şükela:  tümü | bugün
222 entry daha
  • evet bu sefer konumuz freud. hani şu sapık herif, daha ufacık yaşımızda annelerimize beslediğimiz “aşk” sebebiyle babalarımızı öldürmek istediğimizi varsayan adam. rüyamızda gördüğümüz balonların sıkmak istediğimiz (neden meme sıkarız ki) memelerin sembolleri olduğunu söyleyen zat. oral dönemimizi doğru düzgün atlatamadığımızdan dolayı sigarayı bırakamadığımızı, anal dönemimiz kötü geçtiği için temizlik hastalığına yakalandığımızı, fallik döneminde küçük kız çocuklarının kendilerinde penis olmadığını farkedince (bilinçaltlarında) suç işledikleri için penislerinin kesildiğini düşünerek, kendilerinin eksik olduğunu bu yüzden penis kıskançlığı içinde yaşadıklarını söylediği sapık, sevimsiz herif.

    evet freud’la bu şekilde alay edebiliriz, aşağılayabiliriz ve tepkisel indirgemecilikle doldurabiliriz etrafı. yalnız bu, şu anda freud’un şekillendirdiği dünyada yaşadığımız gerçeğini değiştirmez. sorun şu ki freud çok çalışmış (çektiği kokainler sayesinde olabilir), sürekli üretmiş ve çok şey söylemiş. neredeyse her şeyi. ne daha sonra ispatlanan “bilinçaltı” teorisi doğru olduğu için söylediği her şeyi doğru kabul edebiliriz, ne de söylemlerinin çoğunu oluşturduğu, ispat edilemeyecek ve yanlışlanamayan savları nedeniyle her söylediğinin yanlış olduğunu kabul edebiliriz.

    freud sevimsiz bir adamdı, yaşadığı zamanın star’ı gibi bir şeydi. sokakta görenler hemen tanır, kıçlarına başlarına imza attırırlardı. (attırmazlardı heralde, ünlüden imza almak ne zaman başlamıştır acaba?) iki kez nobel’e aday gösterildi, hem tıp, hem de edebiyat alanında, ikisini de kazanamadı. hatta tıp alanında aday gösterildiğinde einstein (herkesin sevdiği einstein) jüriye mektup göndererek “saçmalamayın, sakın ödülü freud’a vermeyin, sonuçta o sadece bir psikiyatrist” demiş.

    şimdi bakalım freud neler demiş. öncelikle “bilinçaltı” . zibilyon tane deneyden sonra bilinçaltını kabul ediyoruz. freud “ne yaptığımızı biliyoruz” iddiasını reddetmiş. mesela birine aşık oldunuz ve evlenmeyi düşünüyorsunuz, size soruyorlar “neden” diye. büyük ihtimalle şöyle dersiniz, “artık evlenmek için kendimi hazır hissediyorum” “onu seviyorum” “o çok akıllı ve çekici” vs vs. ve bütün bunlar doğru da olabilir. yani siz en dürüst olduğunu zannettiğiniz anda bile –yalan söylemeseniz bile- gerçek şu ki o sırada sizin seçimlerinizi etkileyen farkında olmadığınız nedenler var. mesela benimle evleniyorsunuz çünkü aslında ben sizin babanıza benziyorum, ve benimle evlenerek aslında size ihanet eden babanıza sahip oluyorsunuz.

    ve freudyen teorinin en süper kısmı, sonsuz haklılık! (bayılıyorum buna, bayılmak ne kelime, bütün hayatımı bunun üzerine inşa ettim ben!) yani biri size gelip “off ya saçmalıyorsun! “ derse (ya’yı uzatma biçiminden etilerde mi yoksa unkapanında mı oturduğunu anlayabilirsiniz ama konu bu değil) neyse size gelip “off ya saçmalıyorsun!” derse vereceğim cevap (bir freudyen olarak) “bütün bunlar bilinçaltında oluyor bebeğim, zaten sana saçma gelecek” olur.

    ama bu evlilik örneği zorlama bir örnek olsa bile, gerçekten bir çok durum var buna benzeyen. örneğin neden daha ilk görüşte hoşlandığınız ya da hoşlanmadığınız insanlar olabiliyor? nasıl tamamen ifade edemeyeceğiniz durumlar, tartışmalar içine girebiliyoruz? nasıl oluyor da tam da en hatırlamamız gereken zamanda isimleri unutabiliyoruz? neden yeni sevgilimize yanlışlıkla eski sevgilimizin adıya sesleniyoruz?? neden hoşlandığım kıza mustafa dedim ben??farkında olmadığımız bu bilişsel sistemler sebebiyle.

