şükela:  tümü | bugün
248 entry daha
  • kadın öldü, şaka gibi.

    sanki bir salıncakla tavana bağlıyım da havada kalmamı sağlayan ipler bir bir kopuyor gibi hissediyorum. önce michael jackson, sonra amy winehouse, şimdi de whitney. bundan sonra ya koyu dindar olup alkol ve uyuşturucudan uzak duran gruplara yönelicem ya da kimseye maşallah demeyeceğim ki 3 günden fazla yaşasın. olm, diğer taraf epey bi şenlikli oldu yemin ediyorum geriye en sıkıcılarınız kaldı, bu kadar acele etmeyin lan!

    bak ne anlatıcam, sene 2000, mersin'deyim. tatil için gitmişim, orda okuyan arkadaşlarımın denize sıfır apart'ında kalıyorum. o zamanlar öyleydi, öğrencilere deniz kenarındaki yazlıkları okul döneminde çok ucuza kiralarlardı, bizimkiler de öyle bir evde iki yıl okul tatili şeklinde takılıyolardı işte. ne güzel akşamlardı onlar, 4 kişilik dubleks evin içinde 20 kişiyle birden kahvaltı etmek, kimseyi tanımadığın sabahlara uyanmak, şarabını kapanın katıldığı partiler düzenlemek, akdeniz'in muhteşem ılık rüzgarının tenimizdeki güneş yanıklarını yaladığı akşamlar...ne sevişilirdi o akşamlarda be, neyse konudan sapmayayım.

    o zamanlar discman'lar çok modaydı. paraya kıyıp öğrenci hâlime bakmadan almıştım bir tane tuğla gibi sony. şimdi bir köşede boynu bükük duruyor. geriye dönüp baktığımda o dönemin, walkman'lerle ipod'lar arasında ne saçma bi ara dönem olduğunu şimdi daha net ayırt ediyorum. benim discman'imin kapağı harekete duyarlıydı ama zırt pırt atlar zıplar, bi cd'yi adam gibi dinletmezdi. ben de elimde sıkı sıkı tutar, kapağın kaymasını aklımca engellerdim.

    mersin'in merkeze pek de yakın olmayan bi tatil ilçesinde, geceleri kumsalda yürürken kulağıma şarkılar fısıldayan kadındı whitney houston. o gecelerde o kadar çok dinlemiştim ki onu, "greatest hits" albümündeki bütün şarkıları neredeyse ezberlemiştim.

    o cd'nin de ayrı bir hikâyesi var.

    ingiltere'den yazıştığım bir adam vardı o zamanlar. orada yaşıyordu ama türk'tü. sanırım bir arkadaş vasıtasıyla iletişim kurmuştuk ve yazışmaya, mailleşmeye başlamıştık. yakında türkiye'ye gelecekti ve görüşecektik. ufaktan aşk meşk durumları yani. neyse efendim, bu abimiz yaklaşan doğum günüm için tutturdu "sana hediye alıp göndermek istiyorum..." diye. "yapma, etme" derken kendimi hediye listesi hazırlarken buldum, ahahaha, hep o açgözlü arkadaşlarım yüzünden! şaka bir yana, o aralar deli gibi dinlediğim robbie williams, lauryn hill ve george michael'ı ne kadar sevdiğimi bilirdi. bir de parfümümün ne olduğunu!

    doğum günümden birkaç gün sonra, elime geçen paketin içinden george michael'ın "for the feet, for the heart" diye 2'ye ayırdığı "best of" albümü (ki halen dinlerim), lauryn hill'in, neredeyse aşık olacağım şarkısı ex-factor'ü de içeren miseducation of lauryn hill albümü (that thing that thing, o yeee, allaam süper şarkı!), mariah carey'nin best of albümü ve whitney houston'ın "the greatest hits" albümü çıktı, parfüm de vardı gerçi, onu da atlamayayım. adam dinlememiş, bunları yollamıştı bana, mahcup oldum kızdım falan ama bi yandan da dinlemeye doyamıyorum hiçbirini.

    whitney houston'ın o albümü bana hiç tanımadığım bir adamdan hediye gelmişti işte bana. burslarımdan arttırarak biriktirdiğim paralarla aldığım ve elimde sıkıca tuttuğum discman'imin içinde, ben kumsalda yürürken dönüyordu şimdi o albüm.

    o tatilde ben çok kötü aşık olmuştum. bana albümü gönderene değil de, kanlı canlı karşımda gördüğüm arkadaşımın ev arkadaşına...çocuk her gece eve kız atmaktan başka bir şey yapmayan, ahmet kaya hastası (şimdilerde, facebook profiline aşırı milliyetçi sloganlar koyacak kadar değişti ilginç bi şekilde), sabah kahvaltısını birayla yapan, kedi düşmanı (evdeki kediyi kuyruğundan tutup döndürecek kadar) sersem herifin tekiydi. gel gör ki, aşık olmuştuk olm birbirimize! yaşımız 18'den hallice, beterböcek görsen aşık oluyosun o yaşlarda amına koyyim...

