şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • röportajlarında kitapları hakkında söylediklerinden alıntılar :

    gizli özne’deki ara tezler biraraya geldiğinde, belirli bir hedefi olan ortak bir çıkarımı resmedeceklerdi. gizli özne’de ne bu resmi, ne diğerlerini farkedebilen biri maalesef henüz çıkmadi. bütüne dikkat edemedikleri için bu resimciklerin aralara özensizce atıldığını zannettiler.

    benim peşine düştüğüm, insanın dışarıdan görünmeyen, bakar bakmaz göze çarpmayan tarafı. benim ilgimi içimizde, görünenin arkasında neler döndüğü çekiyor. zorla gözümüze sokulanların değil, üzerine basıp geçtiklerimizin, kıyıda köşede kaldıkları için farkedemediklerimizin üzerinde durmak istiyorum.

    kendimi öyküdense romana daha yakın hissettiğim bir gerçek. ama bunun nedeni romanın etiketini üzerime daha cok yakıştırdığım icin değil. . . ben hikayeyi bir anı delip geçen dikey bir çizgi, romanı farklı yer, noktalardaki farklı anları delip gecen bu dikey çizgileri birbirine teğet şekilde bağlayan uzun bir çizgi olarak görüyorum. eşelemeye, eşelemekle kalmayıp çıkardığınız parçacıkları bitiştirmeye, yap-boz oynamaya meraklıysanız, roman öykünüze biçim vermeniz için size daha geniş imkanlar sunabilir. ama hikayenin söyleyeceğiniz söze daha uygun düştüğü anlar da vardır. (türkiye gazetesi, 14 nisan 2005 )

    ...

    haklarında sorulabilecek tüm soruların cevaplarını, yazdığım metnin içine yerleştirmeye özen gösterdiğimi, dolayısıyla yazdığım her roman veya öyküyü kendi içinde değerlendirilmesi gereken bir bütün olarak düşündüğümü söylemeliyim. bence kurmaca eserlerde aklımıza gelen soruların yanıtları yine bu eserlerin içinde ve kendi düzlemlerinde aranmalı. buğu’nun neden gerçek ve roman adı altında iki koldan ilerlediğini ve bu iki başlıkla bölünerek ilerlediğini romanın kendisi de soruyor; ve bana kalırsa bu soruyu yine kendisi, voltaire’in aracılığıyla, cevaplıyor.

    ben bu tartışmaları buğu’nun zaten kendisinden gel-gitli olan düzlemine taşıdım ve dedim ki: ‘arka arkaya söylediğim iki şey doğru ise, mesela önce adımı ve sonra yaşımı söylüyorsam ve doğru da söylüyorsam, bu söyleyeceğim üçüncü şeyin de doğru olacağına delalet eder mi? doğruların arasına sıkıştırılmış yanlışlar ve yanlışların arasına sıkıştırılmış doğrular ne olacak?’ (s. 102) bunu romandaki nihan kaya karakterinin ağzından, yani romanın içinde önce adını, sonra yaşını söylemiş, ve romanın başındaki özgeçmişe göre doğru da söylemiş biri olarak yazdım. amacım, okuyucunun, kendisine romandan başka platformlarda ‘gerçek’ adı altında sunulan bilgiye olan güvenini sarsmak ve bu bilginin doğruluğunu sorgulamasına yardımcı olmaktı. bunu yaparken, zaten kendisi ‘yalan’ olan bir zemini, romanı seçtim ki okuduğu romanın yer yer gerçek olduğunun bildirilmesi okuyucuyu rahatsız etsin ve kışkırtsın.

    buğu, gerçek’iyle de, roman’ıyla da, roman.