    ki böyle sistemlerin olması da çok fazla sorun teşkil etmezdi eğer bilinçaltımız mantıklı bir bilgisayar , gerçekten akıllı bir sistem olsaydı. ama freud’a göre bu böyle değil. çünkü üç farklı süreç sürekli beynimizin içinde vahşice savaşıyor. evet bizi ele geçirebilmek için. bardaki hatunun göğüslerine nutella döküp yalayabilmem için. ya da bunu durdurmak için. sonuçta galip gelen işleme göre hareket ediyoruz, mantıklı bir insan olduğumuz için değil, içimizdeki bu üç yaratığın savaşının sonucuna göre davranıyoruz. bunlar id, ego ve süperego adlı yaratıklar.

    id… yani içimizdeki hayvan. yalnızca yemek, işemek, sevişmek, ısınmak istiyor. inanılmaz derecede aptal. yalnızca zevkine göre hareket ediyor. zevk almak, ve bunu şimdi, hemen almak istiyor. yani zevk için saf tutkudan oluşan bir hayvan.

    ama tabi ki hayatımızda işler böyle yürümüyor. tamam istiyorsun aslanım da, yapabilecek misin? istediklerini elde etmek için bir çok şeyler yapman gerekli, bunlar için
    planlamalar yapman gerekli vs vs. ve bütün bu planlama safhası sistemi de “ego” yani şimdiki zamanda yaşayan “ben” yani “kendimiz”. ego demişken hemen otostopçunun galaksi rehberindeki zaphod’a selamı çakalım, aynen onun dediği gibi: “etrafımda egomdan daha büyük bir şey varsa hemen yakalanıp öldürülmesini istiyorum!” ego ise şimdiki zamanda, gerçeklik ilkesine göre hareket ediyor. ego bilincin kaynağı, yani yaptığımız planlar, bazen vazgeçişlerimiz, herşey.

    ve diğer canavar: superego. toplumdan ve ailemizden, sosyal çevremizden aldığımız kuralların içselleştirilmiş hali. yani ne oluyor, bir şeyler istiyorsunuz, arzuluyorsunuz, ama bazen bunlar için cezalandırılıyorsunuz, ayıplanıyorsunuz. bazı tutkular yasak, bazı davranışlar kabul edilemez ve hepsiniz bir cezası var.
    böylelikle kendimiz (ego), id ve supergo arasında kalıp “aradaa kaldımm hep aradaa” diyen susam sokağı karakterine bürünüyoruz.

    yalnız unutmamamız gereken bir şey var, tamam id gerizekalı, aptal. yalnızca “yemek yee, sevişş, işee, ısın olmm ısınn” diye emirler yağdırıyor. ama süperego da gerizekalı. yani süperego “hmm bunu yaparsan şöyle olur dostum” diye açıklama yapan 68 kuşağının hippisi, şimdinin filozofu falan değil. o da sadece “aa kendinden utanmalısın!!” “yakışıyor mu sana??” “şunu yapmayı kess artıkk” “iğrençsin, utanmaz!” deyip duruyor. ve sen, benim yakışıklı dostum, güzel dilberim, sen o bir taraftan “hadi zevkk!!” diye çığlık atan id’inle, “kendinden utanmalısın” diyen süperego’n arasında sıkışıp kalmış o zavallı ego’nsun. (dolapta şarap var, birer kadeh atıp, süperegomuzu susturup, sevişelim mi?)

    ve tabi bütün bunlar, bilincimizde, yani farkında olduğumuz bir süreçte değil, içimizde, bilinçaltımızda sürekli devam ediyor. onları bulamazsın, onlar işlerini gizlice sürdürürler.

    şimdi de freud’un o psikoseksüel gelişim konusunu konuşalım. kişilik gelişiminin 5 ana dönemi var. ve freud’a göre eğer bu beş dönemden birinde sorun yaşamışsanız, o dönemde sıkışıp kalmışsınız demektir.

    oral dönem: ağzımızdan zevk alıyoruz, her şeyi ağzımıza götürüyoruz, yalıyoruz, çiğniyoruz. olur da bebeği meme emmekten men edersek, büyüdükten sonra karşımıza “oral kişilik” olarak çıkıyor.yani çok fazla yemek yiyen, sakız çiğneyen, sigara içen vs. erken dönemlerinde o tatmini tam alamadıkları için şimdi almaya çalışıyorlar.

