şükela:  tümü | bugün
1 entry daha
  • [ilk 200:]

    200. “i can’t stand the rain”, ann peebles

    sonraları cover versiyonlarıyla (hiçbirini dinleyemedim maalesef) daha da ünlenecek bu şarkı elbette yağmur damlalarının düşmesiyle açılmakta. sonra kısa sürede kurulumu tamamlanıyor ve damlaların üstü ışıklı bir enstrümantasyonla kısmen örtülüyor. bütün nahif gidişatına rağmen oldukça sert ritimlere de sahip, ilginç bir şekilde.

    199. “vert”, harmonium

    si on avait besoin d'une cinquième saison” sanırım quebec’ten çıkmış en iyi işlerden birisi. bütün folkluğunun üzerine yeterince progresif flüt dalgaları ve göründüklerinden daha büyük bas yürüyüşleri (özellikle basın girişi ki acayip doygundur) ve sakin vokaliyle “vert”se insana albümün kapağında kendisini karşılamış olan auraya dair bir şeyler sunmakta gayet başarılı.

    ayrıca (bkz: histoires sans paroles)

    198. “gurbet”, özdemir erdoğan

    çöpçüler kralı filmi, duman ya da stephen malkmus sayesinde haberdar olabileceğiniz bir melodi dükkânı. girişindeki ilerleyişe aşina olmamak imkânsız. – charles

    197. “typical girls”, the slits

    ari up’ın ekol yaratan vokali, merhum şarkıcı henüz 17 yaşındayken bu ironik şarkıyla karaya vurmuştu. – charles

    196. “bridge of sighs”, robin trower

    eski procol harum elamanı blues yapıyor – albümün güzel kapağında da görüldüğü gibi: bir çöl bluesu. içinde fırtına öğeleri, çok derinlerden gelmeye çalışan kaotikliği bütün ağırbaşlılığı ve kasvetiyle kapatmayı başarmış karanlık gitar riffleri mevcut. “sun don’t shine and moon don’t move,” diyor trower, bunlara izin de vermiyor.

    195. “rapper’s delight”, sugarhill gang

    chic, “good times”ı çalarken sahneye fırlayan bir grup rapçi, şarkının üstüne serbestçe takılarak kendilerine ilham veriyor ve aynı yılın kasım ayında, hip-hop’ı neredeyse dünyaya tanıtan bu klasik ortaya çıkıyordu. – charles

    194. “the way i feel”, fotheringay

    sandy denny’yi kim sevmez? kendisi 1969’da fairport convention’dan ayrıldıktan sonra robert plant’a destek olmak gibi hobiler dışında fotheringay isimli bir başka ingiliz folk grubuyla meşguldü. grubun en iyi eseri maalesef kendisinin yazdığı ya da söylediği bir şarkı olmadı. bir gordon lightfoot coverı, “the way i feel”, spotları bizzat kendisi kendi üzerine çevirerek giren bası, notaların birbiri içre dünden razı kayboldukları gitarları ve folk için fazla ingiliz davullarıyla birlikte, muhtemelen en güzel coverlardandır.

    ayrıca (bkz: peace in the end)

    193. “blood and honey”, amanda lear

    masum tuş vuruşlarıyla başlayan parça, yoluna 1979 yılında popüler müziği ele geçirecek bas
    yürüyüşü ve tekinsiz keman hareketleriyle devam ediyor. literatüre sıkça uğramayan “gergin dans şarkısı” kalıbını doldurabilecek yetideki eserin climax kısmı ise nakarattaki gür sesli abinin “she’s got the devil in her eyes” buyuruşu oluyor. – charles

    192. “pressure drop”, the maytals

    zamanında “do the reggay”i yaparak “reggae” türünün isim babalarından olan the maytals (toots and the maytals da diyebiliriz) bu parçada yaptıkları işin gücünü topluyor ve tüm bir janrın sıkıcı tekrarlardan ibaret olduğunu iddia eden aymaz müzik dinleyicisine kafa göz girişiyor. – charles

    191. “jungle boogie”, kool and the gang

    sadece ismini çıkartıp lansman yapsa direkt grammy alacak kool and the gang, bilenlerin %80’inin pulp fiction’da duyduğu “jungle boogie”de özellikle vokaliyle sert havalar estiren farklı bir funk işine imza atıyor. grubun sahne sorumlusunun seslendirdiği ve yedi paket sigarayı bir öğünde yedikten sonra çıkmış gibi duran vokal kısmı ise şarkıyı türün en özgünlerinden biri yapıp, sonlara doğru zafiyet geçiriyor. – charles

    190. “paisagem de janela”, milton nascimento/lô borges

    milton nascimento ve lô borges’in önderliğinde bir grup brezilyalının köşedeki örümceği aldığı “clube da esquina”, kıtadan çıkan en zarif seslerin bir kısmını içerisine gömmüştü. içinden bir şarkı seçmek çok zor ama ilk saniyesinden itibaren sekerek giden ritmi ve rahatlığıyla yazı getiren “paisagem de janela” albümün temsili için yanlış bir tercih olmayacaktır. – charles

    189. “syksyn sävel”, juice leskinen

    be my baby”nin meşhur davullu introsunu kullanan 50. şarkı olduğu için bir adet plaketle ödüllendirilen bu güzide parça, finlandiya’da yaşayanların çoğunluğunun ciddi ciddi fince konuştuğunu hayretle hatırladığımız yumuşak vokali ve kendi halinde takılan klavyesiyle aklımızı çekip almasa da tadımıza tat katıyordu. – charles

    188. “timothy”, the buoys

    üç kişi bir madende mahsur kalır. kurtulduklarında iki kişilerdir. ikisinin de karnı yeterince toktur. fakat timothy ortada yoktur. ruport holmes’un bile bile yasaklanması için yazdığı şarkı, kulaktan kulağa yayılarak hit oldu ve müzik pazarlaması üzerine düşünenler için nefis bir saha yarattı. “timothy, timothy, tanrım ne yaptık biz” gibi sözlere eşlik eden iç gıcıklayıcı yaylılar akıldan kolay çıkmıyor. – charles

    187. “sorceress”, return to forever

    70’li yıllar, yiğidin harman olduğu, jazz fusion’un jazz fusion olduğu yıllar. miles davis’le yaptığı işlerden sonra, jazz’ın sınırlarını esneten nefis return to forever projesini hayata geçiren chick corea, işbu hareketin de elebaşı isimlerinden birisi oluyordu. parçada ise basgitarın başrollüğü üstlenmesini bir süre huşu içinde dinliyoruz. fusion kısmını es geçmeme adına gelen elektronik sadaların arkasından corea sazı, daha doğrusu piyanoyu eline alıyor. – charles

    186. “green-eyed lady”, sugar loaf

    sugarloaf da 70’lerin enstrumanı bol bulan gruplarından biri. kısa ömürlü olmaları ise tipik bir kaybet-kaybet durumu. 1970 tarihli, soul başlayıp psychedelicleşen “green eyed lady” ise atlanmaması gereken bir atılım. introsu da, introlardandır. – charles

    185. “box of rain”, grateful dead

    grateful dead bir şekilde bir yerlerde o amerikan rüyasını sanki amerikanlar için saklı tutabilen bir grup gibi: bu şarkının freaks and geeks’in erken sonundaki yeri de çıkarsamamızı ispatlar nitelikte belki. “this is all a dream we dreamed one afternoon long ago. walk out of any doorway feel your way, feel your way like the day before. maybe you’ll find direction around some corner,” diye bütün özlemiyle bilgece alttan alırken phil lesh’in vokali, dinleyen ne kadar sıradan olsa da zengin gitarlarla müziğin yürüdüğünü hissediyor. en güzel ve en amerikan şarkılardan biri.

    184. “impressioni di settembre”, premiata forneria marconi

    pfm, italyan progressive rock gruplarının sadece en meşhuru değil, aynı zamanda en içe dokunanı. sada için uğraştıkları kadar mana için de ter dökmeleri, daha bütünlüklü, daha yaşlanması zor şarkılar yaratmalarını sağladı. “impressioni di settembre” verse kısmı ve nakarat olarak bahsedebileceğimiz solosu ile, grubun müthiş dengesinin özütü gibi duruyor. – charles

    ayrıca (bkz: per un amico)

    183. “song of scheherazade”, renaissance

    renaissance müzik kariyeri boyunca düzenli bir şekilde senfonik rock yapmaya çalıştı; bu şarkının içinde bulunduğu “scheherazade and other stories”te bunu gayet iyi başardılar da. “song of scheherazade”, rimsky-korsakov’ca şehrazat hikâyesine altı notalık bir gönderme içeriyor; doğal olarak, oryantal nitelikleri var. kimin nereyi bestelediği belli olmasa bile yirmi beş dakika içerisindeki hemen hemen bütün mood geçişleri, ve hatta fügler olabildiğince doğal & başarılı.

    ayrıca (bkz: ocean gypsy)

    182. “the hustle”, van mccoy

    bu parçanın öyle anlamlı sözleri yok mesela. hatta yazalım tamamını: “do it, do it, do it, do the hustle.” özellikle üçüncü “do it”de biraz hüzünlendirse de sözlerden istediğimizi alamıyoruz. ancak, the soul city symphony ile birlikte yaptığı kayıtta, van mccoy, philip bodner’e muhteşem bir pikolo melodisi çaldırıyor ve dosyayı kapatıyor. – charles

    181. “have you seen her?”, the chi-lites

    tamamen ellilerden kalma bir şarkı. önce melodiden bağımsız olarak dert yanan bir adam, sonrasında armoniyi eksik etmeyerek kızın akıbetini soran vokaller. ancak tüm bunların ötesinde, bir şarkıya yapılabilecek en iyi girişlerden bir tanesi. introsu yeten parçalardan. – charles

    180. “young, gifted & black”, bob & marcia

    bir şarkıyı ilk olarak nina simone söylüyor, sonrasında ise aretha franklin yorumluyorsa, başka herhangi bir covera gerek olmadığı genel kanıdır. ancak isimlere takılmayan jamaikalı ikili bob & garcia, bu şarkıyı herkesten iyi söylemek gibi bir gaflete düşüyor. bob & garcia’nın, para kazanamadıkları için müziği bırakmaları üzücü, şarkının isminde belirtilen özelliklerin tam tersi halde olmak ise daha üzücü. – charles

    179. “uptown top ranking”, althea & donna

    althea ve donna bu dans-ettirir reggae işini icra ettiklerinde 17 ve 18 yaşlarındaymışlar; yine de vokalleri vakarla da olsa bildiğimiz resmî ritmi gereği hoplayıp zıplayan müziğe büyük bir olgunlukla oturuyor.

    178. “golf girl”, caravan

    caravan’ın özellikle ilk dönemlerinde canterbury sahnesinin (bkz: canterbury scene) en geçer akçelerinden birkaçını piyasaya sürdüğü ve muhtemelen bahsigeçen sahnenin the soft machine’le birlikte en büyük isimlerinden olduğu kuşku-götürmez. ama the soft machine daha çok cazı kaynatmakla meşgulken, caravan o cazın kaymağını sıyırıp pop ekmeğine sürer (buna da progresif rock denir). “it started raining golf balls and she protected me,” gibi gereğinden hoş şarkısözleri, bu kaymaklı popun parıldaması gibi bir şeydir.

    ayrıca (bkz: in the land of grey and pink)

    177. “free bird”, lynyrd skynyrd

    southern rock pek sevilesi bir janr değildir nazarımda, genellikle oldukça sığ, sıkıcı eserler üretmiştir bu janrla haşır neşir olan büyüklerimiz; lakin “free bird”ün bu janrda yeri biraz daha özel gibidir. öyle ya da böyle, dünyanın en iyi gitar sololarından birini burada işitiriz, en azından.

