şükela:  tümü | bugün
  • sevgili çetin altan'ın, 17 ocak 1985'te yazmış olduğu ve benim de ilk kez dünyada bırakılmış mektuplar kitabında rast geldiğim yazısının başlığı.

    yazısı ise;

    "bir şeyler öğrenmek için bir şeyler okumak isteyenler, genellikle şu soruyu sorarlar: önce nereden başlamalıyım?
    okuma alışkanlığı olmayanların, daha ilk sayfasında sıkılmaya başlayacakları kitaplarla, okuma merakını genişletmelerine imkan yoktur. bu nedenle ‘önce nereden başlayayım?’ sorusuna hep aynı cevabı veririm: okuma zevkinin tadına varmakla… okullarda gözden kaçan bir konudur bu.

    öğrencide okuma zevkinin gelişip gelişmemesinden çok, öğrencinin bir şeyler öğrenmesine önem verilir… hatta öğrenciye, sıkıntıdan çatlayıp patlasa da, mutlaka okuma önerilir. öğrenci de okulu bitirir bitirmez, bütün kitaplarını yakacağına yemin eder.

    oysa okuma zevki, okuma tiryakiliğine, okuma tiryakiliği de okuma disiplinine dönüşmedikçe, sistemli bir bilgi birikimine gidebilmek kolay değildir.
    peki, ama okuma zevki nasıl gelişir? okuma zevki kişinin kendi düzeyine ve eğilimine uygun romanların özenli yazılmış olanlarını okumasıyla gelişir. diyelim ki, okulda çekimsiz ve albenisiz kitaplardan nefret etmiş yirmi beş yaşlarında genç bir adam, dünyayı daha iyi anlayabilmek için yavaş yavaş bir şeyler öğrenme gereğini duyuyor… bu genci okulda nefret ettiği kitaplara benze kitaplarla okuma zevkinin içine çekemeyiz…

    o ise okuma zevkine varmadan, doğru dürüst bir şeyler öğrenme olanağının bulunmadığından habersizdir. yeniden kendini açmayan kitapları karıştırmaya başlayacak ve hiçbirini bitiremeyecektir. sonra da kitap okuyamama nedenini zamansızlığa bağlayacaktır.

    bu gencin önce iyi yazılmış polisiye romanlar okumayı denemesi yerinde olur. klasiklere yönelmeden iyi yazılmış polisiye romanlarla kötü yazılmış olanlarını ayıracak düzeye gelmelidir. polisiye roman tutkusundan çok kolay geçilir dostoyeski’nin ‘suç ve ceza’sı ile ‘budala’ sına. ondan da tolstoy’un ‘kreutzer sonatı’na…

    böyle bir başlangıç, gene hem okuma zevkini verecek hem de kendisini, kendisine karşı sadece polisiye romanlar okuyan biri olma ezikliğinden kurtaracktır.
    ayda bir-iki iyi yazılmış polisiye roman okuma koşuluyla, bir kez dostoyevski’ye geçildi mi, edebiyat tutkusu kıpırdamaya başlar. ondan sonra balzac, zola, flaubert ve stendhal daha kolay okunur.

    aynı zamanda sevilen kitapların yazarlarıyla da haşır neşir olmak, yaşamlarını, yaşadıkları dönemleri, serüvenlerini öğrenmek, kişide yeni ufuklar açmaya başlar… böylece okuduğu şeyleri yerli yerine daha kolay oturtur…

    hiçbir zorlama yapmadan sevilen kitaplardan yirmi-otuz cildi bitirdikten sonra yapılacak ilk deneme, bir inceleme kitabıyla flörte başlamaktır. örneğin üç-dört cilt dostoyevski okumuş biri ola ki andre gide’in ‘dostoyevski’ incelemesinden beklemediği bir tat alacaktır ve görecektir ki her şeyi bilir geçinen birçok arkadaşı, temelde bazı konuları konuştukları kadar bilmemektedirler… bu da hem gencin kendine karşı güvenini, hem de seçtiği yolun verimliliğine olan inancını arttıracaktır…

    19. yüzyıl klasikleriyle yirminci yüzyılın ilk yarısındaki modernler az çok harmanlandıktan sonra, 18 yüzyıl düşünürleriyle uğraşma zor gelmez. ve üç yıl içinde elli kitapta yeterli bir düzeye erişilmiş olunur. ondan sonra gerek eski yunan’ı, gerekse on altıncı ve on yedinci yüzyılları, gerek modern düşünce akımlarını izlemek kolaylaşır…

    böyle küçük bir birikimden geçmeden en çetrefilli kitaplarla kestirmeden en yeniyi öğrenmeye kalkmak olanağı yoktur. bu tür kurnazlıklar, çok çabuk getirir cezasını… kişi yarım yamalak anladığı görüşleri, birbirine karıştırarak her fırsatta saçmalamaya ve hazmedemediği konuların altında ezilmeye başlar… bu da kendini sinirli, sert ve çekilmez yapar…

    öğrenmekte en büyük kural, bilgi satma yarışına hazırlık değil, gerçekten okuduğundan zevk almaktır. henüz o düzeye gelinmediyse, hemen o kitap bırakılıp daha hafif kitaplara geçilmelidir…

    aşağı yukarı toplamı elli kitabı geçmeyen üç yıllık bir okumayla başlama döneminde, türk romancıları da savsaklanmamalıdır… arada sırada türk edebiyatıyla ilgili yapıtları karıştırmak da okuma biriktirme yeni bir çeşni verecektir…
    kitap elden düşürülmeyecek kadar kişiye çekici geldiğinde yarar sağlar… ikına sıkıla, uyuklaya, uyuklaya bunala okunan şeylerden pek bir sonuç çıkmaz.
    önce sadece anlayabildiğini okuyacak, anlayamadığını da anlayabildiğin zaman okuyacaksın… okumuş görünmek için okumaya zorlamak kadar kişiyi okumadan soğutan bir yöntem bulunamaz…

    bizde okuma eğiliminin azlığı, kişileri önce kendi düzeylerine uygun kitaplarla okuma zevklerini geliştirememelerindendir…
    okuma tiryakiliği romanla, roman tiryakiliği de iyi polisiye romanlarla başlar. edebiyat öğretmeni olsam, hiç roman okumamış bir çocuğa önce neyi okumasını önerirdim biliyor musunuz, gaston leroux’un ‘sarı odanın esrarı’… onu okuyup da zevk almayan çocuk olamaz… bir kez o zevk alındı mı, arkası çorap söküğü gibi gelir… "
1 entry daha