şükela:  tümü | bugün
407 entry daha
  • gençliğimin derme çatma günlerinde, her hafta yeni sayısının geldiği süreli ruh halimdi depresyon. cuma akşamı istanbul trafiğinde sıkışıp kalmış bostancı-taksim otobüsü gibiydi, uyuyup uyansam bile zerre ilerleme kaydedemezdim. bir duvarın dibinde oturup bütün her şeyin bitmesini beklerken bazen yıllar geçerdi. kafamı kaldırıp bir bakardım ki okulu değiştirmişim, periyodik cetvelden te cetveline nasıl olduğunu pek anlamadığım şekilde sekmişim. organik kimya ve atomların arasındaki samimi bağlar gitmiş, planı verilen binanın cephe ve kesitini çıkarmak gelmiş. önümdeki mikroskobu, lamı, lameli almışlar yerine rapido ve pergel vermişler.

    ara sıra, bütün bu –mişlerin –muşların arasında durup da sadece göğe bakardım. göğe bakma durağı bulurdum her şehirde.

    çevremdeki herkes ve her şey değişirken ben her sabah aynı güne uyanır ve akşama kadar benim için küçük insanlık için daha da küçük adımlarla yerimde sayardım. üniversite gençliğinin neden hayat dolu olduğunu ve bu enerjiyi nereden bulduklarını merak eder, bir kenardan onları izlerdim. gelir gelmez siyasete bulaşan ve bir yerleri kurtarmaya çalışan heyecanlılar olurdu, anlamazdım. ortam olsun diye türkü bara gidip “ah le yar yar”a bir milyon kez eşlik eden kıptiler olurdu, merhamet etmezdim. mekan mekan dolaşan seferiler olurdu, bir yerde duraklamayı bile zaman kaybı olarak gördüklerinden ya bir yere girer ya bir yerden çıkarlardı; hepsinin birdenbire yok olmasını isterdim. başkalarını sevmemekten ne kendime dikkat ederdim ne de sevebileceğim şeyleri aramaya vakit ayırırdım. batardı her şey, çoğu zaman okula gitmezdim. yurtta da kalmazdım. bazen, gözlerimi açtığımda antalya’ya giden otobüsün içinde bana bakan bir muavine bakar ve kulaklığımı çıkarırdım. bazen de istanbul’dan izmir’e dönerken feribotun güvertesinde dikilir ve neden izmir’e döndüğümü düşünürdüm. dönecek bir şehrimin olmaması bir yere ait olmama engel olurken hırkamın kollarını biraz daha aşağı çeker ve ellerimi kapatırdım.

    bir marketten aldığım bir poşet bira ve çerez ile bir ağacın altına konuşlanırdım. 60’ların sonunda genç olmadığıma ve katmandu’ya giderken sultanahmet’te mola vermediğime yanardım çokça, bir vosvos minibüs için deli olurdum nedensiz. iç cebimde walkmanım ile the beatles dinlerken bir ağacın altında sızmam çok umurumda olmazdı, sabah kalkıp yurda giderdim. ellerinde notlar ile öğrenciler çıkardı, derslerden konuşurlardı. aynı yüzler akşamında da mekana giderdi, aynı insanlar finaller öncesi stres yapardı. aynı beyinler aynı şeyleri yaparken kapüşonlu bir çocuk da edebiyat fakültesinin bahçesinde uyandıktan sonra onların geldiği yönün tersine giderdi.

    her şeyin normalinin bu olduğunu sandığımdan pek de şikayet etmezdim, raskolnikov gibi yüzümü duvara dönüp yatardım. bazen de istiklal’de yürüyen herkesin benim üzerime geldiğine emin olup bir koşu evime geri dönerdim. şimdi delicesine özlediğim ( şimdi: 19 mart 2010 cuma, 17:35) nevizade’den bile koşarcasına uzaklaşırdım. tüm insanların yavşak gözüktüğü eşsiz anlarım vardı ve bitecek gibi gözükmüyordu.

    isviçre alplerinin altından geçen tüneller gibi sonu gözükmeyen depresyonlarım sanırım 27 yaşım ile birlikte bitti denecek kadar azaldı. yine giriyorum şu merete ama çıkması kolay oluyor. ne zaman çıkacağımı dahi kestirebiliyorum. antalya’dan kemer istikametine giderken insanın karşısına çıkan kısa tüneller gibi. girmemle çıkmam bir oluyor, hele hayat içerisindeki hızımı da biliyorsam kesin bir tarih bile verebiliyorum. son zamanlarda başkalarına az dikkat eder oldum, nelerden hoşlandığımı tanımlayabildiğimden hobiler edindim.

