şükela:  tümü | bugün
8 entry daha
  • ahmet insel ve ayşe kadıoğlu'nu latent kemalistlikle suçladığı ve bu iddialı tezini temellendiremediği bir yazı yazmıştır. son paragraf ise tamamen iktidarı içselleştirmiş bir sesin yırtıcılığına sahip. yazı taraf'ta çıkmış.

    "farklı kesimlerden insanların birbirine temas etmesini önemsediğimden sivil toplum çalışmalarında genelde karma gruplarda mesai vermeye özen gösterdim. başörtülü kadınların varlığına yeni yeni alışılan bu karma gruplarda beni en çok hayal kırıklığına uğratan anti-kemalist olduğunu sandığım kişilerin islamî bir söylemin içinden konuşmaya başladığım anda takındıkları ‘latent-kemalist’ tavırları oldu.

    aslında kemalizmden ‘arınmak’ kimse için kolay değil çünkü hepimiz bir şekilde bu ideolojinin rahle-i tedrisinden geçtik. ancak sanırım özellikle islam’a karşı menfî anlamda mesafeli bir biçimde yetiştirilmiş insanların içinden geçtikleri kemalist özneleşme süreçleriyle hesaplaşması çok daha zor oluyor.

    işte bu hesaplaşamama sorunundan neşet eden söylemler, ahmet insel ve ayşe kadıoğlu gibi sol-liberal aydınların geçenlerde ertuğrul özkök tarafından ‘pâye’lendirilmesine neden oldu. hem insel hem de kadıoğlu muhtemelen bu teze karşı çıkacaklardır ama söylemlerinden örneklerle anlatmaya çalışacağım gibi iki aydınımızın kronik akp-karşıtlığının altında biraz da islamofobik tavırlarının yattığını düşünüyorum.

    hatırlarsınız 2008’de üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kalkması hakkında başlayan tartışma ortamında önce yasak karşıtı hocalar bir bildiri yayımlamışlardı. gecikmeden yasak taraftarlarının bildirisi geldi. buraya kadar her şey beklendiği gibi giderken bahsettiğim iki aydınımızın da imzacısı olduğu ve “üçüncü yolcu” diye anılan “hem özgürlük, hem laiklik” bildirisi geldi.

    bildiride üniversitelerdeki başörtüsü yasağına karşı olduklarını belirttikten sonra “bu sorunun tek başına ve hukuku zorlayan yöntemlerle gündeme getirilmesinin, ülkemizde giderek yükselmekte olan muhafazakârlaşma eğilimini ve kutuplaşmayı pekiştirmesinden kaygı duyuyoruz” deniyordu. neden “hukuku zorladığını” bir türlü anlayamadığım yasa, 411 milletvekilinin onayıyla meclis’ten geçti. ancak anayasa mahkemesi de üçüncü yolcularımıza hak vermiş olacak ki yasayı iptal etti. böylelikle meclis iradesi yargı darbesiyle feshedildi, başörtülüler okul kapılarında kaldı ama halk olarak daha fazla muhafazakârlaşmaktan ve kutuplaşmaktan korunmuş olduk. “tehlikenin farkındayız” demekten başka bir işe yaramayan bu bildiriye dair hâlen kendilerinden bir özeleştiri duymadığım için bu mevzuu hatırlatmayı gerekli gördüm.

    anlayacağınız o dönem insel’in “radikal demokrat”lığından başörtülü kadınlar pek nasiplenememişti. geçtiğimiz günlerde de insel, “akp ve destekçilerinin vesayet rejiminden gerçek bir demokrasiye geçme konusundaki zamanlamalarını sorgulamanın ertelenemez bir sorumluluk” olduğunu yazdı. yani askerî vesayetten çıkış bir gereklilik ama bunu yapan “muhafazakâr-liberal” olarak nitelediği akp olunca zamanlamasını sorgulamak şart. yani “ne olursa olsun şu ülkeye demokrasi gelsin değil”; “demokrasi gelecekse, onu da biz getirelim” temennisi gibi bir ifade.

    akp’nin muhafazakâr bir parti olduğunu ve muhafazakârlığın da savaşılması gereken bir siyaset olduğunu düşünebilirsiniz. ancak tüm bu siyasal mücadele sürerken rahat seyirci koltuğunuzdan izlerseniz, hatta yukarıda örneklendirdiğim gibi aym’nin anayasayı ihlal etmesine –istemeden de olsa- katkı verirseniz haklılığınıza ya da samimiyetinize, dahası ‘zamanlamanıza’ pek kimseyi inandıracağınızı sanmıyorum. sözüm tabii ki sadece insel’e değil çünkü türkiye solunun da bugüne kadar sürdürülen siyasal mücadele kapsamında insel’le ekseriyetle aynı paralelde olduğu ve çok da iç açıcı bir görüntü arz etmediği aşikâr.

    ayşe kadıoğlu ise özkök’ün de referans verdiği yazısında demokratları daha kadınsı ve ince bir dile çağırıyor. aslında kulağa çok hoş geliyor ama akp-karşıtlığını demokratlık olarak sunmaya gelince incelmekten bahseden kadıoğlu’nun iş başörtülülerin haklarına gelince pek de zarif bir dil kullandığı söylenemez. örneğin üniversitede başörtüsü takmayı, kanada’daki bir dinî azınlığın yanlarında dînen hançer taşıması zorunluluğuyla kıyaslaması hâlâ kulaklarımda çınlar. hançer taşımak ve başörtüsü takmak analojisindeki inceliği yeterince takdir edemiyor muyum acaba?

    ya “başörtüsü... nereye kadar?” isimli, zarafeti başlığından belli olan yazısına ne demeli? şöyle diyor kadıoğlu: “bugün nasıl 11. sınıftaki –yani olsa olsa 16 yaşında olan- bir kız çocuğunun gidip kendi kendine kürtaj yaptırması düşünülemez ise, kendi kendine başörtüsü takmaya karar vermesi de anlamlı değildir.” kürtaj-başörtüsü gibi başka bir müthiş bir analojiyi es geçerek sorayım: özkök’ün methettiği yazısında “farklı sesleri dinlemeyi bilmek gerek” diyen kadıoğlu, sizce bu yazıyı yazmadan başını örtmek isteyen bir lise öğrencisiyle konuşmuş mudur? daha önemlisi buna gerek duymuş mudur?

    uzun lafın kısası, bu ülkede bir değişim yaşanıyor ve günahıyla sevabıyla bu değişimin öncülüğünü de çoğunlukla müslümanlar yapıyor. bunu bir an önce sindirirseniz, işlenen tüm ‘günah’lara karşı beraberce mücadele etme alanını genişletmiş olursunuz. ancak önce şu demokratlık söyleminin altından açıkça görülen islamofobinizle yüzleşmeniz lazım. korkarım yüzleşmediğiniz sürece de iktidar alanını kaybetmiş, yalnızlaşmış bir zorbaya yârenlik etmeye mahkûmsunuz."
909 entry daha