şükela:  tümü | bugün
15 entry daha
  • şu an tutkuyla takip ettiğim iki diziden biri. diğeri için (bkz: the good wife) benim bir diziyi sevmem için büyük bir hikaye, acayip bir konsept falan gerekmiyor. bu kadar basit işler iyi bir senaryo ve muhteşem oyunculuklarla önüme sunulduğunda eriyip bitiyorum. bu dizi ilk başladığında benim güzel kadın tanımımı yüzde yüz karşılayan (bu yaşında bile) lauren graham için izlemeye başlamış, o dönem sevdiğim bir dizi olan brothers and sisters ile karşılaştırıp kazananı b&s ilan etmiştim. sonra dizi ilerledikçe kendi havasını buldu, karakterler yerine oturdu, hikayeler düzene girdi ve biz dizinin temposuna alıştık.

    bir şeyi incelemek lazım. nbc şu anda amerika'nın en kötü durumdaki büyük kanalı. bizdeki star gibi düşünün. ne yapsalar tutmuyor, beş senelik dizileri ratinglerde yerlerde sürünüyor ama yerine yeni bir şey getiremedikleri için devam ediyor. bunun bir güzel yanı var. başka kanallarda bu performansla yayında kalma ihtimalleri olmayan dizilere daha fazla şans tanınıyor. bakın, parenthood 3. sezonunu neredeyse yarıladı bile. the good wife karşısında yayınlanırken (ki ikisi de benzer hedef kitlesine sahip) dvr'a kaydedilip sonra izlenen diziler listesinde epey üst sıradaydı. bu da bir nevi reklam getirisi sağladığı için de dizinin karlılığı epey yerindeydi. şimdi rekabet biraz daha düşünce rating'ler de arttı, seyirci de. bu sezon henüz 18 bölümlük sipariş var, ama 22'ye uzarsa hiç şaşırmam. açıkçası 4. sezon olacağından da şüphem yok. bu dizinin sonu, tıpkı b&s gibi, bu kadar büyük oyuncuya dizi ilerledikçe verilecek paraların artmak zorunda olması ancak altından kalkılamaması sebebiyle gelecektir. o günler uzaktır umarım.

    parenthood alışılması gereken bir dizi. gördüğümüz her şeyden farklı. birbirinin üzerine konuşan insanlar var, çok gerçek ve küçük hikayeleri var, dikkat etmeyen ve alt metin okumayı bilmeyen dizide hiçbir şey olmadığı hissiyatına rahatça kapılabilir. oysa en ufak hikayenin altında insan olmak, anne olmak, baba olmak, çocuk olmak hakkında çok derin meseleler gizli. "ben babayım, beni dinlemiyorsunuz," "ben çocuğum beni anlamıyorsunuz" diye kör göze parmak yapmak yerine seyirciyi birden "bu durumda ben ne yapardım" diye kendini sorgulatmayı tercih ediyor dizi; ki takdir edersiniz, yapılması zor olan da budur. bazı bölümler drama ağırlık verirken bazı bölümler değme komedilere taş çıkaracak kadar eğlenceli oluyor. ve aile her bir araya geldiğinde keşke diyorsunuz, keşke benim de böyle bir ailem olsa. dizi diye değil, dramatik bir belgesel olarak izleyiniz.

    mesela dizinin en önemli süregelen hikayesi, asperger sendromu teşhisi konulan max ve yaşadıkları. efendim, yine bir entry'mde glee'ye bok atmak istemezdim ama; salak saçma laflar edip "kusura bakma bebiş, asperger'liyim ben," diyen bir karakter yazan glee'nin aksine bu dizide her şey gerçek. hem de dibine kadar. öncelikle, max'i oynayan max burkholder'in müthiş performansı parmak ısırtıyor. o bakışlar, o duygusuz ses tonu, o çıldırılan sahneler. ağlatmaya, hatta sizi mahvetmeye yönelik bir çok sahne var dizi boyunca. aynı hastalıkla cebelleşen ailelerin ortak kanısı, dizinin bu olayları resmederken çok başarılı olduğu yönünde. her olay için ben bunu söyleyebilirim. dizide 3. sezonda gelen ve spoiler vermeyeceğim bir hikaye dışında bizim başımıza gelme olasılığı çok ama çok yüksek olan olaylardan başka bir şey anlatılmıyor. siz de çok sevilesi karakterlerin bizim yerimize nasıl tepkiler verip hayatlarını nasıl yönlendirdiklerini izliyorsunuz. dizinin cazibesi burada. bazıları bunu anlamakta ve diziyi keşfetmekte güçlük çekiyorlar ne yazık ki.

