şükela:  tümü | bugün
16 entry daha
  • dört kafadarlar takımı diye bildim/benimsedim ben bunu hep. o devirde bizim köyümsü kazamızda/nahiyemizde ilmî ve dinî neşriyat** satışı yapan dükkanlar haricinde kitapçı kavramı ile ilişkilendirilebilecek herhangi bir bir nane bulunmadığı için her yaz tatile gittiğimizde çılgını olduğum bu serideki kitaplardan 2-3 tanesini zorla, ağlaya zırlaya anneme aldırırdım. hızımı alamayıp anneannemin, dayımın, halalarımın eteklerine yapıştığım da olmamış değildi. öyle bir hastaydım bu kitaplara, anlayın artık. ancak bu kitaplar kısacık olmalarına, haydi belki de öyle olmasalar da bir solukta okunup bitivermelerine rağmen gerçekten pahalıydılar, ne bileyim en azından 6-7 lira falandılar. sene de 1997-2001 arası falan, düşünün artık 6-7 lira ne kadar değerli. hadi ordan len dediğinizi duyar gibi oluyorum, şöyle açıklayayım: malum başlıkta incelenmiş olup ha dediğinde magnum alamayan, orta sınıfa mensup bir çocuk vardı ya, işte onun için oldukça değerliydi o para ya. kendi halinde gariban bir memur olan anneciğim için bu kitaplardan her yaz bir, bilemedin iki tane satın almak pek problem olmuyor belki ama alınan veya en azından alınması için yalvarılan kitapların sayısı üç, dört, beş falan diye arttıkça kendisi gözlerinden okunduğu ve sözlerine de yansıdığı kadarıyla "maaşımı çocuk kitaplarına mı harcayacağım yoksa tatil mi yapacağız" şeklinde düşüncelere gark oluyor olsa gerekti. ama ne edeydim, ben de dayanamıyordum bu kitaplara. çarşıda kitapçının önünden geçerken bunların kırmızı kapaklarıyla arz-ı endam eyledikleri reyona bir takıldım mı bizimkiler uyarmadıkça yarım saat bile olsa ayrılamıyordum elime aldığım dört kafadarlar takımı kitaplarının başından. uzun uzun düşündükten, giriş sayfalarını, arka kapak yazılarını okuyup kapak resmini yeteri kadar gizemli bulduktan sonra almaya karar verdiğim kitapla eve geri dönünce de ilk işim tek nefes almadan kitaba başlayıp o 8-10 liralık, çok değerli, gıcır gıcır kitabı sabaha doğru yarılamak, ertesi gün de bir iki oturuşta bitirmek oluyordu. ancak kitap bittikten sonra okuma zevki konusunda ne kadar tatmin olmuş olsam da annemin kitabı yaklaşık 3 saatlik bir süre içerisinde bitirdiğimi öğrendiğinde yüzünün alacağı ifadeye, daha doğrusu verdiğimiz paranın kitabın iki saat sürmesi sebebiyle boşa gitmiş olduğuna da üzülmeden edemiyordum. üstüne üstlük annem de aynen benim düşündüğüm gibi kitabı iki gün geçmeden bitirdiğimi gördükten sonra bana kızıyor, "üff yaaa! bak oğlum, böyle yapıcaksan almıyorum bi daha, hemen bitiriyosun sonra yenisini istiyosun, dur biraz sabret de tadını çıkararak oku!" falan diyordu..

    yaa, işte böyle. çok güzeldi ama bu kitaplar, korku, heyecan ve zevk duyguları birbirine karışıyordu bunları okurken bende. bir sürü de şey öğrendim bunlardan. genel kültür deposuydu bu kitaplar 7-12 yaş arası çocuklar için. sanırım bir 8-10 kadarı var bende, kimisi orda burda dağınık, kimisi arşivde.