    176. “disco inferno”, the trammps

    saturday night fever” soundtrackı kapağındaki john travolta’ya ve bee gees üyelerinden birinin tecavüzcü coşkun’a hunharca benzetilebilmişliğine rağmen müzik tarihindeki en ufuk açıcı, en yerinde-durdurmayıcı soundtracklarından biridir. bu soundtracktan, aslen görücüye evvelen çıkmışsa da, daha sonra dünya üzerindeki en ufuk açıcı (ama pek üretken olmayan ve sanırım biraz kısa ömürlü) gruplardan birine de isim vermiş olan bu on bir dakikalık şaheserin listemizde yer alması şaşırtıcı olmasa gerek.

    175. “the message”, gr—maurice jarre

    ülkemizde çağrı adıyla gösterilen “the message” filminin müzikleri için, söylenene göre 2 ay boyunca bir çölde münzevi hayat yaşayan ve bu süreçte yaşadıklarından beslenerek bestelerini geliştiren maurice jarre, her ramazan 30 parça halinde evimize uğrayan filmin en akılda kalıcı unsurunun sahibi oluyordu. – charles

    174. “cry baby”, janis joplin

    klasik sayılabilecek bir blues coverı, janis joplin’ın sesiyle birlikte elbette kaydı düşülesi, arşivlere katılası bir hale geliyor. 71’in incisinden, hacı…

    ayrıca (bkz: me and bobby mcgee)

    173. “jesus was a crossmaker”, judee sill

    barok müzikten ve bach’tan etkilenerek müziğini geliştiren judee sill, sadece bu kaynaklardan beslenen birinin yaratabileceği eğiklikte melodisiyle “jesus was a cross maker”da elinden gelenin en iyisini yapıyor. sill’in yer yer burnu tıkanmış bir robotu andıran vokaliyle şahlanan, senesini kolay kolay tahmin edemeyeceğiniz şarkılardan. – charles

    172. “school”, supertramp

    iyi bir şarkı yaratmak için 15-20 kişiliik bir orkestra toplanabilir, iki kişinin armonik olarak icra ettiği vokale, 3 kişilik bir grup back vokaliyle destek verebilir, kayıt stüdyosunda 12 kişi çeşitli enstrumanları bir iki kez çalmak üzere görev yapabilir ve 4 ayrı teknisyen parçadaki ses efektleri üzerine emek verebilir. lakin yeri gelir, sadece efsane bir piyano solosu yeter. – charles

    ayrıca (bkz: the logical song), (bkz: breakfast in america), (bkz: goodbye stranger)

    171. “hosianna-mantra”, popol vuh

    werner herzog’un en sevdiğimiz filmlerinden ikisinin (bkz: fitzcarraldo), (bkz: aguirre der zorn gottes) eşsiz duyusal eşliğini de oluşturmuş progresif büyüklerimiz bu kez çöl gitarıyla new age vokalini mükemmel bir şekilde buluşturuyorlar. ama olayı bu kadar basit bir yerde de bırakmıyorlar: piyano ve oboe önderliğindeki gönüldaşlar belirleyiciliklerini hiç kaybetmeden on dakika boyunca ilerliyorlar. insan olan sever bunu.

    170. “ame debout”, catherine ribeiro + alpes

    fransa’dan böyle yenilikçi bir folk oluşumunun günümüze kalabileceğine aslında pek ihtimal vermezdim; fransa ve müzik denince aklımıza gelen daha çok şansonlar, yaylılar, france gall, françoise hardy ya da jane bikrin gibi seksüellikleri su götürmez vokaller oluyor. halbuki önümüzde deneysel ve seksüellikten aşamasızca uzak, güçlü vokaller mevcut. bu vokallere sinematik gitar riffleri, bob dylan’ın “high water (for charley patton)”ındakine benzer bir gerilim atmosferi inşa ederek eşlik ediyor. dahası, bu şarkı zamanının öyle ötesinde ki kanye’nin “hell of a life”ındaki key hareketlerine benzer key hareketleri bile işitiyoruz.

    169. “perfect day”, lou reed

    velvet underground’la işi bitirmiş bir lou reed’in durup böyle samimi bir duygusallık şeklinde baş göstermesi biraz tuhaf; ama o hala lou reed. piyanonun, yaylıların ve vokalin ustaca bileşimini açıklamak için başka yollar bulunsa da, onun hala lou reed olması, henüz “lulu”ya kalkışmamış bulunması da büyük etken.

    ayrıca (bkz: vicious), (bkz: berlin), (bkz: walk on the wild side), (bkz: street hassle)

    168. “daddy cool”, boney m

    frank farian alman bir müzik insanıdır. bir gün bir dans şarkısı kaydeder. ancak piyasaya sürerken izlediği bir diziden ilham alarak “boney m” ismini kullanır. şarkı ilgi görünce aklına bir fikir gelir. kendisi boney m ismiyle şarkı söylemeye ve kayıt yapmaya devam edecektir, ancak insanlar boney m diye, farian’ın anlaştığı birkaç performans sanatçısı ve dansçıyı izleyecektir. farian’ın bu projesi, kısa sürede müzik tarihine etki eden bir canavar yaratır. bu canavarın en büyük ateşi ise “she’s crazy like a fool” dendiği anda insanın modunu değiştiren “daddy cool” olur. – charles

    ayrıca (bkz: rasputin) (bkz: ma baker)

    167. “for love (i come your friend)”, george duke

    bu şarkıdan thundercat’in geçen seneki kaliteli coverı sayesinde haberim oldu. ancak, fikrimce, coverın güzelliğini orijinalin orijinalliğiyle karşılaştırmaya kalkışmak bile abes. dinamizm mevzubahis olduğunda hepsi birbirleriyle yarışa girişen enstrümanlar aynı zamanda o kadar da uyumlular ki, dinlemezken hatırladığınızda her birini yerine oturtmazsanız eksikliklerini çekiyorsunuz.

    166. “in every dream home a heartache”, roxy music

    “in every dream home a heartache / and every step i take / takes me further from heaven / is there a heaven?” bunları mırıldanırken bryan’ın vokali cehennemliğine dünden razı bir şehvet ve yoğunlukta. aynı zamanda, şarkıya bütünüyle eşlik eden gitarlar bir maddi reddiye teşkil ediyor. daha bitmesine yarım dakika filan varken müzik ölüyor, sonra bir şekilde tekrar diriliyor ve reddiyenin kıymet-i harbiyesi kalmıyor.

    ayrıca (bkz: virginia plain), (bkz: love is the drug), (bkz: pyjamarama)

    165. “surrender”, cheap trick

    cheap trick’in müziğinin bugün bir karşılığı var mı, yani kendilerinin parası bugünün müzik marketinde geçer mi tartışılır. ancak bugün hatırlanan her iyi grup gibi, onların da bir “dönem”i vardı ve bu dönemde “surrender”ın meşhur nakaratını duyan her birey, bağırarak eşlik etmezse kendini suçlu hissedecekti. – charles

    164. “vehicle”, the ides of march

    şarkının sözlerini görünce birçok cüssede tespitten sorumlu hücrelerinin kanı kaynayabilir. “altındaki araban olayım” diyen kafadan “i’m your vehicle baby”nin farkı olmadığı iddia edilebilir. açıkçası böylesi bir bas akışı, böyle gitar, böyle vokal ve tabii ki böylesi doyumsuz bir horn’u barındırdıktan sonra, söylenebilecek her şey hafızanın kalıcı bölümüne işlenecektir. – charles

    ayrıca (bkz: aire of good feeling) (bkz: symphony for eleanor)

    163. “24 track loop”, this heat

    this heat post-punka yaklaştıkları deneysellik açılarıyla kendilerine müzik tarihinde ayrıksı bir yer edinmiş gruplardan biri. neden ayrıksı bir yere sahip olduklarını anlamak için debutlerine, ya da en azından bu esere şöyle bir kulak atmak neden yeterli olmasındır?

    162. “i got the (blues)”, labi siffre

    gayet özgün bas kullanımına soul vokali ve orkestrasyonla eşlik ediliyor, tamam, ama sonra işin içine bildiğin minimal blues gitarı dahil oluyor. özellikle sonlara doğru her bir öğenin harmanlanması oldukça kendinde ilerleyen şarkıya işgalci bir yayılma temayülü de katıyor: işgal edilenlerse, bizim hafızalarımız.

    ayrıca (bkz: it must be love)

    161. “no woman, no cry”, bob marley

    “bob marley ne güzel söylemiş, kadın yok, ağlamak yok!” şarkıyla ilgili meşhur hatayı düzeltmek de “cool”luk sınırlarından çıktığı için ismini rahat bırakıp parçaya geçelim. olumsuzluk nedir bilmeyen adamın ağzından çıkan bu güzel şarkının reggae müziğine sarsıcı müzikal yeniliklergetirdiği söylenemez, ancak 7 dakikalık şöleni canlı dinleme şerefine erişen marley hayranları ile, parçayı coverlayan yüzlerce müzisyen için bunun bir sorun olacağını sanmıyorum. –charles

    160. “born to be alive”, patrick hernandez

    çok temiz bir 1979 popüler müzik soundu örneği. bir yere yetişecekmiş gibi koşan bas, parçayı alkışlarla yaşatan ritim ve opsiyonel olarak, araya kaçmadan duramayan iri vokal. fransız patrick hernandez bu şarkının arkasından “şimdi yırttım” diye hayaller kursa da ne yaparsa yapsın iflah olmuyor ve her daim “born to be alive patrick” olarak anılıyordu. – charles

    159. “message personnel”, françoise hardy

    françoise hardy, 1962’den beri, tazelikten bir saniye çıkmayan sesi ve klasın getirdiği rahatlıktaki vokaliyle herhangi bir şarkıyı aklınızda döndürmeye mazhar bir yıldız. küçük tatlı parçalardan ziyade, hüzne daha çok yakışan sesi, 1973 yılında bir kez daha kendisini gösteriyor. “message personnel”, şüphesiz ki yorum ve düzenleme unsurlarının eşsiz bir birleşimi, hardy’nin dilinden duyduğumuz en komple şarkılardan. – charles

    158. “holy ghost”, the bar-kays

    lafı dolandırmayıp, ilk saniyede groove’u veren şarkılardan “holy ghost”. marrs’ın “pump up the volume”unda sample edilen çuval dolusu şarkıdan biri olan bu patlamalı eser, ilk kez dinleyenin aklını alma yetisiyle diğer efsanelerin içinde dahi sıyrılabiliyor. – charles

    157. “por que te vas”, jeanette

    jeanette kimdir, grup mudur şahıs mıdır, bilmiyorum, bu şarkıyı ilk nerede, kimin veya kimlerin referansıyla dinledim bilmiyorum, ama üflemelilerini ya da vokalin şahsiyetsiz sayılabilecek istençli masumiyetini ne zaman işitsem latin amerika’nın (şarkının o yöreye ait olduğundan emin olmasam bile) kültürünün ve dilinin eşsiz bir pop duyarlılığına sahip olduğunu düşünüyorum. şimdilik pek haksız olduğum da söylenemez sanırım.

