şükela:  tümü | bugün
14 entry daha
  • asya tipi üretim tarzı (atüt) konusu uzun yıllar önce, özellikle sol aydınlarımız arasında çok tartışılmıştı; ama o tartışmalardan ne gibi sonuçlara varıldı, daha önemli olarak, türkiye'deki ekonomik- politik gelişimin yeri ve geleceği kesinlikle belirtildi mi? sanmıyorum. gerçekte bu sorun, geri kalmış ülkelerin, avrupa kıtasındaki mülkiyet biçimlerinin izlediği yolu geçmek zorunda olup olmadığı tartışmasından doğmuştu ve hatta bu tartışmalarda osmanlı toplumunun "sınıfsız bir devlet mülkiyeti" niteliğinden ötürü sosyalist sayılabileceği görüşü bile yer almıştı. sonra kapandı, unutuldu bu konu.

    bilindiği gibi, ilkel komünist toplumdan özel mülkiyete geçişin, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplumlar çizgisi, beşli bir şema olarak verilir, yaygın bir tarihsel gelişme anlayışıdır. ama avrupa dışında bu tarihsel çizgiyi tam olarak bulmanın güçlüğü ortaya bir sorun çıkarmıştır: asyagil üretim tarzı, bu beşli şemanın hangi aşamasına sokulacaktır? sorunu ortaya atanlar, karl marx ile friedrich engels'tir. şunu hemen belirtmek gerekiyor ki, devlet elinde bir kolektif mülkiyet biçiminin egemen olduğu asyagil toplumlarda sınıflaşma olayı gerçekleşmişti. ama bu sınıflaşma, toplumsal çatışmayı doğuracak nitelikte değildi. tam tersine, kolektif mülkiyet biçimi böyle bir çelişkiyi önleyecek güçte olduğu için bu tür toplumlar durgun olarak nitelendirilmiştir. başka bir deyişle, asyagil toplum, bir üst düzeye geçmemekte direnmektedir. karl marx diyor ki, "üretici güçlerin henüz düşük, ama bir artı-ürün çıkmasını da sağlayan düzeyi temelinde, toprağın kolektif kalan mülkiyet biçimleri çevresinde, sınıflı bir toplumun ortaya çıkması." şu sözlere de bir göz atalım: "köleci ve feodal toplumlarda özel mülkiyetin varlığının, kapitalizme doğru evrimini kolaylaştırdığını, oysa, asyagil toplumlarda, kolektif mülkiyetin ayak diremesinin bunu engellediğini gösterir." şurası önemli, "ama bu, genelde asyagil toplumların bir çıkmaz oluşturdukları anlamına gelmez."

    ilk sorun, asyagil üretim tarzının ve buna uygun olan despotizmin ya da askeri demokrasinin, dağılan ilkel komünist toplumla köleci feodal toplum arasında bir geçiş aşaması olarak mı, yoksa kendi başına, gelişme çizgisi dışı bir olay olarak mı inceleneceğidir. başka bir deyişle, asyagil üretim tarzı ile köleci feodal toplum biçimleri arasında organik bir ardışıklık var mıdır? friedrich engels'in şu sözünü okuyalım:

    "gerçekten de tıpkı bütün doğu egemenlikleri gibi, türk egemenliği de, kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artı-değeri zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkansızdır; burada burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz." konunun türk olduğumuz için özellikle bizi ilgilendiren yanına böylece gelmiş bulunuyoruz. friedrich engels'in bir asyagil üretim tarzı olarak gördüğü osmanlı imparatorluğu'nda valiler, paşalar gibi bir sömürücü sınıf vardı, fakat bunun yanında mülkiyet, kolektifti, devletindi. köleci feodal sınıflı toplumlar dışında, buna, ilk sınıflı toplum biçimlerinden biri diye bakabiliriz. bu tarz bir üretim biçiminin yürürlükte olduğu toplumun, tarihsel olarak, köleci üretim tarzından önce geleceği doğrudur. ama bunların arasında organik bir ardışıklık yoktur. başka bir deyişle, köleci ve feodal üretim biçimleri, kapitalizme yol açıcı aşamalardır, ama asyagil üretimi biçiminde bu tür bir aşamayı bulamayız.

    'durgun toplum' tanımını, tarihi başlatan ve yürüten en önemli çelişki, yani üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki açısından çözümlemeye kalkarsak, diyeceğiz ki, örneğin osmanlı toplumunda zaten az olan artı-değerin sadece devlete gitmeyip, valiler ve paşalar elinde kalması, köylü ile vergi toplayıcı arasında zaman zaman gerilimler yaratmasına karşın, bir üretim araçları, üretim ilişkileri çelişkisini doğurmaz; tam tersine, osmanlı köylüsü zaman zaman başkaldırdı ise, bu başkaldırı, devlete karşı değildir, onu korumaya 'nizam-ı alem'i yaşatmaya yöneliktir. böylesi bir devlet korumacılığına, devlet yüceltmeciliğine, devlet büyütmeciliğine, batı sivil toplumda rastlamak olanaksızdır.

    sonra da bu durgun durum, devlete, dış artı sağlama zorunluluğunu yükler, böylece asyagil üretim tarzı da sürer gider. demek devletin korunması, gelişmemiş bir üretim ve dış artık sağlama öğeleri, bu tür toplumların başlıca karakteri olmakla kalmaz, geleneksel bir ahlakı da oluşturur. nereye kadar? devlet görevlilerinin, sömürme yetkilerini, sömürme hakkına dönüştürerek, kolektif devlet mülkiyetine dayanan sınıflı toplumdan, özel mülkiyete dayanan sınıflı topluma geçilinceye kadar.

    burada belirtmenin sırası geldi, devlet anlayışı, bu iki ayrı toplum biçiminde tümden birbirine karşıttır. şöyle ki, batıda devlet sınıflara dayandığı halde, asyagil toplumlarda sınıflar, devlete dayanır. işte doğu despotizminin temeli budur. "doğu despotizmi çerçevesinde, eğer zor kullanılacaksa, her şeyden önce kurulu düzeni değiştirmek isteyenlere karşı kullanılır... doğu despotizmi ve asyagil üretim tarzı çerçevesinde toplumsal devrim olanaksızlığını da bu açıklar!"

    öyle ise şimdi, sivil toplumun ne olduğu konusuna gelebiliriz: "kolektif topluluk mülkiyetine dayanan ilkel sınıfsız toplumdan, özel mülkiyete dayanan sınıflı topluma geçişin önemi" şuradadır ki, "sınıflı toplumun yurttaşlar toplumu olarak, devletin entelektüel ve moral temeli durumuna geldiği ve dolayısıyla, devleti toplumun özeti durumuna, politik toplum durumuna dönüştüren üstyapısal uğrak, sivil toplumdur... kolektif devlet mülkiyetine dayanan asyagil sınıflı toplumda sivil toplum oluşamaz."
8 entry daha