    anal dönem: işte tuvalet eğitimi falan, eğer süreç yanlış giderse, çok cezalandırılırsanız falan, anal kişilik oluyorsunuz. hayır dötten vermiyorsunuz, bunun yerine cimri, aşırı titiz, kurallara bağlı, eleştirilmeye tahammülü olmayan ama sürekli eleştiren falan biri oluyorsunuz.

    sonra işler sapıtmaya başlıyor. sonraki dönem: fallik dönem. cinsel organlarımızı araştırıyoruz beyler ve hanımlar. eğer erkekseniz, dişilere karşı erkekliğiniz kabarıyor ve eğer dişiyseniz ilgiye ya da hakimiyete karşı bir ihtiyaç duyuyorsunuz. ve sonra ilginç bir şey oluyor. oedipus kompleksi dediğimiz şey. hani şu annesine aşık olan bu yüzden babasının yerine geçebilmek için babasını öldüren mitolojik kahraman. hala ufaklığız unutmayın. ve beyler (yani erkekler) bu hepimizin başına geliyor.

    olay şu: üç ya da dört yaşındayız, fallik dönemdeyiz. neye karşı meraklanmaya başladık? çükümüze karşı meraklanmaya başladık. ve dışarıdan bir obje arıyoruz bunun için. kim var etrafımızda hem nazik, hem sevgi dolu ve harika? annelerimiz. “anne iyidir, anneyi seviyorum” diyoruz ama aklımıza bir şey daha geliyor (aklımıza derken, bütün bunlar bilinçaltında oluyor tabi, akıl makıl yok)… engel olarak babamız var.

    gerçekten de bu yaşlardaki erkek çocuklardan genellikle “ben annemle evlenicem” diye laflar duyabiliyoruz. sonra hikaye şöyle devam ediyor… babayı öldüreceğim… (hemen the doors’dan “the end” şarkısını açıyoruz… father…yes son… i want to kill you… mother?...i want to f…ahheyeahyeah yee” )her üç dört yaşındaki erkek bebe düşünür bunu. ama çocuktaki hayal dünyası ve gerçek dünya içiçe olduğundan çocuk bu düşüncelerinin babası tarafından farkedildiğini düşünür. e baba büyük ve artık bize kızgın, ebemizi miker isterse…kendimize soruyoruz, “bize en kötü ne yapabilir baba?” (haha önce sizi dövdürüp sonra çarmıha gerdirir , inanmıyorsan isa’ya sor). e bütün ilgimizin çükümüzde olduğu dönemde aklımıza tabi ki şu geliyor: “çükümüzü keserrr!!” ve bu yüzden baba kazanır ve biz kendi kendimizi bu cinsel düşüncelerden uzaklaştırırız…bu dönem de “gizlilik” dönemi olur.

    jenital dönem ine kadar seks isteğimizi bastırırız. ergenlik dönemi ise şu an hepimizin içinde bulunduğu dönem zaten. ama ne demiştik süperego da gerizekalı. sadece “ah hayır, bunu yapma” demekle kalmıyor “ah hayır, bunu düşünme, utanmaz pislik” de diyor. bir yandan id tarafından dürtüklenen sapkın fantezilerimiz, hastalıklı düşüncelerimiz … “onu öldüreceğim, diğerini becereceğim!” diğer taraftan “hayır! hayır hayırrr!!” diye çığlık atan süperegomuz. (haha ghkollum ghkollum!! )ve bütün bunların hepsi bastırılmış, hiçbir zaman bilincimize, yani farkındalığımıza kadar gelememiş. hepimiz gollummuşuz da haberimiz yokmuş.

    peki bütün bunları nasıl baskı altında tutabiliyoruz. cevap: “savunma mekanizmaları”

    yani kendimiz hakkında bilmek istemeyecek arzulara ve düşüncelere sahibiz. bunları kendimizden saklıyoruz ve ortaya çıkmasını engelliyoruz ve bunu yaparken savunma mekanizmalarımızı kullanıyoruz:

    yüceleştirme: mesela çok fazla enerjiye sahipsiniz, cinsel enerji ya da agresif enerji. bunu cinsel ya da agresif şekilde bir hedefe yönelteceğinize başka bir şeye odaklanıyorsunuz, mesela sanata. mesela picasso yu düşünebilirsiniz, içindeki cinsel ya da agresif enerjiyi tablolarına akıtırken. mesela bedri baykam, peçetelere attırırken…

    yer değiştirme: utanç dolu düşüncelerinizi veya arzularınızı daha makul hedeflere yönlendiriyorsunuz. mesela babası tarafından dövülmüş çocuk, babasından nefret ediyor ve onun canını acıtmak istiyor, ama bu çok zor olduğundan bunun yerine köpeğe kötü davranıyor çünkü o daha makul bir hedef. (hayır çavuşu tokatlamak buna girmiyor…sanırım…)

