şükela:  tümü | bugün
  • brandon sanderson imzalı fantastik bir roman. 2009 basımı. yazarın elantris romanını okuyanlar elantris'in eski halini, sıradan bir insan iken shaod tarafından dönüştürülüp yaşayan bir tanrı haline gelmenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorlarsa bu kitabı o meraklarını gidermek için de okuyabilirler. yanlış anlaşılmasın, kitabın elantris evreniyle bir ilgisi yok. warbreaker farklı bir dünyada geçiyor. iki kitapta da bu temanın ortak olması dikkat çekici ama. kaldı ki bunun dışında da kimi ortak noktaların bulunduğu açık ki onlara spoiler verirken değinmek daha doğru.

    sanderson, 1975 doğumlu bir yazar için çok iyi bir yolda, buna hiç kuşku yok. önünde "robert jordan'ın the wheel of time serisini tamamlayan adam" olarak tanınmak gibi ciddi bir handikap var. var fakat açık ki bu adam bu handikabı aşacak yeteneğe sahip. elantris'i genel olarak beğenmiştim. warbreaker da aynı oranda başarılı bir roman. bir yazar, yeni elantris'in kasvetli ortamını da, parlak fakat acımasız bir tiyatronun oynandığı hallendren'i de aynı beceriyle kağıda aktarabiliyorsa, o yazarın hakkını vermek gerekir. (mistborn üçlemesinin ilk cildini bitirmek üzereyim henüz ve mistborn bu ikisinden daha da iyi. şimdilik.)

    yazarın sorunlu (benim görüşüme göre sorunlu. yoksa fantastik edebiyat standartlarının üzerinde biri için bu noktalar kusur bile sayılmayabilir) yanları ise kısaca şunlar:

    - sanderson'ın toplumsal sorunlarla ilgili de söylemek istediği bir şeyler var. popüler edebiyatın kollarından birinde eser veren biri olarak elbette ki böyle bir zorunluluğu yok. bu tür sorgulamaları roman(ların)a sağlam bir şekilde yedirdiği zaman zaten kulvar değiştirecek ve türün klasik yazarlarıyla karşılaştırılır hale gelecek. bu çabası anlaşılır, takdire değer. bize maceradan başka bir şey vermeyen yazarlara bile romanları aracılığıyla bize başka diyarlara gitme şansı verdikleri için müteşekkirken, okuyuculara daha fazlasını vermek isteyen, söyleyecek bir sözü olan birine laf edecek halimiz yok. ne var ki sanderson, sözüne tam anlamıyla sahip çıkamıyor, hatta ifade yerindeyse kekeliyor bile diyebiliriz. türün yapısına sadık kalmak içindir belki, lafı yarıda kesiyor. bu açıdan ender's game ve speaker for the dead romanlarıyla beklentileri çok yükselten, fakat fabrikasyon romanlar yazmaya başladıkça irtifa kaybeden orson scott card ile benzer bir kaderi paylaşması ihtimali var. card'ın irtifa kaybı mormon fanatizmiyle ilgiliydi, sanderson'ınki de başladığı cümleyi bitirememesi yüzünden olacak.