    156. “alone again (naturally)”, gilbert o’sullivan

    “it seems to me that there are more hearts / broken in the world that can’t be mended / left unattended / what do we do?” demiş gilbert, bunları söylerken de sıkı sıkıya orkestranın babacanlığına, gitarların şefkatine ve piyanonun anlayışlılığına sarmış kendini. işte, bunu yapıyoruz, devletlim, sonra da böyle listeler hazırlıyoruz. [sömürünün olası karşılığının bizde karşılığı olmayacak çünkü sömürü sağlam temeller üzerine kurulu değil ama review’de hoş durdu sanki, ha?]

    155. “shake some action”, flamin’ groovies

    bu flamin’ groovies şarkısı, çok tatlı, çok güzel bir pop eseridir. yorum dediğin böyle net olacak aslında. pop, diyorum.

    154. “new rose”, the damned

    the saints’in “(i’m) stranded”i olmayaydı, ilk resmî punk şarkısı bu olacaktı; ama o kadar da önemli değil artık bunlar – sounçta resmiyete her şekliyle karşıyız ve kökenlere bakacak olsak çok çok gerilere gitmemiz gerekir. ne diyorum? “new rose”, bir şaheser olan “damned damned damned”in en iyi parlayan yıldızı olmakla birlikte, efsanevî john peel’in de en sevdiği şarkılardan biridir.

    153. “faith healer”, the sensational alex harvey band

    sansasyonu kendi imkânlarıyla ismine ekleyen alex harvey ve arkadaşları, özellikle sıradışı coverları ile isminin hakkını veren, bugün bakıldığında her göze çarpmayan bir topluluk. “the faith healer”, bizzat alex harvey bestesi olup, bir şarkı uzunluğundaki saykodelik introsuyla grubun alışılmışın dışındaki işlerinden bir kesit sunuyor. – charles

    152. “because the night”, patti smith

    bruce springsteen’in beğenmediği bir kaydı, komşu stüdyoda kayıt yapan patti smith’in altın dokunuşuyla on yıllık dönemin sembol şarkılarından birisine dönüşüyor. springsteen’in sesine daha az yakışacağından şüphe yok. – charles

    ayrıca (bkz: gloria), (bkz: dancing barefoot), (bkz: rock ‘n roll nigger)

    151. “talent is an asset”, sparks

    ron ve russell mael kardeşler onyıllar boyu pop, rock, elektronik demeden birçok müzik türünün tadına baktılar. hatta 2000’li yıllarda minimalizm’den girip, müzikalden çıktılar. ancak hiçbiri 1974 yılındaki glam rock eklentili çılgın “kimono my house”un gittiği yere erişemedi muhtemelen. albümdeki her şarkı minimum 2 hasta melodi içeriyordu ve bittiğinde neye uğradığınızı şaşırıyordunuz. “talent is an asset” ise falsettolsu ve tuhaf outrosuna rağmen, albümün en yakalayıcı parçalarından biri. – charles

    ayrıca (bkz: this town ain’t big enough for both of us)

    150. “cam ye o’er frae france”, steeleye span

    [bu şarkı araya kesinlikle benim haberim olmadan sızmış, doğrusu: bir düzenleme hatası – ama sıralamayı önemsiz addettiğimizden dursun, bir şey olmaz.] steeleye span hakkında pek bir şey bilmiyorum ama bu şarkıyı charles’ın sayesinde ilk işittiğimde, ağır iskoçlukla post-punk gitarı birleşimi gönül tellerimi titretmiş olmalı. oluyor bazen böyle, bakmışsın titremiş, karşı koyamazsın ki.

    149. “killer”, van der graaf generator

    bir şekilde bütün progresif meydanını birbirine katacak potansiyele sahip olduğu mesajlarını verse de nedense bunu hiçbir zaman yapmamış bu grup için sanırım ne seçsek fazla yoruma gerek kalmadan yuttururuz. her işleri ilginç. burada mesela her çılgın davul, gitar, saksafoncular atağı altında melankoli veren bir akustik gitar ya da perküsyon, ya da esas ritmi oluşturan öğelerin mood değiştirmesi mevcut. bir de sözleri var tabii “h to he who am the only one” gibi mükemmel isimli albümün bu açılışının – nasıl ki belalıdır.

    ayrıca (bkz: lemmings), (bkz: pilgrims), (bkz: lost), (bkz: man-erg)

    148. “i me mine”, the beatles

    liste 60’lı yıllarda geçse ve tek gruptan tek şarkı alma politikasından münezzeh olsak, muhtemelen listeyi “beatles ve arkadaşları” şeklinde takdim edecektik. ancak söz konusu 70’ler olunca elimize yalnızca “let it be” albümünü alabiliyoruz. onda da 69 çıkışlı efsane “across the universe”ten mahrum kalıyoruz. beatles’ın son demlerine eşlik eden bu albümde, harrison “i me mine” diyerek içindeki ironik ve kalender insanı ortaya döküyor. – charles

    ayrıca (bkz: for you blue), (bkz: the long and winding road)

    147. “halloween theme”, john carpenter

    filmlerde oyunculuk yapan, senaryo yazan, görüntü yönetmenliğine soyunan ya da masaya dalıp kurguyu aradan çıkaran yönetmenlerin içinde, filmine müzik de yapan arızalı şahısların ayrı bir yeri vardır. hemen her kült filmi için, bir de ölümsüz tema müziği bırakan john carpenter, halloween’e sıra geldiğinde piyanoyu alıyor ve o meşhur tekinsiz atışını yapıyor. en acayip olan ise, yaptığı tüm efsanevi müziklere rağmen carpenter’ın nota bilmiyor oluşu. – charles

    ayrıca (bkz: assault on precinct 13 theme)

    146. “muffin man”, frank zappa & captain beefheart

    frank zappa da captain beefheart da, net olarak bizim dünyamızı yaşamayan isimler. sadece mart ayında zıplayabilen bir kurbağa ile ilgili şarkı yapmaları, sıradan bir aşk şarkısı yapmalarından daha olası. “bongo fury”de özgünlüklerini birleştiren ikili, en kolay açılır şarkıları “muffin man” vasıtasıyla zappa’nın virtüözitesine de yer açıyorlardı. – charles

    145. “the bite”, comus

    grubun “first utterance” isimli albümü psychedelic dinleyiciler çevresinde az çok klasik olarak kabul görmekte; ancak albüm genel bağlamda o kadar düzensiz ki, belki de düzenli bulduğumuz ilk şarkıya “oo çok iyi” diye kul köle oluyoruz. durum buysa bile, flüt, keman ve akustik gitar gibi dünya tatlısı enstrümanlarla yapılan bir şarkı ne kadar kötü olabilir?

    144. “korowod”, marek grechuta

    bu efendi dünyaca pek ünlü olmasa da çok yönlü sanatçılara örneklerden biri: mimar, şair (ne dediğinden bîhaber olsam bile), müzisyen – hem de progresif rock yapıyor – “progresif rock” gibi bir janr-isminin bütün iticiliğine rağmen. kendisinin yetmişlerde birçok büyük işi var – eşsiz keskin flütüyle, kısa süreli vokal koşusuyla, arkada kendinden geçen ahaliyle, işini çok iyi bildiği izlenimi veren davuluyla ya da aceleci olduğu kadar tedbirliliğin de bilincinde caz-basıyla “korowod” bunlardan biri.

    143. “silver machine”, hawkwind

    “ne lemmy’ymiş arkadaş!” dedirten şarkı! özellikle gitar soloların bozulmuşluğu vesilesiyle kafa güzelliğini birkaç kat arttırabiliyor. vokal, davul ve gitarsa -bu tarz liste hazırlayanların her şarkıya söyleyecek oldukları gibi- ortalamanın fersah fersah üzerine çıkıyor.

    142. “supernature”, cerrone

    fransız davulcu ve prodüktör marc cerrone’nin "supernature"u, girogio moroder stili altyapısı ve david mcwilliams’a ait “days of pearly spencer”in yaylılarını çokça andıran nakaratıyla ilgiye değer bir dinlemelik olmayı başarıyor. siyah hayvan maskesi takmış tiplerin oradan oraya fink attığı tuhaf klibi ise genç sinema seyircisine “david lynch kim ki, donnie darko ne ki” dedirtiyor. – charles

    141. “(i’m) stranded”, the saints

    eskiler the saints’i, joe meek önderliğinde enstrümantal surf rock icra eden grup olarak tanısa da, aşağı kıtada ikamet eden bir grup genç 1976 yılının yaz aylarında, aynı isimle ziyadesiyle farklı bir çalışma yapmışlardı. “(i’m) stranded”, bugün punk rock olarak bildiğimiz türün çığır açıcılarından. bob geldof’un saints’i, müziğe bıraktıkları etki açısından ramones ve sex pistols ile aynı kefeye koyması boşuna değil. – charles

    140. “lovely day”, bill withers

    funkın dibinden, diskonun kıyısından kısmen melankolik bir başka “gün şarkısı”: aydınlık sayılabilir. sanırım chorus kısmında bill ağa henüz bir kere “day” bile dememişken arkadaki paşazadelerin on kere filan “lovely day” diyebilmeleri de zamanın, dolayısıyla “gün”ün göreceliğini göstermekte. yok canım! parodiydi o.

    ayrıca (bkz: lean on me), (bkz: ain’t no sunshine)

    139. “birds of fire”, mahavishnu orchestra

    john mclaughlin’in ne büyük adam olduğunu ispat için mahavishnu’dan kanıt vermemize filan aslında pek gerek yok; ama basın ve synthlerin (belki de hakiki keman filan da var oralarda) oradan oraya koşup soluksuzca oluşturduğu girdapları gitarıyla nasıl deldiğini işitmek eşsiz dinleme zevklerimiz arasında. bir de sol üst köşeden inip duran perküsyon var tabii: hem allahın sopası hem politik.

    138. “soap shop rock”, amon düül ii

    bir alman politik sanat komünü olan amon düül iki (2) rock grubu doğuruyor: birisi politik çizgide kalıyor, diğeri kendisini hepten rockın cazın progresifliğin improvisazyonlar yoluyla harmanlanmasına gömüyor. sonuç olarak bize “phallus dei”, “yeti” gibi şaheserler bırakılıyor. “yeti” şaheser, “yeti”nin bol gitarlı ilk on üç dakikası da az değil hani…

    137. “get ready to ride the lion to zion”, culture

    culture’ın 77’li “two sevens clash”ı sanırım reggae tarihinin en önemli eseri, hadi biz yine soğukluğumuzu koruyalım, beyler [her hitabet meylimde erkeklere seslenmem konusu bu aralar oldukça moralimi bozuyor]: reggae tarihinin en önemli eserlerinden biri. albümün en güzel ve muhtemelen en özel şarkısı da yüzümüzü ve albümün yüzünü kara-çıkarmaz nitelikte. fazla söze gerek yok: reggae lan bu sonuçta.

