şükela:  tümü | bugün
123 entry daha
  • gerek oyunculuk, gerek senaryo gerekse sinematografi açısından son dönemde izlediğim en tatmin edici, sürükleyici ve kaliteli yapım.

    dizinin genel duruşu, olayların, sahnelerin ve karakter arka planlarının çizilişi bir televizyon dizisinden ziyade bölümlere ayrılmış bir sinema filmine yakınsıyor. mafya dizilerinde sıklıkla kullanılagelen saçma sapan abartılı sahnelere, can sıkan gürültü kalabalığı, aksiyon bombası çatışmalara, çekilen yersiz restlere ve gerçekliğe herhangi bir izdüşümü bulunmayan süper mafya kahramanlarına yer yok dizinin akışında. elbette bir dönem dizisi olmasının da büyük katkısıyla kurgusallık asla doğal ilerleyişinde sırıtacak, detone olacak, yapmacığa düşecek noktaya gelmiyor.

    ama asla da salt sıradan gerçekliğin duvarlarıyla örtülü bir yapım olarak çıkmıyor karşımıza. burada kastettiğim şey dizinin yapmacık olan her şeyden kaçmak uğruna sinemasal anlamda hiçbir varlık göstermeme, katıksız, dümdüz bir anlatım benimseme gibi bir yol izlemediği. kısacası gündelik gerçekliğe ayak uydurmak adına kendini kasmıyor, sinemasal bir yapıt olmasının büyüsünü yok etmiyor.

    örneğin olaylar olağan akışında seyrederken bir anda tamamen perdede ve ekranda anlamlı olacak diyaloglar, hikayeler, vecizeler işitiyoruz. örneğin chalky bir an durup fiyakalı bir laf edip silahlarına sarılıyor, bunu bir olağanlıkla değil gösterişle yapıyor ama bu dizinin dengesi içinde kaynıyor, buram buram artistlik kokmuyor, görsel ve kurgusal bir haz veriyor, bir yükseliş anı yaşanıyor, sonra alçaktan uçuş devam ediyor. bu da diziyi samimi kılıyor, yapılanın bir görsel, işitsel, zihinsel bir şov olduğunun farkında olunduğunu hissettiriyor. nucky eli'ya doğal akışa yabancı, yazılı metinden çıktığı on metreden belli bir diyalog ile lafı koyduğunda bu rahatsızlık vermiyor, aksine izleyiciyi elinde tutuyor.

    dizinin bana göre en tatmin edici yönü karakterleri. belli başlı birkaç karakter dışında hiçbirini henüz derinlemesine gözlemleme, anlayabilme şansımız olmamış olsa da tüm karakterler, en yüzeysel olarak karşımıza sunulanlar bile bulundukları sahnelere bir farklılık, bir başka anlam katmanı ekliyorlar. ve oyuncu kadrosu da bunun çok leziz sosu oluyor. bazı karakterler üzerine konuşayım biraz.

    --- spoiler ---

    enoch nucky thompson müthiş tasarlanmış, düşünülmüş bir karakter. bir centilmen, iş adamı, politikacı, duygusuz addedilebilecek bir çıkarcı, derin acılarla, travmalarla büyümüş bir çocuk, kayıplarıyla yalnızlığa hapsolmuş bir baba, paranın kokusunu üç şehir öteden alabilecek açgözlü bir veznedar, günahlarında boğulmuş bir katolik ve cömert bir hayırsever. ne düşündüğünü, bir sonrakini hamlesini sezmesi zor bir adam. kendi kafasındaki soru işaretleri ile uğraşırken bir yandan da koca bir kalabalığın hayatları üzerine kesin kararları alıyor. bazen acımasız olabiliyor. ve üstüne üstlük steve buscemi gibi usta bir oyuncu tarafından kusursuzca canlandırılıyor.

    margaret schroeder: iç hesaplaşmaların kadını. geçmişteki kendisi ile yol aldığı gelecek arasında çırpınıyor. şirin bir telaffuzu var. trainspotting, no country for old men, finding neverland, the hitchhiker's guide to the galaxy gibi filmlerdeki küçük rollerinden hatırladığımız kelly macdonald oynuyor. ilk başlarda bana kate winslet'ı fazlasıyla anımsatsa da yavaş yavaş karakteri üzerine orijinal bir şekilde oturtmayı başardı gibi.