    - ikinci sıkıntı ise tasvirlerde. özellikle de mekan tasvirlerinde. kötü kesinlikle değiller. iyiler hatta. ama zihinlere nakşolacak keskinlikte, kesinlikte değiller. the lord of the rings filme çekilmeden çok çok önceleri bile serinin hayranlarının çizimleri internette dolaşırdı. peter jackson'ın da bu çalışmalardan fazlasıyla faydalandığı biliniyor. filmlerde, kitabı daha önceden okumuş olan izleyicilerin hemen hiçbiri mekanlarla ilgili hayal kırıklığı yaşamamıştır, beklediğini bulmuştur. bunda da en büyük pay esasında tolkien'e ait, onun tasvir gücüne ait. benzer şekilde bu aralar pek gözde olan game of thrones dizisinin mekan tasarımlarının başarısının altında da george r.r. martin'in, kendi hayal dünyasını okuyucularına satır satır aktarmasındaki isabet oranı var. olur da the wheel of times serisi sinemaya ya da televizyona aktarılırsa (söylentiler daha çok tv üzerine idi ilk zamanlarda, nbc'nin hakları satın aldığı konuşuluyordu. 2008'den beri ise kitabın film haklarını alan universal'dan hamle bekleniyor) yine aynı şekilde mekanların görsel dile aktarılmasında en ufak bir sıkıntı çıkmayacağını düşünüyorum. robert jordan o dünyayı satır satır ezberletti çünkü. sanderson da devler liginde oynayacaksa standartlarını biraz yükseltmeli. ha, amacı r.a. salvatore ile aşık atmaksa (dark elf trilogy hariç diyor bir yanım) pek de zorluk çekmez.

    kitaba gelince...

    --- spoiler ---
    nefes (breath) üzerinden işleyen, renklerin öne çıktığı bir sihir sisteminin hakim olduğu bir dünyada geçen hikayede, aralarında inanca dayalı kadim bir düşmanlık bulunan iki ülke bulunuyor: hallendren ve idris. hallendren, görkemli, kalabalık, gücün hayati önem taşıdığı bir ülke. bir tanrı-kralları, tanrı konseyleri var. eski yunan tanrılarını andırır şekilde her tanrının bir "uzmanlık" alanı var. idris ise nefes kullanımının sapkınlık olduğunu düşündükleri için hallendren'den ayrılmış insanların ülkesi. austre adında mekandan ve zamandan münezzeh bir tanrıya inanıyorlar, barışçıl ve mutlu bir ülke olarak biliniyorlar. bir de hallendren'de yaşayan dinsel bir azınlık, pahn kahl inancına mensup olanlar var.

    hikayemizin başlangıcından yirmi yol önce, hallendren'in tanrı-kralı susebron ile idris kralı bir evlilik anlaşması yapıyorlar. anlaşmaya göre yirmi yıl sonra susebron, kralın kızıyla evlenecek. zaman gelip çattığında anlaşmayı bozup komşu devletin şimşeklerini üstüne çekmek istemeyen kral, anlaşmadaki bir açıktan yararlanarak evlilik için yıllardır politika ve hallendern adetleri üzerine ihtisas yapmış büyük kızını (vivenna) değil de, şımarık, toy kızını (siri) gönderiyor [elantris'teki gibi yine bir gelin baş rolde. ne alıp veremediği varsa yazarın gelinlerle?]. hemen ardından vivenna da küçük kardeşini korumak için çocukluk arkadaşıyla birlikte ülkenin başkenti t'telir yollarına koyuluyor.

    siri aracılığıyla ülkenin ruhani tabakasını, tanrı-kralı, diğer tanrıları, rahipleri, t'telir'in kaymak tabakasını tanıyoruz. vivenna (ve denth tayfası) sayesinde ise başkentin sokaklarında dolanıyoruz. siri, kendi ülkesiyle şu anda yaşadığı ülke arasında yıllardır çıkması beklenen savaşı engellemeye, vivenna ise bir yandan kız kardeşini ürkütücü susebron'un elinden kurtarmaya, bir yandan da şehirdeki hemşehrilerini kullanarak muhtemel bir savaş için hazırlanmaya çalışıyor.

    iki kız kardeşin dışında iki temel karakterimiz daha var. biri tanrılara inanmayan bir tanrı: cesur lightsong ki denth ile birlikte romanın en eğlenceli karakteri. diğeri ise romanın açılışında karşılaştığımız, gizemli nefes avcısı vasher.

    entrikanın, ihanetin, manipülasyonun bininin bir para olduğu romanda, heyecan hep üst düzeyde. aksiyon yükü ise (yine elantris'te olduğu gibi) sona saklanmış. iki devlet arasında savaş çıkarmayı ya da savaşı önlemeyi hedef almış çoklu ayak oyunlarının son sahnesi tanrılar konseyinde oynanıyor. kimin niye hangi tarafta olduğuna yönelik sorular sorarken bir bakmışsınız ki kitabın sonuna gelmişsiniz. yazarın bir kısım hamleleri tahmin edilebilir ama çoğu zekice.