    birazcık serideki kahramanlardan bahsedesim var. bu dört kafadarlar takımı adından da belli olduğu gibi dört arkadaştan oluşuyor. bunları hiyerarşik olarak lieselotte (lilo), aksel, dominik ve poppi şeklinde sıralayabiliriz. aslında ilk iki sıra tartışmalı biraz, zaten kitapta da ego çatışmaları bol bol gözlenmekte ancak olaylarda son sözü söyleyen, ipuçlarını bulup gizemleri açığa çıkaran genelde lilo olduğu için mavi yakalı kontenjanından gruba dahil olan kalas aksel'i ikinci sıraya koydum. ancak kendisi tabii ki diğer ikisine evladır, bunu da belirtmek lazım. bu bebelerin nasıl tanıştığına gelirsek: bunlar avusturyalı dört arkadaş. henüz ergen falan değiller, ondan dolayı pek birbirlerine sarktıkları, kanka ayağı göt ayağı felsefesini uyguladıkları yok. işleri güçleri yaz tatillerinde o ülke senin, bu şehir benim dolaşıp schengen'in bokunu çıkartmak oluyor. ilk kitap olan kar canavarının esrarı'nda anlatıldığı üzre okullar arası mı ne bir giysi tasarım yarışması düzenleniyor ve bizimkiler de ders arasında, boş zamanlarında çiziktirdikleri tasarımları gönderiyorlar bu yarışmaya. yarışmada birinci olan bu bizim dörtlü (evet, sanırım dört kişi birden kazanıyorlardı. yanlış hatırlıyor olabilirim) kitaptaki olayların akabinde kanka olup maceradan maceraya atlıyorlar. ancak işin garip tarafı lilo ve aksel hep 12, dominik hep 10, poppi de hep 9 yaşında. yani bunlar başlarından geçen ve normalde 10 seneye zor sığacak onlarca maceradan sonra hala yaşlanmamayı başarabiliyorlar, bu gerçekten takdire şayan. biraz da karakterleri inceleyesim var teker teker:

    lilo: bu aslında kendisinin isminin kısa hali. asıl ismi lieselotte. lilo'ya takılan lakap süperbeyin kafadarlar arasında. çünkü yukarda da anlattığım gibi lilo grubun bilirkişisi durumunda. kültürlü, bilgili, aklı başında, olgun, ciddi, cool, anaç, ne çeşit iyi özellik ararsanız hepsi bu kızda. hatta aksel'i fiziksel güç kategorisinden bunun yanına koysak geriye kalanlar grubun başına dert çıkartmaktan başka bir işe yaramıyorlar. aslında olmasalar da olurdu yani ama okuyan herkes kendisinden bir şeyler bulsun diye koymuş yazar amca onları da. neyse, bu lilo akıllıydı işte, uzun sarı saçları vardı. ergenlik başlangıcında olduğundan biraz da irice olsa gerekti. aksel ile hep boy kavgasına tutuşurlardı, aksel'den daha uzundu. hoş kızdı, şimdi bana bakar mı bilmem ama kendisiyle takılmak zevkli olur diye düşünüyorum. muhtemelen şu ara hukuk okuyordur veya mezun olmuş, bir hukuk bürosunda staja başlamış dava falan kovalıyordur.

    aksel: bu aksel klasik türk erkeği modelinde, güdük, inatçı, oldukça dediğim dedik bir arkadaştı. genelde güç gerektiren işlerde grup üyeleri aksel'i kullanırdı, kerata bu tür işlerin de ustalıkla üstesinden gelirdi. aklı başında sayılırdı, arada sırada öfkesine yenilse de doğru kararlar verebilirdi genellikle. iyi çocuktu bence. kitapta ikide bir atışıp durdukları lilo ile düzeyli bir birliktelik yürütmekte olmalılar şu günlerde.

    dominik: bu da geleceğin enteli idi. gözlüklü, amerikan tıraşlı bir garip çocuk olan dominik uzun cümleleri ve aralara sokuşturduğu tiradları ile bol bol taşşak konusu olurdu, her entelin başına geldiği gibi ezilir büzülürdü ama entelliğinden de bir gıdım taviz vermezdi. poppi ile beraber kafadarların işe yaramazlar kadrosunu oluşturmaktaydı. olmasa da olurdu herhalde, ne bileyim.

    poppi: gerçek bir kabus, serinin en baş belası karakteri. duygusallıkta çığır açmış, başına bela almaktan ve mantıktan millerce uzak kararlara imza atmaktan hiç bıkmayan bir şahsiyet olan poppi, ya da çok korkunç bulduğu gerçek ismi ile paula serideki en ayak bağı arkadaştı. bunu neden yanlarında dolaştırdıklarını ve bir türlü dışlayıp siktir etmediklerini bir defa bile anlamamışımdır. yararlı işler yaptığı pek az görülür, özrü de genelde kabahatinden büyük olurdu. elini neye atsa sıçar sıvardı kısacası. kendisi hayvanlara çok düşkündü, kan görünce bayılıp kalırdı. babası doktordu bir de sanırım. bu kız o narinlik ve ağlaklık ile büyüyünce ya manik depresif ya da viyana'daki önde gelen tiki klanlarından birinin murahhas azası olmuştur diye düşünüyorum.