    136. “instant karma!”, john lennon

    beatles’ın dağılışı sonrası kendisini phil spector’un hünerli ellerine teslim eden lennon, klasik üretimine solo ve tabii ki yokolu olarak devam ediyordu. kahvaltıda yazılıp, öğle yemeğinde kaydedilip, akşama piyasaya sürülecek kadar hızlı üretilmesine rağmen aradan geçen 40 yılın tüketemediği şarkı lennon’un ayrışma döneminin baş eserlerinden. – charles

    ayrıca (bkz: working class hero)

    135. “ince ince (bir kar yağar)”, selda (bağcan)

    selda bağcan’ın şanslarını sıralamak gibi tuhaf bir gayret içine düşecek olursak, kendisine bahşedilmiş o müthiş sesin ardına, olabilecek en iyi isimlerle çalışmasını da ekleyebiliriz. âşık mahzuni şerif’e ait “ince ince bir kar yağar”da doğru isimlerin buluşması zirve yapıyor ve muhtemelen bugün dünya üzerinde en çok aşina olunan türkçe parça ortaya çıkıyor. tarkan’ın “şımarık” isimli şarkısını saymazsak tabii. – charles

    134. “nag nag nag”, cabaret voltaire

    cabaret voltaire ismini aldığı gece kulübünün niteliklerinden hareketle (dada akımının uğrak mekanlarındanmış filan) böyle “enteresan sanat çevreleri”nden olduğu iddia edilebilecek bir grup. “nag nag nag” da öyle çılgınca bir endüstriyel karanlığı, post-punkın dibinden bir dans-ettirirliği, doğası gereği de bir ciddiye-alınamazlığı var. hoş mu? bu ne retorik şimdi…

    133. “duncan”, paul simon

    garfunkel’den ayrıldıktan sonra kendisini daha bi dünya müziğine adayacak olan paul simon’un en sağlam alıştırmalarından biriydi “duncan”. unutulmaz flüt partisyonlarını ise “el condor pasa”yı dahi aşacak bir huşu arz ediyor. – charles

    ayrıca (bkz: american tune), (bkz: kodachrome)

    132. “child in time”, deep purple

    bombay calling”den “esinlenerek” yapıldığı sağır sultanın dahi bilgisi dahilinde olmasına rağmen, ödünç aldığı yapıyı sahibini tarihin arka odasına kapatacak kadar ileri ve öte götürüyor deep purple. – charles

    131. “the same old rock”, roy harper

    harper’ın bu parçasındaki ledzepli gitar sadasının müsebbibi, albüme s. flavius mercurius mahlasıyla dühul eden jimmy page’in ta kendisi. ikilinin bu parçadaki uzun soluklu eforu, “iş yapmaz” denilen albümü harper hayranlarının baş taçlarından biri yapmaya yetmişti. – charles

    ayrıca (bkz: another day)

    130. “chase the devil”, max romeo

    şeytanı kovalayıp, başka gezegene gönderip, biraz da oradakilerin başına bela olmasını isteyen eşsiz bir kafanın ürünü, müzikal açıdan ise lee scratch perry işi durdurulamaz ritmi ve aksanına kurban max romeo vokaliyle sesten yapılmış bir heykel var karşımızda. – charles

    129. “i saw the light”, todd rundgren

    yine böyle hoş bir gitar-pop şarkısı, yine ne yazacağını bilememe durumları, yine yazar tıkanmışlığı, yine böyle hoş bir gitar-pop şarkısı. nabalım? albümden girelim – bir yere çıkmasak da olur: todd rundgren’in “something/anything”i, alex chilton’ın bütün eserlerinden daha güzel bir yere çıkar – hemen kapıştırdım, vardığım sonuç bu. bu kadar la, yazının yarısında tıkandım yine. o değil de, zaten kim okuyor ki bunları?

    ayrıca (bkz: breathless)

    128. “final solution”, pere ubu

    “final solution” güzel ve her şeye rağmen karanlık deneysel post-punk gruplarından bir başkası olan pere ubu’nün ilk single’ı… her ses titreyişinden akan şeyler gençlik heyecanlarıyla da, görmüş-geçirmişlik bıkkınlığı ve umutsuzluğuyla da örtüşür.

    ayrıca (bkz: street waves), (bkz: 30 seconds over tokyo)

    127. “solid state survivor”, yellow magic orchestra

    ryuichi sakamoto kendini aramalara başlamadan evvel böyle güzel bir tekno-pop yapmakla meşguldü: neşeyle iç-içe, mekanikten çok coşkuluya yakın, sanki her şeyden çok, akustik olmaya öykünen bir tekno. bu şarkı, gerçi, yukihiro takahashi’nin işi, ama değişen bir şey yok.

    ayrıca (bkz: technopolis), (bkz: firecracker), (bkz: yellow magic)

    126. “help me”, joni mitchell

    her zamanki gibi caz-soul-folk harmanlaması, anlamlı bir joni mitchell eseri.

    ayrıca (bkz: big yellow taxi), (bkz: free man in paris), (bkz: a case of you)

    125. “war”, edwin starr

    war’ın esas olayı patlamalarla geçen nakaratı gibi gözüküyor ama verse kısımlarında da zenginlikten enstrüman saçmaya başlayan bir psychedelic soul gösterisi var. parçanın tam ismi olan “war (what is it good for)”un tolstoy’un war and peace romanını tasarlarken düşündüğü ilk isim olduğunu bilmeyenimiz yoktur artık. – charles

    124. “baby’s on fire”, brian eno

    pitchfork isabetle belirtmiştir: 70’ler eno’nun onyılıdır. bu kesitten eno’nun en iyi işini seçmeye kalkışmak, bilirbilmezliktir, görmemişliktir, askerî şairliktir. hal buyken, “baby’s on fire”, görece glam hareketliliğiyle, progresif kökenli gitar girdaplarıyla ve eno’nun mizaha dirsek atan vokalleriyle, daha ilerde olmasa bile, daha belirgin bir yerde durmaktadır – ilginç tipler arasındaki normal, mütebessim bir devlet memuru gibi.

    ayrıca (bkz: king’s lead hat), (bkz: ambient 1/1), (bkz: i’ll come running), (bkz: the big ship)

    123. “dancing queen”, abba

    waterloo” diyerek avrupa’ya kendini tanıtan ve çok kıymetli eurovision’u kazanan abba, bu onuru bir başlangıç noktası olarak kullanabilen nadide isimlerden oluyor ve 4-5 yıllık dilimde bizi gerçek efsaneyle tanıştırıyordu. “dancing queen”, armonik vokali, klasik enstrümanların bile dansa hizmet ettiği yoğun altyapısı ve bol kepçe kullanılan melodileriyle grubun birçok alamet-i farikasını içinde bulunduruyor. – charles

    ayrıca (bkz: the name of the game), (bkz: knowing me, knowing you) (bkz: my love, my life)

    122. “it’s a shame”, the spinners

    70’ler listesine spinners’tan bir şarkı alıyorsak, ve o şarkı thom bell’in zarif ellerinden çıkmamışsa ortada başka bir deha daha var demektir. “it’s a shame”in prodüktörlüğünü yapan ve yazımına katkıda bulunan stevie wonder, grubun en büyük hitine imza atıyor ve samplelanmaya doymayan şarkıyı, soul müziğin iftihar tablosuna ekliyor. – charles

    121. “suspiria”, goblin

    justice’in başını çektiği avrupalı bazı elektromusikişinaslar sayesinde tekrar kitlelerin kurcalamaya başladığı italyan grup goblin, progressive rock mesailerinin mühim bir kısmını, korku filmlerine müzik yaparak harcamıştı. rosemary’s baby tema müziğini anımsatarak başlayan şarkı, grup üyelerinin “yeterince korktuysanız biz biraz doğaçlama takılacağız” demesiyle yer yer başkalaıyor. – charles

    120. “streets of calcutta”, ananda shankar

    ananda shankar’ı bilmeyenler için, norah jones’un kendisinden 37 yaş büyük kuzeni demek, bu ismi hafızaya atmayı kolaylaştıracaktır. ama biz yine de efsanevi sitar kullanımıyla hatırlarsak zihnimizi daha isabetli bir tutuşa sevk etmiş oluruz. “streets of calcutta” ise kesinlikle sitar sesinden mütevellit olmayan gerçek bir bomba. – charles

    119. “the north wind blew south”, philamore lincoln

    en az beatles (hatta beach boys) eserleri kadar sağlam armoni-orkestra-işbirliğine sahip ama ne beatles’ın heyecanına sahip ne de beach boys’un hassasiyetine. bu benim için aslında daha iyi bir şey; çünkü şarkının ritmine ayrı bir dengelilik katıyor.

    118. “red light spells danger”, billy ocean

    bazı şarkılar bir yerde patlayacakmış gibi başlarlar, dolayısıyla gidişatları boyunca da dinleyiciyi tetikte tutarlar, ama patlamazlar ve dinleyici kandırılmış olur; bu şarkılar, açıktan açıktan “boşluk” yaratan şarkılardan değil, şarkıyı nasıl bağlayacağını bilemeyen beceriksizlerin şarkılarındandır. bu şarkıysa, ikisinin de aksine, kayıttan önce patlamış da o şekilde devam ediyor gibidir. ikinci patlamaya ortam hazırlayan bridge’inde bile ilk patlamanın coşku ve öfkesi hazır ve nazırdır.

    ayrıca (bkz: love really hurts without you)

    117. “personality crisis”, new york dolls

    bir başka çığırcı grup new york dolls, garage müziğini alıp punk rock’a doğru yola koyacak olan protopunk akımının amerika cenahında kendilerine düşen çıldırma görevini başarıyla yerine getiriyorlar. – charles

    116. “deja vu”, crosby, stills, nash & young

    müzik grubu mu, avukatlık bürosu mu belli olmayan ismiyle süpergrup crosby, stills, nash & young, 1970 yılında “deja vu” albümünü yaparak, “bizi merak eden bu albümü dinlesin, gerisine karışmasın” sözleriyle anabilecekleri konsantre bir iş çıkartmışlardı (bir yıl önceki, young olmadan kaydedilen nefis albümü de unutmamak gerek elbette). albümle adaş şarkı ise, grubun kafasının hafif hoşlaşması sonucu ortaya çıkmış gibi duruyor, folkun yanına saykedelik tınılar ekliyor. – charles

    115. “across 110th street”, bobby womack

    quentin tarantino, pam grier ile birlikte blaxploitation (istismar sinemasının siyah olanı, bi ara kahve içmeye gittiğimizde detaylı anlatırım) türüne kucak dolusu selam yolladığı jackie brown’ın açılışını, mezkûr türle özdeşleşmiş harika bobby womack şarkısı eşliğindeki leziz plan-sekansla yapmaktan gram imtina etmiyordu. parçayı ses ve yapı olarak yer yer shaft’ın meşhur tema müziğine benzetiyorsanız, emin olun gittiğiniz yol yanlış değil. – charles

    114. “the obeah man”, exuma

    exuma, bahamalı sınıfsız adam, birleşik devletler’in, ingiltere’nin, kısacası ağırlığı bulunanların folkçularıyla aynı sınıfa konulmaya çalışılan adam; ama hepsinden de çok farklı. bu en iyi albümünün en iyi şarkısında görüyoruz ki: vurmalıları, armoniyi, garip sesleri ve kendi sesini çok iyi kullanıyor. özellikle, arka vokallerin diğer enstrümanlar arasına oturmuşluğu ve şarkının zıvanadan çıkarma potansiyeline rağmen aslında oldukça duygusal da olması, etkileyici.

    ayrıca (bkz: dambala)

    113. “persian love”, holger czukay

    müzik alanında son dönemdeki en kuvvetli uktelerim bu şarkıyla ilgiliydi. karutrock grubu can’ın üyesi holger czukay’ın dünya müziğine ve sample âlemine merak salması sonucu ortaya çıkan parçadaki iran radyosundan duyularak sample alınan eserleri bulmak için epey uğraşmış ve sonunda emelime ulaşmıştım. ama hiçbiri bu şarkıyı dinlerken aldığım bütünlük tadını vermedi. czukay samplingin emekleme döneminde, yapılabilecek en iyilerden birini yapmış. – charles

    112. “moondance”, van morrison

    van morrison gibi şaşırtma potansiyeli yüksek müzisyenlere olan saygımı ayrı bir yerde, balla börekle beslerim. olabildiğinde “jazzy” başlayan moondance, morrison’un soul dokunuşlarıyla birlikte blue-eyed soul’un (beyazlar tarafından icra edilen soul) seçkin örneklerinden biri oluyor. tabii bi “the letter” ya da “gimme some lovin’” değil. – charles

    ayrıca (bkz: into the mystic)

    111. “theme from shaft”, isaac hayes

    isaac hayes’in beste maharetinin altını çizen altyapının etrafında dönen gitara kurban olunur. aynı zamanda piyanonun şarkının bütünü için belirleyici bir role sahip olduğunu söylemek de yanlış olmaz sanırım. yaylılar zaman zaman çok sert inerler: ben yekta bunu pek hoş bulurum.