    her zaman olduğu gibi, buğu’da da biçim ile içeriği örtüştürmeye gayret gösterdim. nitekim sırayla roman ve gerçek adı altında ilerleyen bölümler romanın sonlarına doğru tersyüz oldu ve kitapta o zamana dek yapılanın aksine, nihan kaya ve yasef diyaloglarını ‘roman’, roman başlığıyla anlattığım ikinci hikayeyi ise ‘gerçek’ diye adlandırmaya başladım. bu, nihan kaya karakterinin akıl hastanesinde doktorların hasta, hastaların doktor olduğundan kuşkulanmaya başlamasıyla birlikte oldu ve bu arada buğu’daki romanı oluşturan diğer katmanlar da belirsizleşerek tersine çevrildiler. romanın en yoğun olarak bulunduğunu düşündüğüm bölümleri sonlara doğru aralık adı altında yazdım, ki romanın genelinin zaten insanın ne gerçek, ne hayal, ne dış, ne iç, fakat hep arada bir yerde yaşadığına dair bir yaklaşımı vardı. bir açıdan bakıldığında buğu romanı, realite ile hayallerin, yani gerçek olan ve olmayanın arasındaki çizginin belirsizleşmesi olarak tanımlanan ‘şizofreni’nin romanıydı.

    fikirler, duygular arasındaki uzlaşmazlıklar onları görünür kılar ve daha iyi anlamamıza olanak tanır. her şeyin güllük gülistanlık olduğu veya öyle olduğuna inanılan yerde de hiçbir ilerleme kaydedilmez. bence bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, hiçbir sorunu olmadığına inanmaktır.

    insan hayatının kendisi de zaten bir bütün değildir. herkes kendi payını bütünlemeye ve hayatını bir bütün olarak yaşamaya çalışsa da bunu bir türlü başaramaz. her an bir parçamız eksik olduğu için yemek yememiz, uyumamız, kabul görmemiz, hayatımızı bir başkasıyla birleştirmemiz, film izlememiz ve işte ne yapıyorsak onu yapmamız gerekir.

    gizli özne buğu’ya nazaran çok daha girift, sistematik, hesaplı, karmaşık bir yapı üzerine inşa edilmişti ve dehlizlerinde ilerlerken sürekli bir dikkatle iz sürmeyenleri, buldukları ip uçlarını sentezleyip formüle dönüştürmeyenleri, şematize etmeyenleri, ya da analitik düşünemeyenleri affetmiyordu. çatı katı’nın tüm esprisini sadeliği içinde saklayan ve vermek istediği tüm karmaşıklığı o sadelik üzerinden vermeye niyet eden yalancı bir maskesi vardı. buğu gizli özne’den gerçek ile gerçek olmayanın arasındaki çizgiyi flulaştıran elastikiyeti, çatı katı’ndan dikey ile yatay hayat arasındaki çekişmenin püskürttüğü alaycılığı aldı; ama bunları bünyesinde çok daha samimi, duru ve cesur bir yordamla öğüttü. (dergah dergisi, ocak 2007 sayısı )

    ...

    romanın adı niçin “disparöni”? tıpta “ağrılı cinsel birleşme” için kullanılan bu terim romanda tam olarak neye denk düşüyor?

