şükela:  tümü | bugün
  • recitatio bugün bizim tümüyle yabancısı olduğumuz bir mefhumdur. augustus döneminden evvel ziyadesiyle "adlî muameleler esnasında eldeki metinlerin yüksek sesle okunması" anlamına gelen bu ifade (cic. clu. 51, 141; auct. her. 2, 10, 14 fin.; cic. dom. 9, 22; suet. calig. 16), augustus döneminde ve sonrasında kitap yazan romalıların belli aristokrat, entelektüel çevrelerine yine yüksek sesle okumaları anlamında kullanılmıştır (plin. ep. 3, 15, 3; 3, 18, 4; tac. or. 9; 10; suet. claud. 41). kabaca düşünüldüğünde de oratio'ya böylesine yüce anlamların yüklendiği roma medeniyetinde recitatio gibi bir geleneğin oluşmuş olması şaşırtıcı değil. adamlar boşuna vir bonus dicendi dememişler. bizde ise "az konuş adam sansınlar" mantalitesi geçerli. çözümü doğrudan bulmuşuz. ne eğiteceğiz adamı güzel konuşması için? sustururuz sorun kökünden hâl yoluna konmuş olur. haksız mıyım? güya romalılar pratikti, bizim yanımızda hiçler.

    bizim bugün gelinen noktada kitap yazarlarından beklemediğimiz bu recitatio eylemi yani okuyucu kitlesine kitabı yüksek sesle okuma, yazarın bir nevi yazın namusu sayılmıştır roma'da. florence dupont bu durumu şu şekilde dile getiriyor:

    "yapıtlarını dostlarına yüksek sesle okumak; yazarların tutkusu işte budur. çünkü bir kitap, romalılar'ın recitatio, herkese açık okuma olarak adlandırdıkları sınavdan geçmedikçe yaygınlaşması olanaksızdır. bir kitap, arşivleme ve yazı uygarlığı olan roma'da yalnızca sözlü dilin saygınlığı vardır, yalnızca o, insanın dile egemen olma yetisini kanıtlayabilir." (f. dupont, edebiyatın yaratılışı. yunan sarhoşluğundan latin kitabına, ayrıntı yay., 2001, s.282)

    gerçekten de recitatio'suz kalmış kitabın namusunda leke varmış gibi düşünülürmüş. bu günümüzdeki film galalarını anımsatır. maksat salt kitabın yazılmış olduğunu cümle âleme duyurmak değildir, onun yanında belli aristokrat, entelektüel ve edebiyatçı kitlenin bir ferdi olmayı yani kültür cemaatiyle olan içli dışlı durumu korumak da önemli bir amaçtır.

    kitabını yüksek sesle okur kitlesine okuyan yazar kazanacağı ünü de düşünür. bu ün yukarıda da bahsettiğim gibi salt kitabın kazandıracağı bir ün değildir bunun yanında söz konusu cemaatin bir ferdi olmanın yani bu güzel ortamı bozmamışlığın da kattığı bir ündür. yine florence dupont'un recitatio'yu aristokratların officia'sı içinde görmesinin nedeni budur. bu, yazarın adeta yazın kişiliğine yapışmış sorumluluğudur, "madem o kitabı yazdın ve yazarsın, yüksek sesle oku ürksün" mantalitesi işler. zaten roma medeniyeti bir sorumluluklar medeniyetidir, cicero'nun de officiis'i de herhhâlde bu medeniyetin kutsal kitabı gibidir. roma tarihi alınmış sorumluluğun kelleyle ödendiği nice hikâyeyle doludur. bunu edebiyatta da düşünmemiz gerekir. recitatio aristokrat kitlenin bekâsı için o kadar önemlidir ki, büyük şair ovidius tristia iv.10.45-50 ve 57-58'de barbarların yanına (tomis: köstence) sürgün edildiği için orada yazdığı eserini roma'daki yüksek düzeydeki okurlara recitatio yapamamış olmasından yakınır. bu onun sadece edebiyatta değil, sosyal yaşamında da ölümü gibidir. bu kadar önemlidir recitatio.

