, daha new york’a varmadan onu iyileştirmeye, güzelleştirmeye ve kendi yorumlamaya karar verecek, bu işlenmemiş elmasa sahip olmanın hayaliyle tutuşacaktır. bu yolculuğun hemen ertesinde şarkının yazarlarıyla, gimbel ve fox’la, temasa geçtikten ve üzerinde sekiz ay adanmışlıkla çalıştıktan sonra 1973 ocak’ında piyasaya sürer roberta flack –kısalmış ismiyle– killing me softly’i. tüm listelerin en tepesine çıkması, satış rekorları kırması, radyolardan düşmez olması için bir ay gibi bir süre yeterli olacak, aynı sene içinde hem flack’e hem de şarkının yazarlarına başta grammy olmak üzere bir dizi ödül şeklinde geri dönecektir. tüm bu süreçte lori lieberman’a geri dönen ise ancak buruklukla mutluluk arasında durmaksızın gidip gelen bir his olsa gerektir. doğurduğu ve elinden gelenin en iyisini verdiği çocuğunun en güzel çağına başka bir kadının ellerinde ulaştığını görmenin hüzünlü gururu...

    hikayemizi nihayetlendirmeden evvel bahsedilmeye değer tek bir nokta kaldı: o gece the troubadour’da şarkılarıyla lori lieberman’ı kendinden geçirterek killing me softly’nin varoluş sebebi olan adam. evet, kimdi o yabancı, kimdi hudson nehri ozanı?

    duraksamaksızın ifşa ediyorum: don mclean’di. bugün klasikleşmiş american pie şarkısını o yıllarda daha yeni yazmış; incitmekten çekinircesine bir ses tonuyla söylediği içli şarkıları ve aynı edayla çaldığı gitarıyla insana "elbette ya, başka kim olabilirdi ki bu nazik katil" dedirten o folk şarkıcısı. lori, mclean’in söyledikleri içinde en çok apansızca terk edilen bir sevgilinin şimdi boş kalan odalarda aklına üşüşen hatıralarla ilgili şarkısı empty chairs'den etkilendiğini itiraf edecektir sonra. o dönem şahsi hayatında deneyimlediklerine anahtar-kilit gibi uymuş olsa gerektir bu şarkının sözleri.

    don mclean’e gelince, killing me softly'nin kendisi hakkında yazıldığını öğrendiğinde bir yandan çok onore olduğunu söyleyecektir, diğer yandan ise kuvvetli bir mahcubiyet hissine gark olduğunu. bu şarkının ona yaşattıklarının ölçeği sanmam ki hiçbir zaman onun lori’ye o rüyamsı gecede yaşattıklarına yaklaşabilsin. ama ne gam sevgili don mclean, siz ki nesillerin kolektif müziksel hatıralarınde kendine aziz bir yer edinmiş bu şarkının ilham kaynağısınız...

    yazımızın perdesi kapanırken haydi, bir kere daha killing me softly çalmaya başlasın ve bu sefer biz başkahramanı olalım şarkının; ıstırabımız, ümitsizliğimiz, kırgınlığımız tam olarak neye dair ise ona dair notalar yükseldiğini hayal edelim elinde gitarla şarkı söyleyen o yabancıdan. bir kere daha arındırsın bizi böylece killing me softly, usul usul öldursün varlığımızı ağırlaştıran her şeyi. tatlılıkla, yumuşaklıkla...

    (utanmakta haksız mıydım gülizar?)
86 entry daha

hesabın var mı? giriş yap