    bu serideki kitaplardan elimde olan ve/veya okumuş olduklarım, yahut da arkadaşlara dağıttıklarım ise hatırladığım kadarıyla şunlar:

    kar canavarının esrarı

    serinin ilk kitabıydı bu. nasıl denk geldiyse benim de seride ilk aldığım kitaptı. elimdeki nüshası ise şu anda bayağı dağılmış halde. eh, ikinci veya üçüncü sınıfa giden bir bebenin eline düşerse bir kitap, çok normal böyle şeyler. neyse, biz kitaba dönelim: tombul bir amerikalı turist kadının kar fırtınasında saldırıya uğraması ile başlayan hikaye hikaye sanırım alplerdeki bir kayak merkezi olan kitzbühel'de geçiyordu, gizli ajanlarla, kar fırtınaları ve soğukla, ibne kayak hocaları ve kel kafalı, orta yaşlı, telefon kulübesinde gizemli birileriyle konuşan briyantinli ve itici bir adamla, suyla çalışan otomobil formülleriyle ve bu planları içinde bulunduran mikro kapsüllerle örülü, çok canlı çok helecanlı bir kitaptı. bu kitap süresince bir nevi paravan aksiyon olarak düzenlenen çocuklar arası giysi tasarımı yarışması da bizim elemanların tanışmasına ön ayak olmuştu sanırım. bi de o ibne kayak hocası da italyan mıydı, yardakçısı mı italyandı neydi.. adı da guisseppe falandı galiba. vardı böyle bir şeyler.

    sultanın büyülü kılıcı

    avusturya'dan okul arkadaşları olan ve aksel'e ikizi kadar benzeyen (ehahah nasıl olabiliyor anlayan beri gelsin) anadolu çocuğu gurbetçi yusuf'u yaz tatilinde ziyarete gelen kafadarların türkiye'de geçen ve türkiye'deki insan profili göz önüne getirildiğinde fantastik sayılabilecek maceraları vardı bu kitapta da. klasik bir turist destinasyonu olan kapadokya civarında geçiyordu. kitap o bebe yaşımda beni oldukça şaşırtmıştı çünkü kapadokya'da o tarz hapishane, helikopter pisti bilmemne fasiliteleri bulunan peri bacalarına sahip haydutların bulunabileceğini veya türkiye'de kitapta anlatılan o sivri dişli korkunç iri yarı adam ve benzerlerinin yaşayabileceğini o güne kadar hiç düşünmemiştim. bu da türkiye'ye uzaktan bakan ve ülkeyi görmek istediği gibi gördüğü çok belli olan, biraz tuhaf bir kitaptı, hatta oryantalist bile sayılabilirdi. ha bir de vakur kelimesinin anlamını bu kitap sayesinde öğrenmiştim. zaten bu kitap haricinde kullanıldığına pek de rastlamadım.

    yeşil zangoç

    bu kitapta çocuklardan birinin uzaktan tanıdığı olan ve altı parmaklı olduğu için devamlı eldiven takan kompleksli bir parfüm sahibinin millete kurduğu kumpaslarla uğraşıyorduk sanırım. zangoç olunca bir hikayede tabii ki paris de doğru tahmin oluyor. seride okuduğum kitaplar arasında en tırstırıcı olnlardandı, fransız kıl adamın altı parmaklı olduğunu öğrendiğimiz ve kumpaslarını açığa çıkarttığımız, kendisinin de bunun üzerine cinnet geçirdiği sahne gerçekten tüylerimi diken diken etmişti. hoş bir kitaptı, serideki en iyi kitaplardan biridir kanımca.

    baron pizza'nın mezarı

    bu kitap benim bu serideki ikinci veya üçüncü dönem kitaplarımdan. yani aradan iki üç yaz geçmişti ilk kitapları alalı beri. o dönemde kitapların kapakları biraz daha cilalanmış ve parlatılmıştı yeni basımlarda. göl korsanları ile beraber aldığım bu kitabı dördüncü sınıfta aynı sınıfta okuduğumuz doktor bilmemkim beyin kızı selin'e vermiştim. o kızdan çok hoşlanıyordum o aralar, sanırım ilk ciddi platoniğimdi ama ezik bir bünye olduğumdan gidip konuşmak aklımın ucundan pek de geçmemişti. sonra lisede yine aynı okuldaydık falan da, kitabı istemek aklımdan geçse de kızın yanına gitmeye üşeniyordum, ki aradan da bunca sene geçmişti zaten. ha kız bir seneye kalmaz ayrıldı okuldan, ben de kitabı alamadığımla dımdızlak kaldım öyle. bu kitabı okurken biraz daha büyümüş olduğum için artık biraz sıkıldığımı hatırlıyorum, belki de hikayesi yeteri kadar ilginç değildi. yine de korkutucu bir kitap olduğu kalmış aklımda. italya'da geçiyordu hikaye.