    biraz oyunculukları övüp bitirelim. lauren graham tanımadan en çok sevdiğim insanlar, kankası olunmak istenen ünlüler listesinde en üst sırada. lorelai sağ olsun bende bitmek tükenmek bilmez bir hayranlık uyandırdı bundan 11 sene önce. hala da devam ediyor. ekrana çıktığı her an benim gözlerim parlıyor, o üzülünce de aynı hızla benimkiler doluyor. çok müthiş bir oyuncu değil belki, ama öyle bir oyun gücü var ki dramdan komediye bir göz kırpışı kadar sürede kaymak gibi geçen, insanın içine işliyor gerçekliği. peter krause dizilerini sevdiğim, kendisine ayrı bir sevgim olmayan bir isimdi. bu dizide fikrimi değiştiren sahneler, adam'ın dans etmeye başladığı sahneler oldu. o nasıl bir şirinliktir, başa sar ve tekrar tekrar izle. monica potter çok zor bir rolün altından müthiş bir başarıyla kalkıyor. yeri geliyor ideal ev kadını oluyor, yeri geliyor karakterindeki zaafları bir bir gözler önüne seriyor. harika bir anne, harika bir eş ve harika bir kadın kristina. darısı hepimizin başına. dax shepard üç sezon boyunca en çok gelişen ve değişen karakteri çok iyi oynuyor. ilk başlarda kadronun zayıf halkası gibi gözükürken şimdilerde adeta döktürüyor ve epey tutarlı bir performans sergiliyor. erika christensen ve sam jaeger daha önce birer işlerini izlediğim ve çok sevdiğim; burada kendilerine hayran olduğum iki isim. harika oynuyorlar çift olarak. nasıl ki kristina ideal kadınsa, joel'da ideal adam. yakışıklı, seksi, düşünceli, yetenekli, evdeki her şeyi tamir eder, yemek yapar, temizlik yapar, çocukla ilgilenir, ailenin manyaklıklarına göğüs gerer... arada bir gördüğümüz çok haklı ve geç kalmış çıkışlarıyla da lafı gediğine oturtur. bir erkekten daha ne istersiniz ey hanımlar? tıpkı ben işte. öhöm... neyse. hani biz çocuk oyuncuları çok severiz de göklere çıkarırız da azıcık tatlı oldular mı şöhrete boğarız da... efendim, türkiye'de bu kalibrede çocuk oyuncu görmedim ben maalesef. max burkholder'in ödülü sonuna kadar hak eden performansının yanı sıra dizinin tüm genç kadrosu ayrı ayrı döktürüyorlar. buraya yazıyorum, mae whitman çok büyük bir oyuncu olacak. çok güzel, çok sıcak ve çok yetenekli. 3. sezondaki korkunç saçından derhal kurtulursa kariyerini parlak görüyorum. miles heizer pek bir şey yapmıyormuş gibi gözükse de karakterinin özgüvensizliğini, baba özlemini, kalabalık bir aile içinde silik kalmayı çok iyi yansıtıyor. sarah ramos klasik bir genç kızı canlandırıyor, ergenlik tripleri ile özellikle. ama o kadar güzel ve o kadar doğal ki, kaymak gibi bir oyunculuk sergiliyor. tyree brown ise iki sezon arasında bir anda büyüyüp değişik bir şeye dönüşse de jabbar olarak daima tatlı ve yanağı sıkılası.

    kimsenin izlemediği bir diziye bu kadar uzun entry de ancak ben girerim zaten. en sevdiği siyahi bayan (yarı-siyahi olsa da) rashida jones olan bendeniz joy bryant'ın nefes kesen güzelliği karşısında da sesimi çıkartmıyorum bunu belirteyim. ama lauren bir numara, daima.
36 entry daha