    yansıtma: kendimde rahat olmadığım bir takım düşünceler var ve bunu kabul edip sahiplenmek yerine başkasının üstüne atıyorum. mesela homofobiklik. bir erkeği görüyorum ve ona karşı içimde bir tutku besliyorum (içimde dediğim yine bilinçaltında, farkındalık seviyemde değil) ve bundan utanıyorum, bu yüzden tutku duyduğum herif bana baktığında “ne bakıyosun lan, ibne misin??” diye çıkışıyorum. yani kendimde olanı ona malediyorum. freud’a göre genelde başkalarının sürekli homoseksüel olduğundan dem vuran erkekler aslında kendi içlerindeki erkeklere karşı olan arzuyu yansıtıyorlar.

    rasyonelleştirme (bahane) yanlış bir şey yaptığımda bunu toplum tarafından daha fazla kabul görecek şekilde rasyonelleştiriyorum. mesela çocuğumu dövmekten aslında zevk alıyorum ama tabi ki “ah nasıl zevk alıyorum” demiyorum, bunun yerine “bu çocuğun iyiliği için ne yazık ki bu çocuğu dövmem şart” diyorum.
    geri çekilme: eski bir döneme geri dönme, çocuklarda sıkça olur. stres veya travmada ağlamaya, parmaklarını emmeye falan başlarlar.
    bu savunma mekanizmalarına ihtiyacımız var, çünkü işe yaramadıklarında başımıza kötü şeyler gelebilir. örneğin histeri:

    aslında hiçbir fiziksel sorunumuz olmadığı halde histerik körlüğe ya da histerik sağırlığa maruz kalabiliriz. fiziksel bir sorunumuz yok ama göremiyoruz veya duyamıyoruz. tutukluk, titreme, panik ataklar, amnezi… ve bu fikre göre bütün bunlar semptomlar. bilinçaltımızdaki sorunların semptomları.ve freudyen teoriye göre bunu aşmanın yolu gerçeği ortaya çıkarmak. kendinden bir şeyler saklıyorsun, bilinçaltında, ve bunun acısını çekiyorsun, ve en içindeki o bilinmezi ortaya çıkarttığında, sorunlar çözülüyor.

    ve bir diğer konu, rüyalar… freud’a göre rüyalarımızda gördüklerimiz aslında dileklerimizin, isteklerimizin, arzularımızın, korkularımızın sembolleşmiş hali. içimizde yeşeren, bazen yeşermemesini isteyeceğimiz bir çok düşünce, hayal olabiliyor ve bunları baskı altında tuttukça kendilerini rüya içinde başka bir kılığa bürünerek gösteriyorlar.

    şimdi gelelim en önemli konuya… freud’un teorileri ne kadar bilimsel? oldukça tartışmalı. çünkü bilimin en önemli özelliği “yanlışlanabilir” olmasıdır. yani karl popper’dan beri bu böyledir. ancak freud’un bir çok teorisinin denenmesi, test edilmesi, dolayısıyla kesin olup olmadığının anlaşılması imkansızdır. (mevcut duruma göre). yani o deyişle “doğru değil, yanlış bile değil!”

    astrolojiyi ele alalım, gidip size “iki gün içerisinde bilmem ne yıldızı bilmem ne güneşine yaklaştığı için, içinizde sıkıntı yaşayacaksınız” dediğinde bu da kesinliği test edilebilir bir şey değildir. ama eğer size “bugün bir kediye çarpacaksın, sonra eve döndüğünde sevgilinin sakladığın bütün pornoları bulduğunu farkedeceksin” deseydi, evet bu kesinliği test edilebilir bir şey olurdu.

    bilimde yanlışlanabilirlik kriteri çok önemlidir. bir teori üretirsiniz ve herkes bunun yanlış olduğunu ispatlamaya çalışır, ayakta kalanlar geçerli teorilerdir. evrim teorisi bu yüzden harika bir teoridir, onbinlerce kez yanlış olduğu ispatlanmaya çalışılmıştır ve hala bütün görkemiyle ayaktadır.
    sonuç olarak freud çok konuşmuştur, çok şey ortaya atmıştır, çok fazla teori sunmuştur ve bir çok şeyin kapılarını açmıştır. bugün freud’un teorisini kullanan freudyenler de var, ama gerçek şu ki bunların çoğu akademisyen değil.

    http://oyc.yale.edu/psychology/psyc-110/lecture-3
1026 entry daha