    uğursuz kuşun ötüşü

    wuhuhuh. serinin en fantastik kitabı buydu sanırım. erkek fatma mika ve gorilla lakaplı eleman ile dağ bayır dolaşıp şifre çözmeler mi dersiniz, terk edilmiş malikanede gece yarısı piyano çalan ucubik adam mı dersiniz, arka bahçede pembe eşofmanlarıyla spor yapmaya çalışan menopoz komşu kadın mu dersiniz, yoksa iç mekanlarda uzay ışığıyla(!) büyütülmüş devasa bitkiler mi dersiniz.. bu kitap benim ufkumun açılması konusundaki mihenk taşlarından biridir, bu kitabı bitirdikten sonra bir daha hiç eskisi gibi olmadım. kapaktaki uğursuz kuş figürü de gerçekten iğrençti, berbattı. ha bir de "sok içine ki açılsın böylece". şimdi düşündüm de.. eheheheh.

    hayalet gemiden s.o.s

    yine üç buçuk attırıcı bir diğer kitap. bizim kafadarlar ayazın sertlikte sınır tanımadığı bir kış vakti öğrenciler arasında düzenlenen garip bir gezi-yarışma hasebiyle kırsal kesimde bir okulda kampa girmiş falandılar ve yine burunlarını oraya buraya sokmadan edemediler tabii.

    ellerindeki garip cihazla sisli bir alacakaranlık vakti ren nehri kenarında gaipten gelen bir sinyal arayan aksel ve sanırım lilo aradıkları sinyalle, bir s.o.s ile karşılaşıyorlardı, hem de avrupa'nın ortasında, ren nehri'nde. ardından da güvertesi iskeletlerle dolu bir gemi görüyorlardı, olaylar gelişiyordu falan. burda akılda kalan sahneler lilo'nun banyodan çıktığı ve kurulandığı erotik dakikalar (bu sayfayı her okuduğumda pipişimde bir hareketlenme oluyordu, bu da benim hoşuma gidiyordu, tekrar tekrar okuyordum falan), lilo'nun gerzek oda arkadaşı, gemi güvertesindeki iskeletler, seboplan ve deneylerde kullanılan maymunlar, poppi'nin maymunlara acıyarak geçirdiği sinir krizleri -iğreniyordum bu kızdan-, zindanımsı mekanlarda yapılan tarihi geziler, tünellerde gizlice dolaşan ekip üyeleri, fıçılarda depolanan insanlar, benjamin isimli yoda kılıklı bir ucube, insanların orasını burasını kesip bir nevi frankenştayn yaratmaya çalışan psikopat bir adam falan. bir de erwin vardı, dişlerine zehir koymuştu patronu falan hatta, ne oldu ona...

    göl korsanları

    bu kitap konstanz gölü civarında geçiyordu, gölde konuşlanmış bir dizi suçlunun ibretlik hikayesi anlatılmaktaydı kitapta. sanırım bunlar fear factor izlemekle kafayı bozmuş zenginlerle anlaşıp onları bir güzel korkutuyor ve paralarını cukkalıyor, sonra da öldürüyor muydular, hapsediyor muydular neydi, tam hatırlayamadım. ama çok acımasız tipler vardı kitapta, onu iyi hatırlıyorum. bir bölümün adı da "kodamanlara korku" idi.

    ruhlar kralının ülkesi

    bu kitap tam olarak emin olmamakla birlikte bu seride aldığım son kitaptı galiba. artık iyice büyümüştüm, uzun zamandır da bu seriden kitap almamıştım. bunu okuduktan sonra da artık bu serideki kitapları okumak için fazla büyük olduğumun ve artık bu kitapların beni pek de tatmin etmediğinin farkına vardım. bunun da kapağı parlaktı, yeni basımlardandı. hatta sanırım ikinci seridendi bu. bunda da nasılsa rusya'ya gidip korkunç denebilecek bir illüzyon gösterisi seyreden ve bu gösteride gördükleri numaraları bir atilla taş misali ortaya çıkartmaya heveslenen kafadarların başından geçen mæcelaralar anlatılmaktaydı.

    -o-

    falan filan. herhangi bir kaynağa başvurmadan 2-3 günde yazdım hepsini, eklemeler çıkarmalar yaparak. kenarda dursun butonu sağolsun. okuyanlara teşekkürler, bir rep puanını çok görmeyin. iyi paylaşımlar.
24 entry daha