şükela:  tümü | bugün
73 entry daha
  • istanbul'a müezzinlik için giden musa ile rahibe adayı clara'nın aşk hikayesi anlatılıyor filmde buruk bir şekilde.

    her şey yerli yerinde aslında. hiçbir yere sataşma yok. anlatılmak istenen sade ve yalın bir anlatımla sunulmuş önümüze.

    sanki çok sakin bir güne uyanmışız. öyle sakin bir gün düşünün ki hiçbir negatiflik yok günde veya hiçbir büyük heyecan, bir şaşkınlık yok. sadece hafif mütebessimlik var. akşam yemeğine sıradan bir yere gidip herhangi bir sevdiğiniz yemeği sürprizsiz ama tadına vara vara yemek, ve üzerine birkaç yudum soğuk su içmek kadar doğal ve içten.

    işte film aynen böyle bir film. içten, samimi, yalın, huzurlu, sessiz. her şey olması gerektiği gibi ve olması gerektiği kadar...

    --- spoiler ---

    musa'nın yaşantısına tanık oluyoruz filmde aslında, musa'nın aşkına.
    müezzin musa, taşradan gelmiş, saf delikanlı. bir kıza gönül veriyor ki kız rahibe adayı. aşkın engel tanımayacağı anlatılıyor filmde bangır bangır ama sessiz, sükunetini koruyor olabildiğine.
    ha belki asıl aşk buydu, biz yanlış öğrenmişiz diyoruz. çünkü o kadar saf ki, o kadar hassas, o kadar narin ki. insan kırılmasından korkuyor bazen.

    iki karakter yan yana evlerde yaşıyorlar, kapı komşuları. belki hayatlarında komşuluk ilişkisi haricinde hiçbir şey yok, ama birbirlerine bir o kadar da uzaklar. çektirdikleri fotoğrafta da tam somutlaşıyor bu uzaklık.

    kızın ismini bile çok sonra öğrenebiliyor musa, öyle çekingen. bulaşık yıkıyor, gözü camda belki clara'da mutfağa girer o esnada diye, yıkadığı bulaşıkları tekrar tekrar yıkıyor sırf mutfakta işi var gözüküpte ona çaktırmamak için. her şeyi içinde yaşıyor.

    öyle de saf, iyi niyetli. istanbul'daki yakını yüzünden tutuklanıyor bir ara, hiçbir şey yapmamış olmasına rağmen. artık utancından mı, haksızlığa uğradığından mı, polislerin ona inanmayışından mı yoksa iyi niyetinin suistimal edilişini düşündüğünden midir bilinmez ağlıyor ya nezarette. "abi valla benim bir suçum yok, ben ne bileyim" diyor ya. insanın gidip başını okşayası geliyor, bağrına basası. öyle temiz ki, o nereden bilsin öyle şeyleri.

    clara'nın tespihini düşürmesiyle onu vermek için alıyor, peşinden koşup ulaşamayınca daha sonra vermek için cebine atıyor. camide namazdan sonrası "subhanallah" deyip tespih çekmeye başladığında farkında olmadan clara'nın tespihini almış eline, imame olan kısımda haç bulunuyor.. yandaki yaşlı amcanın bir bakış atmasıyla farkediyor ya, insan gülücüklerini tutamıyor.

    misafirliğe gitmesiyle camide görevli olan amcanın ona sevdiği birinin olup olmadığını soruşu ve çekinerek söyleyememesiyle anlaşılması. amca soruyor ya "dinine düşkün mü" diye, musa ne desin burda? clara elbette dinine çok düşkün.. "evet" diyor.. amcanın hoşuna gidiyor.

    clara'nın hayatıysa musa'ya göre daha sade. musa'dan daha sessiz. penceresinin önüne yemek bırakıp güvercin doyuruyor, kiliseye gidiyor.
    annesi- babası yok, sadece evinde annesi gibi gördüğü yatalak ve konuşamayacak derecede hasta olan rahibe bir kadına bakıyor o da filmin ilerleyen dakikalarında ölüyor zaten.
    az bir parayla geçimini sağlıyor, sabahları sadece reçelli ekmek yiyor.
    ailesine dair elinde hiçbir şey yok. o da sahaflardan aldığı başkalarına ait eski 3-5 fotoğrafla kendine albüm yapıyor incelikle. kendine ait tek fotoğrafı musa ile çekildiğiyken onu da italya'ya gitmeden götürüp musa'ya bırakıyor. allah'ım ağlamak istiyorum.

    ne acıdır kişinin ailesine ait hiçbir şeyi, anısının bile olmayışı. bizim önünden geçerken yüzümüzü bile döndürmediğimiz fotoğraflar bile bazılarına umut olabiliyor demek, o halde bu hayatı biz fazlasıyla küçümsemişiz maalesef.

    neyse, bunlardan başka clara hakkında bir şey bilmiyoruz ha birde sahaf babası çıkıyor sonralarda onu öğreniyoruz. ama duygularına, hislerine ait hiçbir şey yok elimizde. filmin eksik taraflarından birisi de bu. belki anlatılacak hiçbir şeyi yok bu kızın ama en azından çocukluğundan bir iki anı serpişseydi diyor insan. nereden geldi o eve, o baktığı kiçi küçüklüğünde ona nasıl baktı, nasıl sevdirdi kendini... eksik kalmış evet bu kısım. belki biz dolduralım diye boş bırakılmıştır kim bilir.

    film aynı zamanda türkiye'nin çok kültürlülüğünü ele alıyor aslında. iki ucun yan yana nasıl yaşadığını. aslında olması gerekenin bu olduğunu biliyor ve anlıyoruz.

    ve film clara'nın italya'ya gidişiyle uğurluyor bizi, musa'nın hislerini dile getirememesi ve sevdiği kızın gidişini izlemesiyle. iç çekişlerle. boğazımıza biriken hüzünle.

    --- spoiler ---

    bilindik, izleyici sevinsin diye sevenleri kavuşturan bir senaryo yok, hayat kadar gerçek ve acı bir son var. oyunculuksa harika.

    filmde beni rahatsız eden noktaysa çekimi. sürekli eşyaların arkasından sanıyorum ki el kamerasıyla çekilmiş sahneler. bir biblonun arkasından, bir yatağın, bir demirin, bir başka şeyin. bunlar filme çekicilikten ya da gizemlilikten ziyade fazlasıyla iticilik katmış.
    bu tür sahnelerde normal çekim ya da yakın çekim yapsalarmış daha ilgi uyandırırdı bana kalırsa.

    başka da bir rahatsızlığım olmadı, olduysa da hatırlamıyorum.

    ve belirtmek isterim ki, film aksiyon, heyecan, gerilim, suç, romantizm ve özellikle erotizm içermiyor. gayet sade ve yavaş ilerleyen bir film. bu tür ihtiyaçlarınızı bu film karşılamaz, sonra da gelip
    "ay çok sıkıcıııee, ıyk beğenmedim, bitmek bilmedi, sakın izlemeyin yivrenç, bu muymuş" diye dile getirirseniz mantıksız olur.
    zira bu film kendi alanında adam gibi bir filmdir. beğenmediyseniz sizin alanınıza girememiştir sadece.
    iyi seyirler.
87 entry daha