    110. “roxanne”, the police

    beyazlar soul yapar da reggae’den geri kalırlar mı? reggae dinamiklerini dönemin yeni filizlenen janrlarıyla harmanlayarak bambaşka sıfatını hak eden the police’in, en fazla parlayan şarkısı da roxanne’e altın değerinde öğütler veren bu eser oluyordu. moulin rouge’da takla attırılarak coverlanması ve flight of the conchords’da yamultularak selamlanması da cabası. – charles

    ayrıca (bkz: the bed's too big without you)

    109. “just what i needed”, the cars

    grup ismi bolluğunda özgün olmak için, ismine “arabalar” diyip sıyrılmaya çalışan bir grup genç. seçtikleri tür, görünüşleri… one-hit wonder olmak için gerekli her şey vardı. ancak onlar yılmadılar, başardılar, müzik tarihine dikkate alınası bir avuç albüm bıraktılar. üstelik bunu, dünyanın en kötü albüm kapaklarına sahip olmalarına rağmen yaptılar. – charles

    ayrıca (bkz: good times roll)

    108. “runnin’ with the devil”, van halen

    van halen’in 78 tarihli ilk albümü, daha ilk yarısınla bile, hard rock adına yapılabileceklerin en üst katlarından birine yerleşmişti. ohio players’ın “running from the devil”ına ayaküstü cevap niteliğindeki şarkıda da kafada dönüp duran gitar partisyonlarından biri mevcut. – charles

    ayrıca (bkz: eruption) (bkz: ain't talkin' 'bout love)

    107. “one chord wonders”, the adverts

    the adverts’in dönemin punkına göre farklı sayılabilecek bir sadası var. sanki boğazlarında ve hatta enstrumanlarında iltihap var da şarkı söylemeye çalışıyorlarmış gibi. “one chord wonders”, bu aykırılığın tavan yaptığı bir şarkı. insanın içini kaşıyan parçalardan. – charles

    ayrıca (bkz: gary gilmore’s eyes)

    106. “frankie teardrop”, suicide

    (bkz: #1603161) müzik tarihinin en isterik şarkılarından birisi. bu şarkıya en çok yakışan gruptan. aradaki çığlıklar mayhoş bir dinleyişinizde sizi koltuğunuzdan sıçratabilir. – charles

    105. “maria bethania”, caetano veloso

    şarkı olduğunun bilincinde bir şarkıya böylesine kabına sığmazca hafif bir melankoliyi ancak caetano veloso gibi büyük adamlardan biri verebilir sanırım. “i wish to know things” dedikten sonra, sanki “ulan bunları öğrensem sanki ölmeyecek miyim?” demekle “ulan bunlar da ne hınzırca şeyler ama!” arası bir gülmeden alıkoyar kendini, üstadımız. ilerleyen dakikalardaysa bütün hafifliğiyle melankoliyi bir deneyselliğe iç eder.

    ayrıca (bkz: nine out of ten), (bkz: a little more blue)

    104. “supper’s ready”, genesis

    yıl 2012 olduğu için peter gabriel gittikten sonra genesis bozdu mu diye tartışmıyoruz ama gabriel sonrası böylesi bir şarkı yapılmadığını da söylemek gerek. 70’lerde bir progressive rock grubu olmanın gerekli unsurlarından “20 dakikadan büyük şarkın olmalı” kuralını, 7 parçadan oluşan “supper’s ready”yi yaparak yerine getiren genesis, 23 dakikalık bir şölen vaat ediyor. tabii aynı sürede bir how i met your mother bölümü izlerim diyenlere de saygı duymalı. - charles

    ayrıca (bkz: the lamb lies down on broadway)

    103. “another girl, another planet”, the only ones

    eski evlerdeki döşeklerin kaplamalarına benzeyen single kapağıyla, melankolik mi coşkun mu olduğuna hala karar verilememiş şahane bir iş. – charles

    102. “abre la puerta”, triana

    endülüs rock diye bir şey varmış – en güzel örneğiyse bu: flamenko öğeleri, progresif rock ve sağlam klavye işleri. olabildiğince görkemli görünen ama vokalin havasıyla birlikte görkeminin tevazua da göz-kırptığını anladığımız ilginç bir şarkı. (aslında o kadar ilginç de değil – sıfat kıtlığından.)

    101. “laying silks and satins on my heart”, san ul lim

    güney kore psychedelic rock camiasının önemi isimlerinden san ul lim diyeceğim ama, güney kore psychedelic rock camiasıyla yatıp güney kore psychedelic rock camiasıyla kalkıyormuş gibi yanlış bir itiba uyandırmak istemem. yine de bu cenahta bildiğim nadir isimlerden olan san ul lim’in formda olduğunda ortalığı dağıttığından şüpheniz olmasın. adı geçen şarkıda ise tam üç buçuk dakikalık epik intronun ardından dillere destan vokali duyup keyfe gelebiliyoruz. – charles

    100. “famous blue raincoat”, leonard cohen

    “new york is cold but i like where i’m living” deyişinde olduğu gibi, l. cohen, vokalinin bu derece
    kendi kasvetinin içinde olmasından da oldukça memnun olmalı (“olmak” önemli) – zaten kendisini ve bu şarkıyı bu denli “marka” yapan da bu değil midir (“bu” da önemli)? bu “marka”ya kasvete ortak olmak isteyen arka-vokaller, yaylılar bile gölge düşüremezler. “…and thanks for the trouble you took from her eyes, i thought it was there for good so i never tried.”

    99. “hero and heroine”, strawbs

    ilk albümünden itibaren bir süre nezih bir folk çizgisinde, huzur verici melodik işler yapan strawbs, 70’lerin gelişiyle progressive arayışlarını kuvvetlendiriyor, ve 1974 yılındaki “hero and heroine” ile tepe yapıyor. folk kökeninden tamamen kopmadan bunu yapması ise strawbs’ın özel gruplardan biri olmasının nedenlerinden. – charles

    98. “i will survive”, gloria gaynor

    “i will survive”, ilk notasından son notasına kadar düzenlemelerin büyük ölçüde öngörülebilirliğinden kaynaklanan naifliğini ve gloria gaynor’ın şarkıya kendisinden kattığı akıcılık sayesinde nahifliğini korumayı başarıyor; bunca yıl en büyük disko marşlarından birisi olarak kalmasını sağlamış olan da muhtemelen bunlardır. küt, temiz ve duru bir disko.

    97. “get up (i feel like being a) sex machine”, james brown

    ben ne zaman james brown dinlesem, led zeppelin’in mükemmel “the crunge”ını hatırlar hatırlar gülerim; çok gülerim, acayip gülerim. bu şarkıda da aslında hiçbir şey değişmiyor, james brown bütün özgünlüğüyle zaten kendi kendine de komik sayılabilecek dizelere sıralıyor filan; ne şekilde olursa olsun, çok eğlenceli bir deneyim yaşatıyor bizlere. ama ben önünde sonunda robert plant’ı, özellikle de yana döne bridge arayışını hatırlayıp ayrı bir gülüyorum. müziğin güldürmesi güzel bir şey tabii ki.

    ayrıca (bkz: the payback)

    96. “blank generation”, richard hell & the voidoids

    cbgb hoş mekanmış, yeni yeni öğreniyorum bunları. television’ı yarıda bırakıp, eski yoldaşları punkı karman çorman etmekle iştigal eder iken, böylesine tatlı bir punk şarkısıyla meydana çıkan richard hell’i de ayrıca tebrik ediyorum – television’ı bırakması, ya da bırakmak zorunda kalması, isabet olmuş – zaten yürümezdi o ilişki. ayrıca nakaratta ara ara “blank”ı söylememesi de hoş espri… çok sevdim, severim.

    95. “little red riding hood hit the road”, robert wyatt

    rock bottom”ın benzersiz transının bol saksafon kayışlı dibi, diyelim. zaten fazla bir söze de gerek olmadığı, şarkı dinlenirse anlaşılacaktır. ha, albümde üçüncü sırada duran şarkıyı kastediyorum.

    ayrıca (bkz: sea song)

    94. “coconut”, harry nilsson

    bütün anlamsızlığına rağmen değil, bütün anlamsızlığıyla birlikte çok değerli bir şarkı, popun en önemli müzisyenlerinden birinin yeterince ünlü “coconut”ı. “she put the lime in the coconut, she drank ‘em both up,” mısraının pelesenk olmaya teşneliği de zaten müzikte iyi şarkısözü yazmanın mananın dibine vurmak değil, ahengin ruhunu çözmek demek olduğunu ispatlıyor.

    93. “song to the siren”, tim buckley

    tim buckley’nin sirenlere, sirenlerin silahıyla vurmaya çalıştığını, bunda başarılı da olduğunu söylemek mümkün. uzun süre üstünde çalışılmış, çok çok değiştirilmiş, sonunda “starsailor”dan bize misafir olmuş bu şarkıyı daha çok this mortal coil’ın elizabeth fraser’lı coverından bilsek ve dinlesek de aslının yeri bir ayrı, hatta muhtemelen daha bile yukardadır.

    92. “der zeuhl wortz mekanik”, magma

    en bütüncülünden bir albümün (bkz: mekanik destruktiw kommandoh) en bütünleyicisinden bir parçasını alıp buraya bir şarkı diye koymak ne kadar hakkaniyet dâhilinde – bunu kimse tartışmayacağı için sorun yok zaten. albümün geneli için zirve bu önemli “parça” – altyapının caza özgü öngörülemezliğine rağmen isminin hakkını veren çeşitli türlerden vokaller (bunlara ne isimler verildiğini bir bir merak ediyorum) aslında gayet mekanik bir şekilde kurulup yükselirler – ancak bir noktadan sonra zıvanadan çıkarlar ki bizi de çıkarmayı başarırlar. sonra neyse ki sakinleşmeyi de bilirler. magma’yı seviyoruz – siz de severseniz yukarıda bakınızı olan albüme mutlaka kulak verin.

    91. “making plans for nigel”, xtc

    xtc’yi, daha doğrusu daha sonra barok pop’tan altmışlar pop-rock’ına bile uzanacak olan andy partridge ve colin moulding’i “iyi müzik” dünyasına tanıştıran eser bu güzel kısmî post-punk eserinin bulunduğu “drums and wires”tı. television’ın “marquee moon” albümlerinde mükemmelen kullanmış oldukları iki esas olmayan gitar notasını bir yerde sürekli tekrar ettirme işini de başarıyla icra edebildikleri bu şarkı o albüme açılan kapıydı ve bütün pop esnekliğiyle birlikte albümün en önemli girisiydi.