    arayışlarım yavaş yavaş sonuçlar vermeye başladı ki bir sürü hayalim var sekiz cepli kamuflajımın her cebinde. fazlalıkları attıkça sadeleştim, karmaşadan kendimi ne kadar uzaklaştırdıysam düşüncelerim o kadar netleşti. karşılaştığım zorlukların çok daha kötüsünü geçmişte tecrübe hatta icat ettiğim için zorlanmamaya başladım. siyah pilot kalemimle “her şey biter” yazdım elimin üzerine ve her şey tam da tahmin ettiğim gibi bitti. okullar bitti, askerliğin de bitmesine pek kalmadı. hayattaki son zorunluluğum derdim askerlik için, yanıldığımı fark ettim. ölmek, hayattaki son zorunluluğum olacak. en azından adil bir sistem, torpil yaptıran olmuyor. kaçabilen de bildiğim kadarıyla yok. herkes yapabiliyorsa ben de yaparım, nöbetin var diye mezardan kaldırmadıkları sürece sorun değil. başımızda komutan ya da bitmek bilmeyen içtimalar da olmayacak. hangi ülkede doğduğun ya da üst mevkilerden kimi tanıdığın da işe yaramayacak. doğum şans eseriyken (prezervatif defosu, sarhoşluk, anlık ihtiras, şahlanan libido… vb), ölüm hiçbir şeyi şansa bırakmıyor. o yüzden son zorunluluğumu fazla düşünüyor değilim ama ruhumun yükseleceğini biliyorum.

    -bütün bunları nereden biliyorsun?

    mayına basıp ölüm kalım mücadelesi veren ve acil b+ kana ihtiyacı olan bir askere (üst mevkilerde birisini tanımadığına, ailesinin de zengin olmadığına eminim) kan vermek için hastaneye gittiğimde ruhun bedenden ayrılmasının fragmanını gördüm de oradan biliyorum. sabah ettiğim kahvaltı bir serçeyi bile doyurmazdı ve epey de kan verince, sedye de kendimden geçmişim. hemşirelerin beni sarsıp geri getirmesine kadar geçen kısa sürede, kendi bedenimi dışarıdan gördüm. ruhum asma tavana yaklaşırken, bedenim sedyede boylu boyunca uzanıyordu. anlayamadığım şekilde rajaz’ı duyuyordum sanki. “the souls of heaven” diyordu uzaklardan birisi. sevgilimi belli belirsiz düşünürken ışık daha da fazla arttı. gözlerimi açtıktan sonra nerede olduğumu çıkaramadım ilk başta, sadece ışıklara bakıyordum. sanki çocukken geçirdiğim ateşli nöbetlerin birisinde annem uyandırmıştı ve birazdan başıma ıslak mendil koyacaktı. kan vermiş olduğumu bir kenara bırak askerde olduğumu bile unutmuştum. vişne suyunu içerken eski halime dönmem uzun sürmedi ama ölümün nasıl olacağını az çok anlamıştım. bir uçan balon gibi süzülerek, yükselerek ve huzur bularak. o zamana kadar hayatımı ne kadar doldurabilirsem dolduracağım, sanki ölüm döşeğindeki bir ihtiyarın gençlik düşleri gibi yaşamak için elimden geleni yapacağım.

    depresyonlarım ve bilgisizlikten gelen endişelerim hızla azalırken, öğrendikçe kendimi ve doğru yanıtları bulduğumu fark etmek güzel oluyor, cahilliğimi biraz azaltsam yatağıma mutlu giriyorum.

    zaten askerde de pek depresyona girilmiyor. elinde faraşla çam iğnesi toplarken nereye giriyorsun delibalta? depresyon hırkana sarılıp akşama kadar uyumak yerine sabahın 6’sında kalkıp kahvaltı niyetine felçli muz yerken hangi ruhi durumdan bahsediyorsun? faraşı bulup geliştiren fakat bunu ekonomik değere çeviremediği için açlık ve sefalet içinde ölen rus bilim adamı alexander farashov’un da dediği gibi: elinde faraş tutan insanın depresyona girmesi mümkün değildir. ben de bu sebepten giremiyorum bir türlü. her şeyin kötü gittiği zamanlarda bile elimde mutlaka fosforlu bir faraş, koşu yolumda yapraklar oluyor. şarkı söyleye söyleye mıntıkamı yaparken de pek derdim kalmıyor. sesimin kötü olmasının hiçbir önemi yok, kimseler olmuyor sabahın köründe mıntıka alanında.

    zaman her şeyi hallediyor, sürekli bir şeyler eklediğim ve haftalara yaydığım şu yazılar bile tek bir ifadeden yoksun, her telden çalarak ilerliyor. ne zaman yollarım onu bile bilmediğinden kaydedip çıkıyorum, sonra geri geliyorum.
2436 entry daha