    çocuğun adı serhan, o sıralar sevgilisi vardı. sevgili dediğim fakbadi gibi bi şey aslında. ama farkındayım, deli gibi bi elektriklenme var aramızda. bi gece sahildeyim yine, aranan kezbanlar gibi dolanıyorum. şaka lan, yürüyorum evet, ama hiçbir amacım yok, evin önündeki kumsalda müzik dinliyorum, okuduğum denizsiz memlekete dönmeden önce yosun kokusunu ciğerlerime doldurmak için, kulağımda one moment in time, bi ara oturuyorum kuma, discman'im kuma bulanıyo, sağlam bi küfür savuruyorum. şarj edilebilir piller takmışım, bitmek üzere, ama neyse ki yedekliyim. didn't we almost have it all ve i will always love you dinlemeden bitmeyecek şarjım en azından. "eğer kalırsa could i have this kiss forever ve heartbreak hotel de dinlerim." diye geçiriyorum içimden. ama şarjım asla yetmiyor elbette.

    derken bi bakıyorum, serhan, erdal, semra falan geliyorlar bana doğru. ellerinde bir şişe kırmızı şarap var, öğrenci işi. ben o aralar içmiyorum, öyle bi takıntım var, ama içmeden sarhoşum zaten! serhan'ın çikolata gibi tenine yansıyan ayışığını kutsuyorum, o benimle konuşurken. o an, o kumsalda, kulağımda i believe you and me çalarken serhan'ı izliyorum. boğazından aşağı süzülen şarap olmak istediğimi hatırlıyorum en son...

    birden bu deliler soyunmaya başlıyor, denize girecekler. aylardan mayıs falan olmalı, deniz soğuk ama girilmeyecek gibi değil. denize doğru koşarlarken iç çamaşırlarını da çıkarmalarıyla beyaz popoları iyice belirginleşiyor. arkadaki evlere bakıyorum, neyse ki gecenin 4'ü falan olduğu için, pek kimsecikler yok. "gelsene" diyorlar bana da, ama birinin hem eşyalara göz kulak olması, hem de etrafı kolaçan etmesi gerekiyor. ben girmiyorum.

    bu arada şarjım mucizevi şekilde "i'm your baby tonight'a" kadar gelmiş. o gece whitney'in kulağıma fısıldadığı bütün şarkıları serhan'a adıyorum. gözümün önünde, üç bacağıyla denizin ortasında oynaşan ve "bak şimdi ay çıkacak" deyip dalarak, poposunu göstere göstere salak salak dalışını her seferinde sanki yeni bir şey görecekmişim gibi izlediğim o çocuğa...

    sonra ne mi oldu? biz bununla hayvanlar gibi seviştik evet, o çikolata tenini yalamalara doyamadım çocuğun, çok da güzel bir ilişki yaşadık. ama klasik hikaye, uzak mesafe ilişkisi...yürümedi anlayacağın.

    adam evlendi, şimdilerde çocuğu bile var. arada araşırız, konuşuruz. onu bana hatırlatan çok şey var. ama ne ahmet kaya, ne evin bahtsız kedisi zilli, ne de efes pilsen'in onunla öpüştükten sonra dilimde bıraktığı tat, onu whitney houston kadar hatırlatacak bana...

    whitney'e borçluydum bu entry'yi, bugün gömecekler bu kadını, umarım borcumu ödemiş olurum. ha bu arada the bodyguard filmini izlemedim desem inanır mısın? ama ilk fırsatta izlicem bak.

    seni sevmiştim whitney...yaşattıkların ve anımsattıkların için teşekkür etmek istedim.

    *****o gece kum içinde kalan discman, bi daha iflah olmadı, zaten ben de uğraşırken lazerini falan çizdim.
    şaka maka ne sikik bi aletti lan şu discman'ler!

    *****ingiltere'deki adamla hiç görüşmedik. efendi adam yerine yine gittim piçi tercih ettim, pişman da değilim.
61 entry daha