    saray içi entrikaların derinine gidildikçe, "yöneticiler değişse de asıl olan bürokrasidir" (devlet yönetiminde devamlılık esastır?) türü bir alt metnin görünür olması, sokakların kanunu ile erdem arasındaki ilişkinin düzeyinin sorgulanması [en yukarıda sanderson hakkındaki eleştirilerim baki kalmak kaydıyla] romanı daha da ilginç kılıyor.

    ana karakterlerin dışında kalan tipler de canlı, akılda kalıcı tipler. susebron, llarimar, bluefingers, denth, tredelees, lightsong'u sürekli taciz eden blushweaver ve tabii ki şiddet düşkünü kılıç nightblood. anglo-amerikan hikaye geleneğinde adet olduğu üzere, bütün karakterler zaman içinde öğreniyor, gelişiyor, değişiyorlar (nightblood istisna).

    roman evreninde her insanın bir nefesi var ve insanlar eğer isterlerse belirli birkaç sözle bu nefesi başkasına geçirebiliyorlar. nefesi giden kişi (drab) soluklaşıyor, silikleşiyor ama yaşamaya devam edebiliyor. belli bir sayının üzerinde nefes sahibi olan kişiler bu nefesler sayesine uyandırma (awakening) gücüne sahip oluyorlar. insan biçimli şekilleri vücuda getirip onlara belli komutlar verebiliyorlar, işleri bittiğinde de nefeslerini geri alabiliyorlar.

    bunun (uyandırma) bir ileri aşaması ise cansız organizmaları canlandırmak. bu yöntemle robotumsu bir hayat kazandırılan organizmalar (lifeless), kendilerine verilen komutları birebir yerine getiriyorlar, getirmeye çalışıyorlar. fakat bunlara verilen nefes geri alınamıyor. bir lifeless çok zarar görürse bir tür alkol karışımının yardımıyla ve zarar gören bölgelerin onarımıyla yeniden hayata geçirilebiliyor.

    nefesin kullanıldığı bir başka alan ise nesneleri kontrol etmek. nightblood nam kılıcımızın da ilgili olduğu bu konuya rufailer karışıyor.

    nefeslerle ilgili karışı bir başka nokta ise ölümden geri dönenler (returned). tanrılar konseyindeki tanrıların dahil olduğu bu kategorideki kişilerin belli bir sebepten dolayı geri döndüklerine dair bir inanış var. rivayet odur ki bunlar öbür dünyada bir şeyle karşılaşıyorlar, bir şeylerin yolunda gitmediğini görüyorlar ve onu düzeltmek için geri geliyorlar. düzelttiklerinde görevleri sona ermiş oluyor. yalnız netameli taraf şu ki, bu geri dönen tanrılar ölümsüzlüklerini korumak uğruna her hafta halktan bir kişini nefesini almak durumundalar. tabi ne kadar nefes sahibi isen o kadar takdir gördüğün bir toplumda bu işin de piyasası oluşmuş durumda. insanlar nefeslerini satıp soluk olarak yaşamayı göze alıyorlar.

    elbette ki dini bütün idrisli kardeşlerimizin nefes sahibi olmayı sapkınlık olarak gördüklerini, nefes satmayı asla anlayamadıklarını, kendi bölgelerinde biri ölümden geri döndüğünde de dolayısıyla bir hafta sonra ona yeni nefes verilmesini sağlamaktansa returned kardeşlerinin ölmesine razı olduklarını eklemek lazım.

    velhasıl warbreaker, olay örgüsü, karakterleri ilgi çekici, iyi kurgulanmış, heyecan dozu yerinde, eğlenceli bir roman. okuyalım, okutalım.

    --- spoiler ---