    james 'jimmy' darmody: kendimi psikolojik anlamda dizide en çok özdeşleştirebildiğim karakter belki de. hayal kırıklıkları, şiddetli travmalar, etrafındakilerden asla istediği, beklediği sevgiyi alamamış, geçmişine dönmekten korkan, yaralı* bir adam. sürekli umut yeniliyor kendisi ve ailesi için, pek çoğuna karşı buz gibi soğuk ama bir şey onu sarstığında sinirlerine hakim olmakta güçlük çekiyor, kıskanç, bazen hırslı. michael pitt ilk bakışta böyle bir karakter için pek uygun bir seçim gibi görünmese de gayet iyi üstesinden geliyor, hatta bazı diyaloglarda kendisini aşıyor. ama kimi zaman cool tavır takınma olayını abarttığını düşünüyorum, karakterin özellikleri ile ilgili bir durum bu evet ama pitt bazen fazla kasıntı gösteriyor bu nitelikleri.

    agent nelson van alden: dizinin açık ara en ilginç karakterlerinden biri. sleepers'ta robert de niro'nun oynadığı ahlak büstü niteliğindeki father bobby'yi alın, üstüne kevin spacey'nin üstlendiği se7en'ın john doe isimli cezalandırıcı mantığındaki, dindar manyağından biraz ekleyin ve bu adamı hollywood klişesi, merkez tarafından ciddiye alınmayan, hayalperest olarak görülen ama tuttuğu işin peşini bırakmayan aynasız kalıbının içine oturtun. ve edward scissorhands misali tüm fiziksel hareketleri zar zor denetim altına alınmış gibi, kontrol mecburiyetindeymişçesine hareket etmeye müsait bir bedene hapsedin, sosyal ilişki özürlü ve bastırılmış bir beden diline, ses tonuna boyayın sonra. işte karşınıza federal ajan van alden. bir sosyopatın günlüğü. zorla vaftiz ettiği adamı suda tören esnasında boğarak öldüren. bir başka usta oyuncu olan michael shannon tarafından muhteşem bir şekilde canlandırılıyor. shannon, buscemi ile birlikte en iyi iki performansı oluşturuyor. bu karakteri bu denli yaşayıp daha iyi oynayabilecek bir oyuncu olabilir mi bilmiyorum.

    elias 'eli' thompson: klasik kıskanç ikinci adam triplerinde. abisinin gölgesinde kalmaya tahammül edemiyor. ilk bölümlerde her şeye rağmen güven verse de son bölüm itibariyle kendi yolunu çizeceğinin sinyallerini verdi. düz adam görüntüsü çiziyor. hikayenin sonunda abisinin yanında mı olacak yoksa godfather misali kardeş infazına mı gidecek göreceğiz. iroh'u deviren ozai tadında abisinin tahtını devralacağı ihtimali pek olacak gibi değil. zeki bir karakter olmadı asla. wristcutters: a love story'deki müthiş eugene performansından hatırladığımız shea whigham bambaşka bir karakterle karşımızda. oldukça iyi de iş çıkarıyor.

    angela darmody: hüzünlü hatun. jimmy'nin aradığı aileyi arzuladığından emin değilim. onsuz yaşantısında kurduğu hayallerin bir anda ortaya çıkışıyla yok olmasının izleri sürecek gibi. "paris"in ifade ettiklerinin peşinde koşacak bana kalırsa. aleksa palladino dizinin en iyi aktris performansını çıkarıyor bu rolde.

    arnold rothstein: şanslı değil, kendi şansını kendi yaratan adam. kendinden eminlikte, seviye korumada ve soğukkanlılıkta çığır niteliğinde. a serious man'imiz michael stuhlbarg'ı coen biraderler klasiğinden sonra gerçekten kaliteli başka bir yapımda görmek sevindirici.