    90. “god save the queen”, sex pistols

    sarki olmayi fersah fersah asmis sex pistols alamet-i farikasi. pazarlama sekli, zamanlamasi, haykirdiklari ile hizla baslayip, hizli sonlanan punk tarihinin ve sex pistols'un tavana vurdugu noktadir. plak sirketlerinden kovalana kovalana kucuk bir servet yapmis bulunan rotten ve saz arkadaslari bu saheseri virgin etiketi ve efsanevi bir kapak tasarimi ile sunmuslardir.
    reddettikleri ile bu kadar kiymetli olan, essizligini dunyada soylenmesi gerekenleri muzikle, boyle bir enerjiyle, zeka ve meydan okumayla soylemis bulunan god save the queen, o vakitler yaptiklarinin karsiliginda; bugun kolleksiyonlara yuksekce meblalarla (orjinal kopyalar) katilarak vaktiyle yapmaya calistiginin tersi istikamette hizla ilerletilmektedir. her catlak sesi “sempatik bir ani”ya donusturup etkisizlestiren dunya, o vakitler kraliceye hurmet eden mick jagger'la cosar, rotten'i bicaklarken bugun sex pistols'un yaptiklarini muzik kutuphanelerine yerlestirerek kendini yikmaya calisanlari, tuketim estetiginde bogmaya calismakta..
    insanlik tarihi nice daha onemli,bahse deger trajedilerle dolu lakin insanin kendine ettiklerinden soz acilirsa bu da atlanmayiversin.insanin unutmaya ve ardindan olan biteni tamamen yok saymaya,yanlis yorumlamaya/hatirlamaya mahkum ve hatta meyilli olmasi da kendi drami. boyle boyle, kiymeti kalmadi hazinelerin.
    gidip bayilalim paramizin pulumuzun yarisini 1977 tarihli god save the queen kaydina. sonra da kader diyelim, sahip olmaktan aldigimiz hazla ses cikarmamaktan kaynaklanan vicdan azabimizi bastiririz nasilsa. – gaye topbas

    ayrıca (bkz: anarchy in the uk)

    89. “theme from papillon”, jerry goldsmith

    jerry goldsmith, çok çalışıp, sıkı işler yapan ama kıymeti bilinmeyen güzel adamlardan bir tanesi. “kıymetinin bilinmesi için ne yapacaktık, adını kolumuza dövme mi yaptıracaktık?” diyenler de haklıdır ama en azından clint mansell’in çeyreği kadar seveni olması da nahoş olmazdı. bu underrated şahsiyet, the omen, chinatown, alien, basic instinct demeden onlarca tema müziği dökmüş, 16 kez aday olduğu oscar ödülüne sadece bir kez ulaşabilmiş (bkz: bir bahar sporu olarak akademiye sövmek) bu zat-ı muhterem, 1973 tarihli papillon filmine yaptığı müzikle, belki de en incelikli eserini ortaya koyuyor. 2012 yılında böyle bir tema müziği yapıldığını duysam, justin bieber: never say never filmine bile gözüm kapalı giderdim. – charles

    88. “human fly”, the cramps

    şu ruh hastası vokalli, sinematik riffli, obsesif dolu – kısacası, kendinde çılgın şarkılardan bir başkası.

    87. “born to run”, bruce springsteen

    patron çıldırdı: koşuyor. tüm albümlerini dinlemiş biri olsam da, bruce springsteen ile her zaman aram iyidir diyemem. albümlerini dinlerken kendisinden izin isteyip kapattığım olur. ama boss'un en belirgin özelliği bazı şarkılarının ilk saniyesinden itibaren gücünü hissettirmesidir. hiç beklemiyorken “jackson cage”in introsuna kapılabilir, “badlands”in “don't let me be misunderstood”vari girişiyle gaza gelebilir, ya da hepsinden daha iyi ve daha güçlü olan “born to run”a kendinizi bırakabilirsiniz. yer yer gerçekten koşu düzeyine varan ritmi ve sık sık araya giren avuç dolusu sürpriz enstrumanı fark etmek sonraki dinleyişlere kalır genelde. – charles

    ayrıca (bkz: thunder road)

    86. “radio radio”, elvis costello

    elvis costello’nun kabına sığmayan pop-rock sounduna en iyi örnektir bu şarkı.

    ayrıca (bkz: alison), (bkz: watching the detectives), (bkz: what’s so funny about peace love and understanding)

    85. “quem tem medo de brincar de amor”, os mutantes

    os mutantes’in “os mutantes”ten (1968) ibaret olmadıklarının, daha sonra da en az “os mutantes”teki kadar güzel işlere imza attıklarının kanıtı.

    84. “oh bondage up yours”, x-ray spex

    poly styrene şarkının başında “some people think a little girl should be seen and not heard” diyerek insanların nasıl milford academy mottosundan habersiz olduklarını eleştiriyor. şarkının devamına kendisinin “chain-store, chain-smoke, i consume you all” dediğini işittiğindeyse, insan anlıyor ki muhatabımız milford academy’nin kadrini kıymetini bilmeyenler değil. poly’nin ve 16 yaşındaki saksafonist kızımızın dertleri daha büyük, öfkeleri daha evrensel. öfkenin böyle saksafon ve vokal sonucu verenleri makbuldür, evet.

    83. “hocus pocus”, focus

    nike’ın 2010 dünya kupası için alejandro gonzález iñárritu’ya çektirdiği unutulmaz write the future reklamındaki, yodelli, flüt sololu o çılgın şarkıyı hatırladınız mı? daha önceden de biliyorsanız zaten o mübarek eller öpülmek için vardır. içinde yodeller, ıslıklar, çığlıklar ve birtakım anlamsız gevelemeler dışında mana içeren hiçbir güfte bulunmayan yaklaşık 7 dakikalık bu şaheser, döneminin bir adım, ait olduğu grubun ise beş adım önünde bulunuyordu. – charles

    82. “hot on the heels of love”, throbbing gristle

    endüstriyel müziğin görece en önemli isimleri 79’da “20 jazz funk greats” diye ismen ve resmen acı ironinin dibine vuran bir [şah]esere imza ettiler; ilk bakışta göze ve kulağa çarpmasa bile insanı önünde sonunda “i’m waiting for a help from above” durumuna getirebilen şarkılardan oluşuyordu bu albüm. “hot on the heels of love” ise, kendini tekrarlayan arpeggioları ve derinliksiz bir karanlık yaratmayı başaran geçici sesleriyle, durumun dolaysız bir ifadesiydi.

    81. “starry eyes”, the records

    great power pop comes immaculately crafted, yet centers on failure—failure to escape a one-horse town, to reach a girl on the phone, or to even get a girl in the first place. much of the best power pop failed on the charts as well, becoming should’ve-been smashes that provide tiny epiphanies when finally dug up and discovered.

    “starry eyes” endures as the greatest single of power pop’s late 1970s zenith. flawlessly structured, the song transcends its humble jangle and lyrics that are essentially a grievance against the band’s avaricious manager: “while you were off in france, we were stranded in the british isles / left to fall apart amongst your passports and your files.” virgin records packaged the single, misleadingly, in a sleeve depicting a teased blonde. the records stalled at number 56 on the u.s. charts, another perfect power-pop failure. – brent dicrescenzo, the pitchfork 500

    80. “september gurls”, big star

    bu da kusursuz power-pop şarkılarından birisi: sevimli, melankolik, büyük ama alçakgönüllü. alex chilton büyük adam.

    ayrıca (bkz: blue moon)

    79. “mongoloid”, devo

    devo’nun ufak çaplı post-punk art-rock devriminin ilk ve en önemli örneği olan “mongoloid”in bas introsu, bütün motorikliğiyle dünyanın en saçma neşelerinden birine yol-açmakta. synthler ve namı yürüyesi vokallerse, o neşeye bundan daha iyi oturamazdı.

    78. “hang on in there baby”, johnny bristol

    artık pek bileni olmasa da “hang on in there baby”nin en baba soul eserlerinden pek bir eksiği bulunduğunu söylemek zor olacaktır – hatta gelişimi sonucunda onların üzerine çıktığını söyleyebilecek müzikseverler de vardır belki, kimbilir. şarkımızın belirleyici öğelerine gelirsek, onlar da her baba soul şarkısında olanlardan, doğrusu: mükemmel orkestra, vokal, arka vokaller ve gitarlar filan.

    77. “overkill”, motörhead

    geçenlerde bir yerde yeni çıkmış metal albümlerinden biri için (hiçbirini hatırlamıyorum ama bu ikincisi high on fire’ın bu sene çıkmış, oldukça da güzel albümü olabilir) üzerinde lemmy’nin, hadi daha doğrusunu biz söyleyelim: motörhead’in gölgesinin dolaştığının söylendiğini okudum. ama böyle “büyük” riffler yazıldıkta & çalındıkta ve böyle böyle söylendikte, o gölgenin dolaşmaması mümkün müdür? “ace of spades” olsun, bu olsun, bir kere dinlendikten sonra dahi herhangi bir müzisyen için sürekli çalması en muhtemel şarkılardan.

    76. “machine gun”, jimi hendrix

    band of gypsies” performansı hendrix’in en iyi live performansı kabul edilmekteymiş – ben bilmiyorum, konsere gitmem, hele jimi hendrix konserine hiç gitmem, çok saçma sapan şeyler oluyor, ben de tavır koyuyorum, ben hayatımda hendrix konserine gitmedim, gitmeyi de düşünmedim, düşünmüyorum, ancak yine de bu on iki dakikalık efsanevi doğaçlara, pedal hareketlerine, hendrix’in vahşi-hayat simülasyonlarını gitarıyla derecelendirmesine filan kulak misafiri oldukça “acaba artık bir hendrix konserine gitsem mi?” diye düşünmüyor da değilim.

    75. “dor e dor”, tom zé

    tropicalia’nın krallarından olan bu adam muhakkak evrensel pop sounduna katkı sağlayabilecek birçok eser üretti ama kıymeti maalesef pek bilinmedi. sonra, david byrne ağbimiz üstadımız kendisini hakkını vererek keşfettiyse de muhtemelen artık çok geç kalınmıştı. gerçi, yine de “dor e dor” gibi sağlam pop olaylarından haberdar olmamız yetmiyor mu?

    74. “taj mahal”, jorge ben

    girişiyle birlikte ilk anda bir post punk şarkısı dinleyeceğinizi düşünüyoruz. bir anda ormandan gelen seslerle afallayıp elegant üflemelinin girmesiyle nakavt oluyoruz. jorge ben’in “taj mahal”ı, intro işini en iyi yapan şarkılardan biri olarak tarihe yerleşmeyi hak ediyor. güney amerika’dan çıkan müziğin ortalamasını tepeye çeken albümlerden biri, africa brasil’in içinde kendisi. – charles

    ayrıca (bkz: meus filhos, meu tesouro)

    73. “year of the cat”, al stewart

    orada burada underratedliğinden bahsolunan al stewart benim gibi a bout de souffle’den çıkma samurayların kalbini sanırım bu şarkıya “on a morning from a bogart movie,” diye başlayarak kazanıyor. şarkı sözlerindeki zenginlik son anlara dek bizi bırakmıyor; aynı şekilde, müzikal zenginlik de ağır ağır yerine yerleşiyor, ama ne yerleşmek: yaklaşık olarak üçüncü dakikada başlayan o enstrümantal kısım bugüne dek dinlediklerimin en iyilerinden.

