şükela:  tümü | bugün
7 entry daha
  • ömrümde iki kez nezarethanede kaldım. aklıma geldiğinde hüzünlenmek bir yana, en çok güldüğüm günler olarak yad ettiğimi görüyorum. bir tanesi aynen şöyle gelişti:

    nezarethaneye atılma sebebimiz öyle büyük bir suç filan değil; mahalle parkında alkol almak... 3 arkadaş, banklarda biraz laflamak üzere ikişer bira alıyoruz. henüz birkaç yudum içmişken, polis ekibi yanımızda bitiveriyor. "hayırdır gençler?" diye sorarak yaklaşıyor amirleri olduğu anlaşılan memur. "hiç abi, oturduk laflıyoruz. gürültü de yapmıyoruz hem." diyorum ama elimizdeki biraları istiyor beni hiç dinlemeden. sırayla yere döküyor biraları, o esnada arkadaşlarımdan biri: "dök abi dök, yenisini alırız nasıl olsa" şeklinde lakayt bir yorum yapıyor gülerek. amir delleniyor tabii: "öyle mi? buyrun arabaya o zaman, misafir edelim sizi bu gece."

    bizde bir telaş başlıyor haliyle, gidersek kesin dayak yiyeceğiz, aklımdan geçen tek şey bu. "aman amirim, hemen gideriz, yapmayın" filan deniliyor ama amirin tınlamaya hiç niyeti yok. "ukalalık ettiniz, cezanızı çekeceksiniz" veya "bittiniz oğlum siz, narraa yediniz" tavırlarıyla bindiriyor bizi arabaya. gevezelik atan arkadaşa suçlayan bakışlar atarak biniyoruz nezarethane servisine. yol boyunca döktüğüm dilleri ustaca savuşturuyor amir, bir şey çıkmayacağını anladığımda çaresiz susuyor ve başımıza gelecekleri merak ediyorum korku içinde.

    karakolun önünde duruyor asayiş görevlisi otomobil, bahçede duran bir memura teslim ediyor bizi amir: "ilgilen bunlarla!" memur gayet iri yapılı biri, "herhalde bizi dövecek olan bu" diye geçiriyorum aklımdan. darp muayenesine, hastaneye gitmemiz gerektiğini söylüyor ilk olarak. "iyi de, sonra ne olacak?" gayet sakin: "sonra da nezarethaneye gireceksiniz" cevabını veriyor. tam tersinin olmasını, en son muayeneye gitmemiz gerektiğini söyleyecek gücü kendimde bulamıyorum. bu adamlar bizi dövecek ve kendilerini garantiye alıyorlar en baştan, hadisenin özeti aynen böyle.

    hastaneye gitmek için taksi çağırmamız gerektiğini, kendisinin yardımcı olabileceğini söylüyor ki, büyük bir canlılıkla direnişe geçiyoruz: "abi o kadar paramız yok ki bizim?" derken, minibüste alkol aldıkları için bizim gibi karakola getirilen iki genç geliyor yanımıza, onların da bizim gibi hastaneye gitmesi gerektiğini öğreniyoruz. anında formül üretiyorum kafamda ve açıklıyorum: "amirim, bu kadar kişi taksiye sığamayız. iki taksi çağıralım desen, vallaha paramız yetmez bizim. bak arkadaşlarda minibüs var, onunla gidebiliriz izin verirsen." hık mık etse de razı ediyoruz amirimizi, hep birlikte doluşuyoruz minibüse.

    biraz yol aldıktan sonra davranışlarına bakarak anlıyoruz ki, şoförümüz epey bir sarhoş. yanında oturan amirimize soruyor: "amirim, müsaade edersen müzik açabilir miyim?" amir çok gönüllü olmasa da "aç" diyor. basıyor play'e şoförümüz ve ankaralı turgut söylemeye başlıyor orijinal kasetinden. gülmeye başlıyoruz, el çırpıp alkış tutuyoruz hatta. birazdan nezarethanede dayak yemeyeceğiz de, düğüne gidiyor gibiyiz neredeyse. rüya görüp görmediğimi sorguluyorum öte yandan, böylesine fıkraya benzer bir şey gerçek olamaz gibi geliyor çünkü.

    hastanede muayene oluyoruz, doktor: "boşuna getirmişler sizi" deyip gerisin geri gönderiyor bizi. dönüş yolunda yine ankaralı turgut eşlik ediyor yolculuğumuza, neşe içerisinde karakola dayak yemeye gidiyoruz yani.

    karakolda 1 saat kadar süreyle işlem yapılıyor hakkımızda. hakkımızdaki tüm bilgileri tutanaklara geçiriyorlar, isimlerimizi merkeze gönderiyorlar. cevap gelene kadar da nezarethanede yatacağımızı öğreniyoruz. kemer ve ayakkabı bağcıklarımıza el koyup, zemin kattaki nezarethaneye kapatıyorlar hepimizi birden. daracık bir yer nezarethane; şoför arkadaşımız hemen köşeye kıvrılıp uyuyor, daha doğrusu sızıyor. yanındaki yaşça genç çocuk ise ağlamaklı bir halde oturuyor ve: "ne yapacaklar bize ağbi? ben babama ne cevap vereceğim" diye soruyor bana. arkadaşlarımdan biriyle göz göze gelip gülümsüyoruz, geyik malzemesinin çıktığını anlıyoruz zira o an. "yukarıdaki polisler var ya" diyorum, "hepsi sırayla gelip dövecek bizi" iri iri açılıyor gözleri, "yapma ağbi, dövecekler mi sahiden?" diye yakınıyor. "boşu boşuna böyle yatırırlar mı, elbette ki dövecekler" yorumunu yapıp iyice körüklüyoruz yangını. bir müddet böyle devam etsek de, sonrasında yatıştırıyoruz genç arkadaşımızı. hepimizin uykusu geliyor ve çorap kokuları arasında uykuya dalıyoruz.

    "evet gençler! kalkın hemen, serbestsiniz!" diyen bir sesle uyanıyoruz. saate bakıyorum, sabahın 5'i olmuş. zerre kalkasım yok, gözlerimi de tam açamıyorum üstelik. "abi, biraz daha kalıp sabah çıksak olmaz mı?" diyorum uykulu sesimle ve memur haykırıyor: "siktir git ulan, otel mi burası?" kahkahalar arasında yerimden doğruluyorum. bıraktığımız eşyalarımızı alıyoruz üst kattan; şoför yeni yeni ayılıyor, yanındaki genç ise kaşla göz arasında sıvışıyor karakoldan. korktuğu babası haberini alıp gelmiş karakola, "nereye kayboldu bu oğlan?" diye sinirli sinirli bize çatıyor.

    eve gidip tekrar yatıyorum. ertesi ve ilerleyen günlerde en büyük neşe kaynağımız o gece yaşadıklarımızı tekrar tekrar birbirimize anlatmak oluyor. hala daha efsane misali anar dururuz o geceyi bıkmadan. bana başkası böyle bir şey yaşadığını anlatsaydı eğer, eminim abarttığından kuşkulanır ve çoğuna inanmazdım. başında da söylediğim gibi, en çok güldüğüm anılarımın ilk sıralarında yer alıyor bu nezarethane macerası. fonda ise her daim ankaralı turgut çalıyor...
9 entry daha