    disparöni, hep bekleyen bir kadınla hep arayan bir adamın, hep düşünen bir kadınla hep yapan, hareket eden bir adamın öyküsü, ve bu ikisinin hem birbirleriyle, hem de hayatla kurdukları sancılı ilişkinin öyküsü. cem, benim yatay dediğim günlük, pratik, fiziksel hayatı temsil ediyor. feraye’nin yaşadığı dikey boyut ise bu dış dünyadan bambaşka. feraye dışarıdan çok kendi içinde yaşayan insanlardan, ve bu içe giderek daha da çok dönüyor. dış dünyayla bağları çok zayıf, veya sadece düşünsel, sanal bir düzlemde. romanda, toprağın altına yönelmesi itibariyle biçimsel olarak da dikey eksene karşılık gelen arkeoloji bilimi, feraye’nin ruhuyla iç içe geçerken cem’in tamamen işlevsel, gündelik, medyatik yaşantısıyla ayrı düşüyor. yatay ve dikey hayat birbirine zıt istikamette olmasa da doksan derecelik bir açı farkıyla ilerler. bu iki hayatın birbiriyle kesiştiği noktalar mevcuttur, ancak aynı anda hem dikey hem de yatay bir yönde yol almamız pek mümkün sayılmaz. bir sanat eseri karşısında içimizde bir şeyler harekete geçtiğinde ya bu duyguların etkisiyle başka bir aleme dalar, fiziksel anlamda dururuz, ya da bu iç etkileri o an için bir kenara koyup lineer hayatımıza devam ederiz. biri dikey, diğeri yatay düzlemde yaşayan feraye ile cem de bu yüzden birbirlerine ulaşamıyorlar. feraye evden dışarı çıkamıyor, cem seyahat etmeye ara verip de eve giremiyor. feraye harekete geçemiyor, cem duramıyor. feraye’deki iç hareket ise cem’de yok. bu iki hayatın kesiştiği noktalar o kadar dar ki oradan birbirlerine varıp da ortak şekilde hareket edemiyorlar. roman boyunca cinselliğin tuhaf şekilde yokluğu da dikey ve yatay hayat arasındaki bu çatışmanın, metaforik disparöninin yüzünden. disparöni romanda bir yandan bu ortak hareket edemeyişe, iç ve dış hareketteki uyumsuzluğa işaret ediyor, diğer yandan, sadece dikey veya sadece yatay kalmak isteyen karakterin diğer düzlemle her karşılaştığında çektiği sancıyı simgeliyor. hayatın bütünü hem dikey, hem yatay hayatı kapsıyor, hayat hiçbir zaman bunlardan sadece biri değil. disparöni, feraye’nin dışarıdaki, cem’in içerideki hayatla her karşılaştığında maruz kaldığı kesişmenin, birleşmenin sancısı. feraye dış hayata temas ettiği her an teninin yandığını sanıyor, kendisini hemen geri çekiyor; sesten, ışıktan, insanlardan müteessir oluyor. cem, tersine, kameraların önündeki renkli hayatından vazgeçemiyor. bir an durup içine döndüğünde, kendisini dinlediğinde duyacağı acıdan ölesiye korkuyor. cem ile feraye yine de birbirlerine çok tuhaf bir bağ ile bağlılar; iç ve dış hayatın arasındaki bağ gibi. ingilizcesi ‘dyspareunia’ olan disparöni kelimesinin anlamı kadar etimolojik kökeni de romanın alt metninde önemli bir duruşa tekabül ediyor. disparöni aslında eski yunanca bir kelime. epigraf olan, hayatın anlamını epigrafide bulan feraye de eski yunanca yazıtları günümüz diline çeviriyor. ölü dilleri çalışmak feraye’yi mest ediyor; cem artık yeryüzünde kimsenin konuşmadığı dilleri bilmenin ne işe yaradığını anlayamıyor. epigrafi bilimi herkese anlaşılmaz gelen kelimelerle uğraşıyor, ve nirengi noktası da bu. yani feraye’nin işi bir anlamda kimsenin bilmediği kelimeleri bilmek, karmaşık denklemleri, kelimeleri çözmek. günlük hayatta varolmayan, sıradan kimseye bir anlam ifade etmeyen şeyler çekiyor feraye’yi. anlaşılmaz bir terim olarak disparöninin, romanın altını çizdiği iletişimsizlik sorununu, boşluğu iyi ifade ettiğini düşünüyorum. disparöninin garip, hele bir roman için hayli garip bir isim olduğunun farkındayım. ama disparöni başlığının bu garipliğin içinde romana çok uyduğu kanısındayım. disparöni ne kelime olarak, ne de sözlük anlamı itibariyle romanda geçiyor; ama romanın içimdeki karşılığına disparöni kadar iyi uyan bir ikinci kelimeyi, ben bilmiyorum. (fayrap dergisi, ocak 2009 sayısı )
77 entry daha