    72. “live and let die”, paul mccartney & the wings

    allah için, ilk 30 saniyesi tipik örneklerden sayılabilecek bir paul mccartney şarkısı. melodisiyle, back vokalleriyle. sonra ise cümbüş başlıyor. on kaplan gücündeki orkestrasyon, george martin ile mccartney’in 3 yıllık bir aradan sonra tekrar bir araya gelmeleri anlamını taşıyor. george martin küçüklüğünden beri klasik müzik bestecisi olmak istemiş biri. en büyük hayalinin yeni rachmaninoff olarak anılmak olduğu söylenir. “in my life”ın üstüne bu parçadaki orkestrayı da dinleyince, “biraz daha uğraşsan hakkaten olurmuş abi” dememek zor. – charles

    ayrıca (bkz: band on the run), (bkz: maybe i’m amazed), (bkz: jet)

    71. “pablo picasso”, the modern lovers

    jonathan richman ağbimiz bu şarkıda, gayet rock’n’roll ama yine de proto-punk agresifliğine de göz kırpan enstrümanlar üzerinden proto-rap halleriyle pablo picasso’ya neden hiç “asshole” denmediğini de açıklayarak nasıl kız kaldırılacağı üzerine ders veriyor. müzik, özellikle vokal, fazlasıyla ahenkli ve akıcı, şarkı sözleriyse yeterince eğlenceli.

    ayrıca (bkz: roadrunner)

    70. “hatasız kul olmaz”, orhan gencebay

    saz dibine kadar şark. elektrosunu da sunsalar kulağımızın içine, o tınıda değişmeyen bir şark tadı hep var; kaybetmiyor, kaybedemiyor, kaybetmez de.

    ohan gencebay resmi ideoloji'nin müzik gibi insanları deruni hislerin birinden çıkarıp diğerine sokan bir güvercinin üzerine abanması sonrasında sazıyla taşrayı şehre sokan adamdır. gencebay, hep bir mazlum'un, öteye itilmiş'in, yıkılmış bir adam'ın ağzından söyler şarkısını. hep ece ayhan'ın da dem vurduğu o varoş mahallelerin kalbinde gün boyu ve dahi uykularında söyledikleri türküleri kaset'e çekmiştir. bu orhan gencebay'ın 'orhan baba' diye anılmasının altındaki yegane sebeptir.

    gelelim şarkılarına, gencebay havsalam beni yamultmuyorsa kayıtlarda en fazla enstrüman kullanan adamdır, ve dahi büyük bir ustalıkla. güç ve zor iş. bu müziğe bir kesim, varoş-müziği, diye göz ucuyla bakmazken (ki 90'lardan sonra arabesk de kapitalin içinde erimiş, ve moda bünyesinde sindirilmiş, profanlaşmış, ve salaş bir hal almıştır) orhan gencebay işinde ısrarcı olmuştur. ama burda şöyle bir handikap çıkıyor karşımıza, böyle saz'ın önde olduğu fakat alabildiğince (gerçekten alabildiğincedir, gencebay'ın bir fotoğrafında kayıt ekibi kayıt odasında sıkış-tıkış kayıt yapmaktalar) fazla enstrüman'ın olduğu şarkıları özümsemesi de kolay olmayacaktır. velakin, halk kendi sesiyle konuşan adamlarla muhabbetinde, ünsiyetinde hiç de cimri davranmıyor, davranmayacaktır da!

    hatasız kul olmaz. sevgili'ye feryat. içeriği bu, dibi görmüş bir adamın feryadı. ama girişteki o nasıl sazlardır, arkadan nasıl bir ritim vurulur, üflemeliler nerenin tasavvufuna müşterek olur, bunlar gencebay 'dimağı'nın neresinden hangi gayretlerle çıkar, ben bilemiyorum. – t. (tuğrulhan) [bi sus la bi sus!]

    ayrıca (bkz: beni böyle sev)

    69. “the harder they come”, jimmy cliff

    “i’m gonna get my share now, what’s mine” demiş ve sonra (“and then”) “the harder they come”la reggae’nin hak ettiği yeri kazanmasında önemli rol oynamıştır jimmy cliff, o kıskandığım vokaliyle birlikte. sinirlendiğimizde filan bu şarkıyı dinlediğimizde ilginç bir şekilde neşelenmişliğimiz de vakidir ki, sonuç, şarkının agresifliğinin sözlerinden ibaret olmadığı gerçeğinin suratımıza çarpılmasıdır. ya da değil midir? değildir elbette.

    68. “who’ll stop the rain?”, creedence clearwater revival

    grup için ya da john fogerty için çok şey söylenemez. iyi olduklarında çok, tanımsızca iyidirler. bu şarkı işte ona örneklerden. vokaller, gitarlar, davullar, şarkı sözleri… aynı amaca bu kadar güzel hizmet edebilirler ancak. (şarkı kısa, yorum da kısa, napalm.)

    ayrıca (bkz: run through the jungle)

    67. “dirt”, the stooges

    haylaz ve basit çocuklar, davul introsu ve mükemmel bas eşliğinde blues’a el atıyorlar. fikrimce iggy’nin sesine de, o basçıya da, o gitara da en iyi blues gidiyor. iggy kendi kendine uğuldayıp dururken gitarların ona neredeyse ağlarcasına eşlik ettiğini görüyoruz. (şarkı uzun, yorum kısa, napalm.)

    ayrıca (bkz: search and destroy), (bkz: l.a. blues), (bkz: 1970)

    66. “revolution blues”, neil young

    young’ın sesine en iyi giden şarkının “harvest moon” olduğu söyleniyorsa -doğruluk ihtimali de var- elektrik gitarına en iyi giden şarkılar da “on the beach” albümünden albüme ismini verenle birlikte, bu, “revolution blues”tur; ancak “on the beach” ne hissediyorsa onu derin derin yaşatırken, bu biraz daha gölgeli gibidir. yüzsüzce sömürülmeye izin vermeyen dinamik yoğunluğu da ayrı bir coolluk, charles’ın pek güzel deyimiyle, “serinlik” katar şarkıya.

    ayrıca (bkz: hey hey my my into the black), (bkz: on the beach), (bkz: heart of gold), (bkz: cortez the killer), (bkz: like a hurricane)

    65. “she is beyond good and evil”, the pop group

    (bkz: #15912965) bütün bas bazlı groove’unu disko’sunu, vokallerden akan bütün o kural-dışılığı, karşıtlığı, ittirmeye yönelik iticilik isteklerini, gitar kaoslarını bir kenara koyalım: “western values mean nothing to her,” gibi mükemmel bir lafı, nietzsche’nin hayallerine nasıl o kadar güzel, anlamlı bağlayabilirsiniz? böyle: “western values mean nothing to her: she is beyond good and evil!”

    ayrıca (bkz: we are all prostitutes)

    64. “ex lion tamer”, wire

    wire her ne kadar herkesin malumu müzik yapmışsa da yetmişlerin en kendinde gruplarındandı. “pink flag”, “chairs missing” ve “154” albümlerinde, sonuncusunda bazı maksimal farklarla, kullandıkları gitar-bas birliği post-punk’ın tanımlayıcılarından sayılabilir. “ex lion tamer”ın bu soundu en iyi şekilde temsil edeceğine gönülden inanıyorum.

    ayrıca (bkz: mannequin), (bkz: pink flag), (bkz: outdoor miner), (bkz: i should have known better)

    63. “fisherman”, the congos

    grubun lee perry yapımcılığyla hazırlanmış ve görücüye çıkarılmış ilk albümleri, “heart of the congos”, sadece perry’nin ya da grubun yağtığı en önemli iş olmakla kalmamış, bütün reggae camiasının da bir nevi dönüp dönüp yeniden okuması gereken başucu eseri haline gelmiş. albümün açılış şarkısı da oldukça yüksek bir “standart”.

    62. “comfortably numb”, pink floyd

    beatles'ın mavi-kırmızı dönemleri gibi olmasa da, pink floyd'un müziğini on yıllar bazında ayırmak ve 60'lardaki pink floyd'u 70'lerdekine göre biraz farklı bir konumda tutmak günaha eş değer olmaz sanırım. pink floyd sevenlerin daha çok sevdiği 70'ler-progressive dönemi ile, grupla iyi geçinmeyenlerin bile sevebildiği altmışlar-psychedelic döneminin arasında gram fark bırakmayan bazı şarkılar ise tüm pink floyd külliyatına damga vuracak kalitede oluyor. pink floyd'un 1979 yılında inşa ettiği duvarın 6 dakikalık dev tuğlası “comfortably numb”, unutulmaz gitar solosuyla birlikte, onlarca farklı özellik barındıran bir diskografinin en üst katlarından birinde konuşlanıyor. – charles

    ayrıca (bkz: money) (bkz: have a cigar) (bkz: hey you)

    61. “surf’s up”, the beach boys

    smile” zamanında yayınlanmadı, ama “smile”ın en önemli eserlerinden biri güzel bir albüme de ismini vererek yetmişlerde arz-ı endam etti. şarkının daha erken dönem beach boys’a ait olduğu, mükemmel armonilerinden, kusursuz barok pop’undan ve taklidi neredeyse imkansız melankolisinden belliydi. ayrıca bir adet van dyke parks içeriyordu ki parks ve wilson uyumu xavi – iniesta uyumunun çok net habercisidir.

    60. “bridge over troubled water”, simon & garfunkel

    bazı şarkıları en sevdiği kişiye söylemek ister [insan]. sesiyle sevgilisinden 10 tam puan almak için değil de, sevgisi diline,sözüne beklediği kadar iyi yansımadığı için. biri, sizin söyleyebileceklerinizden daha iyisini söylemiştir. “when you´re weary, feeling small, when tears are in your eyes, i'll dry them all” sözleriyle başlayan "bridge over troubled water"ın tamamı, dili tıkanmış aşıklar için bir rehber niteliğinde. müzik tarihinin en acayip kavgası esnasında, paul simon garfunkel’e, garfunkel de simon’a “hacı bu şarkıyı sen söyle, senin sesine daha iyi gider” şeklinde atarlarda bulunur ve kopuşları yakınlaşır. bence, paul simon haklıymış. – charles

    ayrıca (bkz: the only living boy in new york), (bkz: the boxer)

    59. “revolution will not be televised”, gil scott heron

    1970’lerde devrimin televizyondan yayımlanmayacağına inanıyordu gil scott-heron. 2012'den bakınca “belki de yanılmıştı” diyebiliriz; ama bu şarkının siyah özgürlük hareketi için bir marş haline geldiğini de inkâr edemeyiz. üstelik sadece sözleri değil, müziği de ziyadesiyle “devrimci”. soul mu diyelim, caz mı diyelim, “spoken word” mü, yoksa 1970’lerin başında yapılmış bir rap mi? belki de kısaca “tahrip gücü yüksek bir bomba” demeliyiz. – the beatles (yazar olan)

    ayrıca (bkz: home is where the hatred is)

    58. “let’s stay together”, al green

    al green de soul ve r&b’nin hala soul ve r&b olduğu dönemlerde neredeyse her işi kusursuz olan şu siyahlardan biriydi. “let’s stay together”, neler olduğunu bu listede daha evvel de birkaç defa belirtmiş olduğumuz kusursuz soul niteliklerini taşıyan, aynı zamanda klasik olarak ilerlediği tarihinde bir adet pulp fiction da bulunduran, eşsiz bir eserdir.

    ayrıca (bkz: tired of being alone), (bkz: take me to the river), (bkz: love and happiness), (bkz: call me)

    57. “the passenger”, iggy pop

    stooges ile protopunk'ın gururu olan ve her şarkısında yerdeki betonları çatlatan iggy pop, ülkemizde haftasonu yayınlanan düşük bütçeli aktüel programların jeneriklerini ve envai çeşit reklamı düşünerek “the passenger” parçasına imza atıyor. david bowie'nin de el attığı “lust for life” albümü, çiğlik ve coşku açısından stooges döneminin gerisinde kalsa da yakalayıcılığıyla öne çıkıyor ve bu açıdan bakacak olursak “the passenger”ın introsunun 10 çita gücünde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. – charles

    ayrıca (bkz: lust for life), (bkz: nightclubbing)

