şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • aşağıdaki gibi bir soru aldım, scott hanselman'ın zaman yönetim tavsiyesiyle bu tür soruları artık paylaşılabilir şekilde yanıtlamaya çalışacağım maksimum verim elde etmek adına.

    "etohum'da dinlediğim kadarıyla uzun yıllar öss'de bir başarıya ulaşamamış, ancak bu süre zarfında yoğun bir şekilde programlama ile uğraştığınızdan bahsetmiştiniz. benim merak ettiğim konu ise aileniz ve çevrenizdekilerin bu durum karşısında size karşı olan tutumları ve üzerinizde ki etkileri ne olmuştur ?"

    en büyük baskıyı ilk sınavdan önce gördüm. hem annem hem babam hem de abilerim ve ablam bana üniversitenin ne kadar önemli olduğu konusunda inanılmaz psikolojik baskı yapıyorlardı. hayatım ona bağlı ve eğer kazanamazsam tek alternatifim sokakta simit satarak geçinmek olacakmış gibi bir izlenime kapılmıştım.

    öte yandan üniversiteyi ben de istemiyor değildim. zira o zaman en çok bilgisayar orada vardı. bilgisayar bilenlerle bilgisayarın eğitimini alma fikri güzeldi.

    lakin ne zaman öss test sorularına baksam gördüğüm tek şey ilgimi zerre çekmeyen konular ve onları bilme zorunluluğuydu. ilgili konuları sadece programlamada ihtiyaç duyduğum zaman çok iyi biliyordum. ne bileyim yazdığım oyunda serbest düşme formülü kullanmam gerekiyordu. düzgün grafik çizdirmek için trigonometri bilmem gerekiyordu. onları öğreniyordum. ihtiyacım olanı ihtyacım olduğunda öğrenme gibi bir imkanım varken önden "ilerde belki gerekir" diye bir öğrenme sürecini hiçbir şekilde içime sindiremedim. o yüzden sınava çalışmayı deneyip bunu hiçbir şekilde başaramadım. haliyle öss'den çaktım.

    ailemin en müthiş yaklaşımı ise başarısızlığım üzerine oldu. çok anlayışlı yaklaştılar. hani çorba yemek istememişim de çorbayı geri koymuş gibi. başarısız olunca aslında beni "üniversite kazanacak bir makine" gibi görmediklerini farkettim. daha da önemlisi bu başıma gelenin sadece ve sadece benim başıma geldiğine uyandım. kim ne derse desin tercihlerim ve başarısızlıklarımın bedelini ödeyen ben olacaktım.

    buna ayınca bir sonraki seneki sınava biraz daha gayretli çalıştım ama hedeflerim halen "bana layık" gördüğüm üniversitelerdeydi. bir yandan delicesine kod yazıyorum. kodlamayla ilgili en önemli şeyleri de ikinci sınava çalışırken öğrendim.

    o yıllarda tercihleri sınava girmeden önce yapıyorduk bugünkü gibi değildi. o yüzden yine hiçbir yere giremedim. çünkü tercihlere "kapağı atmaya razı olduğum" üniversiteyi değil her zaman "okumak istediğim üniversiteyi" yazıyordum. öbürü içime sinmiyordu. dandik bir şeyi okumak için niye ek çaba sarfetmem gerektiğini de anlamıyordum.

    o sene altın disket 94 programlama yarışmasında birincilik ödülü kazandım. bu sanırım bizimkilerin "ha bizim çocuk o kadar da boş değilmiş" anlayışına sahip olmasını sağladı üniversite konusunu ondan sonra tamamen bıraktılar. "sağlıklı olsun da" demeye başladılar. bu bende en önemli değişimi yarattı çünkü kendi kaderimden tamamen kendimi sorumlu hissetmeye başladım.

    böyle başarısız bir sınav daha geçti ve "askerlik yoklama kağıdı" geldi. bunun üzerine sonraki sene açıköğretim fakültesi iktisat bölümüne girdim. bu beni rahatlattı. en azından sonraki senelerde sınava hazırlanmayı bıraktım. açıköğretimde ikinci senemde katıldığım odtü programlama yarışmasında 38 takım arasında şöyle bir derece ortaya çıktı:

    1. odtü bilgisayar
    2. bilkent bilgisayar
    3. anadolu üniversitesi açıköğretim iktisat
    4. boğaziçi bilgisayar

    (sıralamayı yanlış hatırlıyor olabilirim ama isimlerden ve üçüncüden eminim)

    bu fantastiklik hoşuma gitti ama açıköğretimde de sürekli kaldığımdan (derslere aynı sebepten çalışmıyordum) ikinci kaldığım senede askerlikten kağıt geldi. meğer iki yıl üstüste kalınca yine askere alıyorlarmış. kaydımı sildirince bi kaç sene daha tecil hakkı olduğunu söylediler ben de sildirdim. sonra istanbul'a taşındım.

    ben istanbul'a taşınınca bizimkiler benim hakkımda daha az endişe etmeye başladılar. kendi kendimi geçindiriyor olmam ve keyfimin yerinde olması onlar için yeterliydi. en azından bana öyle hissettiriyorlardı.

    istanbul'a taşındıktan bir sene sonra tecil hakkımın bitmesi yüzünden yeniden öss formlarını doldurmaya başladım. bu sefer yapmak istediğim daha netti, özel bir üniversiteye girip parasını ödeyip sonsuza kadar tecil hakkı elde edebilecektim. zerre çalışmadan sınavlara girdim ve doğuş üniversitesi bilgisayar mühendisliğini kazandım. o dönem iyi bir puan elde etmiş ve hatta sınavda sınav formundaki "bu alanda işaretleme yapmayınız" kısmının encoding'ini bile çözmüştüm. (bkz: öss cevap kağıdı formatı)

    annem bu sınavdan 6 ay önce vefat ettiğinden üniversiteyi kazandığımı öğrenemedi. babam da iki sene sonrasında vefat ettiğinden ne microsoft'u ne de ekşi sözlük'ün popüler olmasını görebildi. hani içlerinde benimle ilgili böyle ukteler olduğuna inansam herhalde bunu kafama çok takardım ama her zaman sadece "zorda olmadığımı ve hayatımdan memnun olduğum"u bilmekten memnun olduklarını hissettiğimden içim bu konuda hep rahattı. çünkü biliyorum ki beni daha çok sevmelerine yol açacak değil sadece komşuya daha çok anlatacak hikayeleri olacaktı. açıkçası ailemin bana böyle yaklaşmasından dolayı kendimi şanslı hissediyorum. öte yandan da aslında her anne babanın çocuğuna benzer yaklaşım gösterdiğini sadece bunu çocuklarına doğru aktarmakta sıkıntı yaşadıklarını da düşünüyorum. o yüzden bazen belli noktalarda noktada çocuğun kendi hayatının iplerini eline alması da gerekiyor sanırım.

    o yıllardan sonrası ise üniversitenin "inkılap tarihine devam zorunluluğu var"dan geri adım atmaması ve benim o sırada çalışıyor olmamdan dolayı arka arkaya devamsızlıktan kalmam sonunda devamsızlıktan atılmam ve bir sonraki sene microsoft'ta başvurduğum pozisyonla ilgili iş teklifi almama denk geliyor. sonra gerisi geldi zaten.
6 entry daha
hesabın var mı? giriş yap