    ancak yine büyük şair horatius sosyal yaşantının büyük felâketlerinden biri olarak görmüştür recitatio'yu. zira edebiyatta yetkin olsun olmasın birçok kişinin bu şekilde recitatio'lara girişmesini eleştirmiştir ars poetica'da (474-476) ve doğrudan "acerbus recitator"lara yani "iç-karartıcı yüksek sesle okuyucular"a seslenmiştir. kastı her işte olduğu gibi burada da beliren beceriksizlerdir elbette. ars poetica özünde dönemin edebiyat patronlarına yani modern deyişle sponsorlarına (bkz: patronaj sistemi) seslendiğinden ve horatius, bu eleştiriyi sağlıklı bir şekilde yapma hakkını elimde bulunduran çok büyük bir roma şairi olduğundan bu tarz bir serzenişi doğal karşılayabiliriz. beceriksizlerin gelip de bozmadığı tek bir insanlık örgütü ya da toplaşması söyleyin bana. tek bir tane yoktur. mutlaka form deformasyon sürecine girer. bozulma insan yaşamında olduğu gibi örgütlenmelerinde de mukadderdir. recitatio geleneğinde de benzer bir durumun yaşandığını düşünebiliriz.

    plinius'a göre başka bir bozulma kaynağı daha vardır: recitatio toplantısına katılan dinleyiciler. öyle ya, şairlerin beceriksiz olması gibi dinleyicilerin de yetkin kulaklara sahip olmadığı düşünülebilir. hatta "valla ben anlatıyorum, toplum beni anlamıyor ne yapayım ki" deme hakkı da olabilir edebiyatçının. sonuçta insan örgütlenmesinde "doğal olarak" insan faktörü işliyor. bir dinleyici bir insan. plinius, epistulae 1.13'te dinleyicilerden kaynaklanan bozulmayı bakın nasıl anlatıyor:

    "bu yıl şair hasatımız iyi oldu (bu yıl iyi şair yaptı). nisan ayı boyunca recitatio'suz neredeyse bir günümüz bile yok. valla şairlerimizin yazmaya olan ilgilerini yitirmemiş ve yeteneğini gösterme konusunda istekli olmasından gayet memnunum memnun olmasına da, ne yazık ki dinleyiciler de iş yok (dinleyicilerin merakı yok). çoğu kişi (recitatio esnasında) okuma salonunun dışındaki halk bölmelerinde oturuyor ve zamanını okuyucuyu dinlemektense başkasına laf anlatmakla tüketiyor. bu okuyucular bazen de şiirini okuyan şair daha girişte mi, yoksa sona mı yaklaşmış, hiç düşünmeden yanındakine şiirin nerede olduğunu soruyor... kimisi daha şiir bitmeden göz göre göre ayrılıyor, kimisi bir bakmışsın çoktan sıvışmış, haberimiz yok. kimisi de küçük adımlarla farkına vardırmadan gitmek istiyor... büyüklerimiz anlatırdı imparator claudius palatium'da yürüyormuş bir gün, yüksek bir konuşma sesi duymuş. ne olduğunu sorunca, ona "nonianus recitatio yapıyor" demişler. o da performansı bozmamak adına, sessizce okuma salonuna girmiş..."

    görüldüğü gibi insanın olduğu yerde kusur her daim vardır. nerede çokluk orada tokluk. adam resmen "bu yıl iyi şair yaptı" diyor. bu kadar çok şair ve recitatio olursa, dinleyici kitlesindeki tokluk da plinius'un anlattığı türden arazlara sebep olur. ama itiraf etmenizi istiyorum, yukarıdaki satırları okurken o dönemin romalılarıyla bizim toprağın bağrıyanıkları arasında paralellik kurdunuz değil mi? gerek romalılara karakter bakımından çok benzediğimizden, gerekse roma ve türk devlet gelenekleri arasındaki örtüşmelerden hareketle etrüsklerin türk olabileceği de düşünülebilir ama ben plinius'un bahsettiği türden çokluğun neden olduğu bıkmışlık ama "ortam için" gitmeden de duramama gibi bir nitelikten ötürü iki zihniyeti pek de güzel örtüştürüyorum. konu fazla dağılmasın gider-ayak, keşke entirilerimizi de recitatio yapabiliyor olsaydık. itiraf ediyorum ki ben başkalarının bu okuma seanslarına hiç katılmazdım.

    addendum@: ilk "özet geç" diyene, bu entirinin durock'ta gerçekleştireceğim recitatiosunda derili koltuktan yer ayarlayacağım. ilk bira bedava, ikincisi üç katına. bye
1 entry daha