şükela:  tümü | bugün
14 entry daha
  • 20. yüzyıla kadar süregelen ve yüksek avrupa kültürüne ilişkin olarak kullanılan, tekil kültür anlayışına tepki olarak doğmuş kavram. 20. yüzyıl american sosyal ve kültürel antropologları tarafından franz boas'a referans verilerek kullanılmaya başlanmış olan kültürel görelilik (cultural relativism) kavramı ile de ilişkilendirilebilir. bu bakış açısıyla, kültür kelimesi tekilllikten ve "avrupalılık"tan kurtulur, farklı ve eşit derecede tanınması gereken kültürleri de içine alan bir kavram haline dönüşür. çokkültürlülük, temelinde farklı kültürlere karşı tolerans ve hoşgörü temeline dayanır, farklılıkların tanınması politikası (politics of difference, politics of recognition) ile açıklanabilir.

    elbette kavramın kendi içerisinde de farklı bakış açıları mevcuttur. charles taylor'ın öncülüğünü yaptığı komüniter bakış açısı bireyin toplumun önünde olduğu düşüncesini reddederek, "bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından fazlasıdır" önermesine bağlı kalarak çokkültürlülüğü açıklamaya çalışır. bunu yaparken de ontolojik bütüncülükten faydalanır, farklı kültürel kimlikleri azaltılamaz/sadeleştirilemez kamu mallarının bir parçası olarak görür ve bunların eşit derecede tanınmasını meşru kılar. buna karşılık olaya liberal perspektiften yaklaşan ve başını will kymlicka'nın çektiği teorisyenler ise liberal düşünce ile çokkültürlülüğü ilişkilendirmeye çalışarak, bireyin otonomisi ve öz saygısının oluşumunda kültürün olmazsa olmaz olduğunu savunur. birey, bir kültürün üyesi değildir sadece, aynı zamanda o kültür onun bireysel varlığının da ayrılmaz parçasıdır. bu nedenle kültürler arası eşitsizlik aynı zamanda bireyin bu otonomisine de zarar verir ki birey kendi seçimlerinden bağımsız oluşmuş olan bu eşitsizlikten sorumlu değildir. kültürler ya da topluluklar arasındaki eşitsizlik tam da bu noktada bireyin tercihlerinden bağımsızdır ve onu kendi seçiminin dışında cereyan eden eşitlizliğe maruz bırakır. çokkültürlülüğün liberal düşünce tarafından desteği de bu noktadan sağlanır.

    ne var ki, hem komüniterleri hem liberalleri aynı çatı altında birleştirebilen bu güzide kavram aslında pek çok eleştiriye de maruz kalmıştır, kalmaya da devam edecektir. birincisi, tam da karşı çıktığı kültürel hiyerarşiyi kendisi yeniden üretmektedir. tolerans ve hoşgörü kavramları aslında şişede durduğu gibi durmamakta, estirdikleri mutluluk rüzgarının altında saklı olan eşitsizliği de beraberinde getirmektedirler. yani, bir grubun (ki bu "normal" "doğru" "çoğunluk" gibi kavramlara daha yakın duran grup) diğer grubu (bu kavramlara daha uzak olan) tolere etmesi, ona katlanması, onu hoş görmesi manasına gelir ki, karşı çıktığı hiyerarşıyi aslında kendi bizzat yeniden üretir.

    ikinci kritik, kültürlerin tarihsel oluşumu ve etkileşimi noktasında yapılır. çokkültürlülük kavramının mozaikleştirdiği, kalıplaştırdığı, birbirinden keskin çizgilerle ayrıştırdığı kültürler aslında tarihsel olarak akışkan, dönüşen-dönüştüren, birbirinden etkilenen, devinim içerisinde olandır ki çokkültürlülüğün statik yaklaşımı ile çatışır bu. üçüncü eleştiri ise, sınıf teorisine dayanır. çokkültürlülükteki komüniter duruşun kültürel ögelerle sınırlı olması eleştirilir. çokkültürlülüğün komüniter bakış açısıyla açıklanması sırasında, bunun sadece kültürel eşitsizliklere referans verilerek yapılması ve ekonomik/sınıfsal sömürünün gözardı edilmesi temel sorunsaldır. nancy fraser'ın bu konuda çok şukela yazıları mevcuttur. son olarak da, kültürlerin bu statik analizi ve bireylerin bu kapalı kutulara endeksli açıklanma biçimi egaliter kritiğin ilgi alanı içine girer ve bu bağlamda eşitliği savunulan kültürlerin kendi içlerindeki türlü türlü eşitsizlikleri ve güç ilişkilerini yok saymasından dem vurulur.

    tam da bu noktada son yıllarda ivme kazanan "intersectional analysis" sözü alır ve ezilen her türlü bireyi/topluluğu kesiştirme yoluna gider. kültürün statik analizini reddeder, eşitliğin ancak ve ancak her türlü hiyerarşik güç ilişkisinin yok edilmesi ile mümkün olabileceğini savunur. ırk, etnisite, sınıf, gender vb. nedenlerden kaynaklı her türlü eşitsizliğin altını çizer ve bunların ne denli birbirine bağımlı olduğu ve bir bütün olarak incelenmesi gerektiğini savunur. bunun güzel örneklerine türkiye'de de rastlamak mümkündür. ismini ebru sanatından alan atilla durak'ın fotoğraf projesi bunun için oldukça faydalı bir örnektir. ‘türkiye’nin kültürel ebrusu’, kültürlerin de suyun üzerindeki renkler gibi akışkan ve değişken, içiçe geçiyor ve yeni renkler, yeni dokular oluşturuyor olması esasına dayanır. edebiyattaki örneği için de ursula le guin'den mülksüzler okunabilir.
41 entry daha
hesabın var mı? giriş yap