    al capone: zeka savaşlarının, satranç hamlelerinin hüküm sürdüğü imparatorlukta baş ezip kan akıtarak kendi tahtını yaratmaya çalışan ağır psikopat, içgüdülerin adamı. içinde biriktirmeye başladı son bölümlerde, öz denetime ihtiyacı olduğuna karar verdi. eşek şakalarını özlemeyeceğimi söylesem yalan olur. ama o silahlı uyandırma neydi lan. stephen graham'i snatch ve gangs of new york'tan sever, this is england'daki aşmışlığından dolayı ise oyunculuğuna müthiş saygı duyarım. zaten son zamanlarda tinker tailor soldier spy ve pirates of the caribbean: on stranger tides gibi daha göz önünde yapımlarda yer alarak iyice dikkat çekmeye başladı. al capone'un acımasız, sert ama şamatacı hallerinin her birini başarıyla oynuyor. ingiliz olmasına karşın aksanını müthiş oturtmuş. "hear" telaffuzuna bittim.

    lucky luciano: tam bir kıl. jimmy eline fırsat geçmişken nasıl dövmedi bu elemanı hayret içindeyim. küstahlık, kibir, laubalilik ve şımarıklığın tek bünyede hayat bulmuş hali. cinselliğe dayanan sağlık problemlerine veriyoruz bu anlamsız hırsını, götü kalkık çabalarını. south park'ın t.m.i. bölümüne selam ederim buradan. vincent piazza bu rolde sırıtışıyla bile tüm saydığım özellikleri özetleyebiliyor.

    lucy danziger: yapay zekadan yoksun bir sex machine. kaplana falan ayarlayabiliyorsun göstergesini. van alden ile aynı ortamda bulunacağı bile aklıma gelmezdi son bölümlere gelene kadar. sanki biraz zeka bulaştı gibi ondan. paz de la huerta dudak hareketleri, ses tonu ile öyle bir canlandırıyor ki kendisinin karakter ile ortak noktalarının oldukça fazla olduğunu düşünmeye başladım.

    chalky white: ilk "motherfucker"ı benimsetme ve yayma kürsüsü başkanı. sözcüklerin yapısıyla oynayan zencilerin ilklerinden. ikinci yeni in the hood. çocukluğundan beri siyahlara yönelik ırkçılığı kendine hedef seçmiş, insanlarını sahiplenmiş. tüm sertliğine, beyaz adama karşı çıkarcılığına karşın cool tavırların adamı. zencilikten taviz vermiyor. konuşurken sürekli gözlerini kısıp artist tavırlarla anlatıyor derdini. araba düşkünü. nucky gücünü sağlam tuttuğu sürece onunla kalacak gibi. the wire'dan bildiğimiz michael kenneth williams pek zorlanmadan oynuyor olsa gerek.

    eddie kessler: sempati kralı. dönemdeki alman duruşunun zıttı bir hoşgörü ve beyefendilik abidesi. nucky çok üstüne gidiyor, hayatını kurtardı, bir teşekkür etmedi adama. opera sanatçısı, tenor anthony laciura oynuyor.

    mickey doyle: tam "yazık lan aslında bu adama da" diye düşünmeye başlamışken italyanları satarak kendini kurtarmasını bildi. cıvık bir adam ve köklerinden utanıyor. toparlayabilecek mi bilemiyorum. daha önce the missing person'da michael shannon ile birlikte oynamışlığı bulunan paul sparks oynuyor bu yer yer tiplemeye yaklaşan karakteri.

    richard harrow: dış görünüş itibariyle dizinin en karikatürize edilmiş karakteri izlenimi verse de insanlar ve sebep oldukları kavgalar tarafından dünyanın kıyısında yaşamaya mecbur bırakılmış, yabancılaştırılmış, gerçek hayatın korku hikayeleri, trajedileri içinde gözden uzakta var olan insanlardan biri harrow. ayakları yere en kalın zincirlerle bağlanmış, gerçekçiliğin can yakan, rahatsız eden yüzü o. deforme olmuş bedeni ve yeni yaşantısı ile yüzleşerek kendi bilgeliğini kurmuş bir adam. hem en güvenilir, hem de anlaşılması en zor olan katili hikayenin. üzerinde durulursa efsane olmaması için hiçbir sebep yok. jack huston yüzünün bir kısmını arkasında bırakıp da oynuyor. bu denli güçlü bir rol için kendisine pek çok alternatif düşünülebilirmiş ama bu da gayet yeterli bir seçim olmuş.

    --- spoiler ---
653 entry daha