şükela:  tümü | bugün
4 entry daha
  • george r. r. martin'e güvenirsek (ki aksi için elimizde yeterince sebep var) a song of ice and fire serisinin sondan bir önceki kitabı. tam anlamıyla ömür törpüsü.

    fantastik edebiyatın -tıpkı edebiyatın diğer popüler dalları gibi- yazarlar açısından kolaycılığa yol açan kötü bir tarafı var: okuyucuyu yakalayan bir altyapı ve kahraman(lar) yarattığınızda hikayeyi dilediğiniz gibi sündürerek para kazanmaya devam edebiliyorsunuz. bir noktadan sonra yaratıcılık doğal olarak kayboluyor ve kitapçı rafları birbirinin aynısı çerden çöpten hikayelerle doluyor. hangisini weiss yazmış, hangisini eddings, hangisini salvatore pek bir önemi kalmıyor. belki de bunun için olsa gerek bugün bile fantastik edebiyatın en iyi yazarı tolkien olarak görülüyor. türde son dikkat çekici atılım herbert'in dune serisi ile, king'in bireysel terapi çabası olarak okunabilecek the dark tower serisi ile sınırlı kalıyor.

    "kalıyordu" demek lazım artık. her ikisi de son ciltlerini bekleyen iki seriyle (robert jordan'ın the wheel of time'ı ile george martin'in a song of ice and fire'ı) tolkien çıtasının da, herbert çıtasının da aşıldığını iddia etmek mümkün çünkü. bu iki seriden sonra fantastik edebiyatta gerçekten iz bırakmak isteyen yazarların işi oldukça zorlaştı. iki elf, üç cüce, bir dark lord üzerinden macera romanı kaleme alanların zamanı -büyük ihtimalle- sona erdi. (tabi bu, 13-18 yaş grubunun erotik hayalleri üzerinden beslenen vampirli, kurt adamlı çöplerin, aynı grubun özgüven eksikliğinden beslenen büyücülü zımbırtıların para kazandırmayacağı anlamına gelmiyor)

    toprağı bol olsun, robert jordan'ın son cilde ömrünün vefa etmediği the wheel of time serisi, şu an için, fantastik edebiyatın bütün şablonlarının kullanıldığı klasik anlayışın en ileri, en yetkin noktası. jordan'ın, kaneviçe işler gibi işlediği, el oyası zarafetiyle milim milim ortaya çıkardığı eseri, biraz (ne birazı?) abartıyla klasik dönemin, dostoyevski'nin son sözü olan karamazof kardeşler'le kıyaslanabilir. çok istisnai bir beyin, sıra dışı bir hikaye ortaya çıkmadıkça tahtının sallanacağına ihtimal vermiyorum. kaldı ki aes sedai-bene gesserit, aiel-fremen, moiraine-gandalf, fain-gollum, vs eşleşmelerinin kurulabileceği the wheel of time'ın güçlü yanı yaratıcılığı olmadı.

    a song of ice and fire serisi ise tam aksine, klasik fantastik edebiyat şablonlarını zorlayarak bir ölçüde tıkanmış olan türün yeni kulvarlara geçiş yapabilmesine imkan tanıdığı için farklı, değerli bir yerde duruyor. george martin, çoğu fantastik meraklısını heyecanlandıracak ölçüde ilginç unsurlar kullanıyor hikayesinde. ve ne yazık ki bu unsurlarla hali hazırda okuyucuyu tatmin edecek ölçüde uğraştığı söylenemez (son romanda da durum değişmeyecektir), fantastik unsurlar bu çapraşık insan ilişkileri hikayesinin tuzu, biberi olarak kalıyorlar. (hikaye jordan'ın elinde olsa en az bir beş cilt daha isterdi sanıyorum)

    fantastik edebiyatta bir şekilde adaletin sağlandığını görürüz kitabın sonunda. var olan bütün zorluklara karşın iyiden, doğrudan yana olanların kazandığını görürüz. hadi olmadı diyelim, bütün ayrıntıları kabaca verilmiş bir kehanetin, döngünün içinde herkesin kendine düşen rolü kendi çapında oynadığını görürüz. bu anlamda tür, esasında (yukarıda dostoyevski örneği verdim ama), genel yapı olarak romantik akıma daha yakın durur. martin, bu en genel şablonu kırarak gerçekten ezber bozuyor. yarattığı dünya fantastik bir dünya, evet. fakat o dünyadaki insanlar bizim gündelik hayatta yaşadıklarımıza çok benzer (tavır anlamında. yoksa sanmıyorum ki ejderhalara analık eden kız arkadaşlarımız, kuzgunlara yoldaşlık eden kardeşlerimiz olsun) bir hayat sürüyorlar. iyiler kazanmıyorlar örneğin, ilahi adalet bir şekilde tecelli etmiyor. iyi niyetli bir davranış yüzünden bütün taşlar yerinden oynayabiliyor. olumlu yönde bir evrimden söz etmenin imkanı yok. ortam genelde kaotik ve şans, çok zaman belirleyici etmen olabiliyor.

    ve george martin kahramanlarına asla acımıyor, onlara sempati beslemiyor. olacak olan olması gerektiği gibi oluyor. on beş kitap boyunca ölmeyen drizzt'e, bütün dünya yerinden oynamışken bir yoldaş ve bir parmaktan başkasını kaybetmeyen yüzük kardeşliğine, durumu sürekli kötüleşen fakat bir türlü son noktaya gelemeyen raistlin'e, bir üyesi kaybedildiğinde yarım kitap yas tutulan çok ırklı gruplara alışkın fantastik okuyucusu için bunun, en hafif ifadeyle alışılmadık olduğu söylenebilir. belki de her türlü insan ilişkisine hiçbir tabusu olmadan yaklaşan yazarın (ve serinin) gücü de buradan geliyor, fantastik edebiyat kendine yeni bir mecra buluyor.

    a song of ice and fire serisinin her cildine, "artık yazarın tarzına alıştım. şaşırtamaz beni bu noktadan sonra" diye başlıyorum ve her seferinde george martin, gardımı almadığım bir anımı yakalıyor. a dance with the dragons da bu kuralın istisnası olmadı. son romanda (artık dizisi de var, martin amca bizi 5 yıl bekletmez umarım) nakavt olmayı bekliyorum.
99 entry daha