    56. “soul makossa”, manu dibango

    bu şarkıyla ilgili malumatı olan insanların %76’sı, sözü iki saniye içerisinde “ma ma se ma ma sa ma ma coo sa” isimli, michael jackson ve rihanna tarafından coverlanmış nakarata getirir. bu insanların %83.4’ü ise, şarkı hakkında başka hiçbir şey bilmez. oysa bu parça manu dibango’nun elinden/ağzından çıkma, eşsiz benzersiz saksafon partisyonları içerir. ayrıca tarihteki ilk disko kaydı olmak gibi tuhaf bir özelliği de bulunur. – charles

    55. “highway to hell”, ac/dc

    çok güzel şarkı. – elif taştekin

    54. “american pie”, don mclean

    bana göre, yazılmış en iyi güfte. eskiye özlem duyan şarkıcı don mclean, özlemini abartarak müzik tarihine 8 dakikalık gezi düzenliyor. temele buddy holly’yi ve “müziğin öldüğü gün”ü alan mclean, fonda “book of love”dan girip janis joplin’den çıkıyor. başka hangi şarkının sözleri için ayrı bir site vardır ki? http://understandingamericanpie.com/ – charles

    53. “who loves the sun”, the velvet underground

    güzide yer altı grubumuzun bahsi-geçen şarkısının da yer aldığı “loaded”ı kimin telkinleriyle ne şekilde yazıp kaydetmiş oldukları daha evvel de sözlüğümüzde yer almış olmalı. grubun, plağa mükemmelen yansıyan zihinsel çılgınlıklardan uzak, temiz bir pop müziği de aynı başarıyla icra edebildiğinin en akılda kalıcı örneğiyse, “sunday morning”den sonra, bir soru işaretiyle birlikte, bu sessiz sakin eser oluyor.

    ayrıca (bkz: rock & roll), (bkz: sweet jane), (bkz: oh! sweet nuthin’)

    52. “maggot brain”, funkadelic

    bu şarkı için o efsane gitar-solosunu övmek dışında yazılacak pek bir şey yok sanırım. ilk dinlediğim günü hatırlıyorum: muhtemelen dinlerken birşeyler de okumaya çalışıyordum, bir süre sonra dayanamadım, sadece eseri dinlemeye başladım, bir süre sonra başa aldım, gitar solo sırasında da gözümden birkaç damla yaş süzüldü: sanırım solonun duygulandırıcılığından değildi, böyle gitar çalınabilmesinin ürkütücülüğündendi yaş süzdürmem. daha sonra hiç yaş sızdırmadım ama her seferinde de ürperdim, hala da ürperirim.

    ayrıca (bkz: one nation under a groove), (bkz: flash light)

    51. “krautrock”, faust

    faust 71’den 73’e epey uğraştı; kimi güzel, kimi çok güzel eserler ürettiler. 73’te bu şarkıyı yaptılar, belki de en ufuk açıcı janrlardan birinin adını koyarak çekildiler, gittiler (sayılır – yirmi sene sonra tekrar geldiler filan). şarkı? kozmik. kaotik. bitimsiz. blues’a saracak bir yanı var. sarmıyor. krautrock – adından da anlaşılacağı üzere.

    50. “phaedra”, tangerine dream

    tangerine dream de müzik tarihindeki en ufuk açıcı oluşumlardan birisi olarak görülebilir. ben, mesela, paşa paşa görürüm. birçok ilginç, güzel eser de bırakmışlardır arkalarında – banaysa hep en güzelleri bu gibi gelir. aynı zamanda en zamanının ötesindeki de. bu senenin en beğenilen tekno işlerinden birisi “voices from the lake”i dinlerken bile “phaedra”nın en çok o albüm kadar modern olduğunu düşünmüştüm. gerçi “voices from the lake” için de bir nostalghia’dan bahsedilebilir ya, olsun.

    49. “layla”, derek and the dominoes

    derek and the dominoes, kulağa hiçbir başarısı olmayan genç ve amatör bir one-hit wonder grubu gibi gelebilir ama aslen allman biraderlerin haslarından duane allman, beach boys’tan the byrds’te, dönemde çalışmadığı adam kalmayan jim gordon ve 70’lerin ortasından itibaren müzik kariyerine sesini kumarda kaybetmişcesine devam edecek olan eric clapton gibi isimleri ihtiva eden bir süpergruba tekabül ediyor. “layla” (leyla okuyun) ise başındaki nefis gitar introsuna eklenen, hayvani duane allman slide gitar şovu sonrası tarihin en iyi şarkıları arasına ince ince sızmaya başlıyor. parçanın hikayesi ise bilindik; george harrison abimize kalleşlik yapılıyor. – charles

    48. “at the chime of a city clock”, nick drake

    kim ne derse desin hayata erken veda etmiş müzisyenler arasında her zaman ayrı bir yeri olmuştur nick drake’in – adamın her şarkısözünde, vokalinin her ipeklenişinde, şarkılarındaki caz baslarında ve piyanolarında, yaylı gerilmelerinde, göz kırpan aydınlanışlarda hep bir bilgelik vardır. bu bilgeliğe eşlik eden melankoli bile bu bilgelikten bağımsız bir şekilde bilgecedir. “at the chime of a city clock” işte bu efsanenin doruğudur: yormaz, neşelendirmez, aslında üzmez de, sadece bilgeliğiyle bir güvenlik duygusu yaratır. bittiğinde güvenliğin ne kadar gerekli olduğunu anlarız.

    ayrıca (bkz: pink moon), (bkz: one of these things first), (bkz: northern sky), (bkz: know)

    47. “tangled up in blue”, bob dylan

    dylan efendi “blood on the tracks”ı sarah’nın ardından mı yazmıştır, yoksa hakikaten de kendi iddia ettiği gibi bir çehov’vari öyküler denemesi midir bu albüm? mesele dylan olunca bunlar havada kalmaya mahkum gibi, ama zaten bir önemleri de yok. önemli olan üç tane farklı telden çalan akustik gitar üzerine dylan’ın parçalı bölüklü hikayesini mükemmelen yerleştirmesi. dylan bu, hep dylan…

    ayrıca (bkz: idiot wind), (bkz: changing of the guards), (bkz: hurricane), (bkz: simple twist of fate)

    46. “melody”, serge gainsbourg

    serge’dan başkasının yapamayacağı bir şarkı bu, hatta melody nelson’ın bütün hikayesi bu adamdan başkasının yaratamayacağı nitelikte: hastalıklı, tutkulu, ama delirtircesine de estetik. yaylılar, gitarlar filan.

    45. “a vava inouva”, idir

    müziği genellikle batı kaynakları vasıtasıyla takip eden bir nesil olduğumuz için idir gibi müzisyenlerle tanışmamız ya şans eseri, ya da kişisel ve özel bir merak sonucu oluyor. berberi asıllı cezayirli şarkıcı idir’e ve onun muhteşem ilk albümü “a vava inouva”ya denk gelmek ise her iki durumda da büyük şans. cezayir müziği deyince dimağa damlayan rai müzisyenlerinden biraz uzak, daha dingin, daha sakin ama yine aynı ölçüde melodik bir müzik. albümün adını ödünç alan şarkı ise, tüm bu zenginlik içerisinde akla en kolay takılan parça. – charles

    ayrıca (bkz: cfiy), (bkz: ssendu)

    44. “paranoid”, black sabbath

    yıl 1970, yer türkiye. hüsnü, cemşit ve kamil adlı üç genç okeye dördüncü arıyordu. bir süre sonra aradıklarını buldular (osman) ve kahvenin yolunu tuttular. bütün günü okey ve batak oynayarak, hatun futbol ve araba muhabbeti yaparak geçirdiler. sonuç: türkiye o günden bu güne dek dünyanın en önemli sorunlarından biri olarak kabul edilen okey konusunda gelişti, adeta çağ atladı.

    yıl 1970, yer ingiltere, birmingham. bill, geezer ve tony adlı üç genç gruba dördüncü arıyordu. bir süre sonra aradıklarını buldular (ozzy) ve stüdyonun yolunu tuttular. bütün günü (ve sonraki günleri) kayıt yaparak geçirdiler. sonuç: http://popstache.com/…sabbath-lp-paranoid-cover.jpg

    siz ister heavy metal'in mihenk taşı diyin, ister binlerce grubun yolunu açmış sansasyonel bir çalışma. ben sadece sabbath diyorum, başka söze gerek var mı?

    p.s.: okeycilerin yolu bana fazla riskli ve tehlikeli geldiği için (böyle dünya meseleleriyle uğraşmak kolay değil) küçük yaşlardan beri sabbath'çıların yolunu tercih ediyorum. pişman değilim. – spacetimereality

    ayrıca (bkz: war pigs), (bkz: iron man), (bkz: sabbath bloody sabbath)

    43. “tubular bells”, mike oldfield

    mike oldfield: acoustic guitar, bass guitar, electric guitar, farfisa, hammond, and lowrey organs; flageolet, fuzz guitars, glockenspiel, "honky tonk" piano (piano modified to sound more percussive), mandolin, piano, "piltdown man", percussion, spanish guitar, producer, "taped motor drive amplifier organ chord", timpani, vocals and tubular bells.

    additional personel: steve broughton — percussion; lindsay l. cooper — string basses, oboe; mundy ellis — vocals; jon field — flutes; sally oldfield — vocals; vivian stanshall — master of ceremonies; nasal choir; manor choir – wikipedia

    42. “public image”, public image ltd.

    ben “iyi ki sex pistols çabucak dağı(tı)lmış da public image ltd. ortaya çıkmış,” diyenlerdenim: post-punkı, bas soundu ve tekerrüre vurgu yaparak, bu denli güzel icra etmiş kaç grup vardır şunun şurasında? aynı ölçüde karanlık, her şeye rağmen diskoya göz kırpan, öfkeli ama öfkesi estetik?

    ayrıca (bkz: albatross)

    41. “papa was a rolling stone”, the temptations

    (bkz: #18286055) whitfield/strong fabrikasının bu en sıradışı ürünü, açılışından itibaren bir saniye "serinliğini" kaybetmiyor ve en saykodelik soul şarkılarından birisi olma onuruna erişiyor. whitfield'in yenilikçi dehası, soul'un belli bir döneme hapsolmasını engelleyen şaheserlerin içinde başat bir konumda duruyor. – charles

    40. “ritz”, cockney rebel

    genel olarak dünyaya eğlenceli ve huzurlu bir glam rock hediye ettiğini söyleyebileceğimiz steve harley ve cockney rebel (cockney rebel bir kişi değil, grubun adı, diana ross and the supremes gibi düşünelim) orkestral dev “sebastian” sonrası daha büyük bir şaşırtmayı 7 dakikalık ritz ile yapıyor. bağlamayı andıran akışı ve ara ara kendisini hissettiren süzgün yaylıları vasıtasıyla psychedelic bir trans yaşatan sonrasında “make me smile” gibi yavşak ve hoş bir şarkıyı nasıl yapar orası da müzik tarihinin bilinmezlerinden. – charles

    ayrıca (bkz: make me smile)

    39. “i’m left, you’re right, she’s gone”, giorgio moroder

    on yılın en aktif prodüktörü olarak avrupa piyasasını dağıtan, elektronik dans müziğine şekil veren, bir süre sonra da soundtrack aleminin kralı olan giorgio moroder, onca kişiyle beraber iş yüküne girdiği zamanlarda bile kendisini ihmal etmediğini 77 tarihli akıllara zeval “from here to eternity” albümüyle gözümüze sokuyordu. albümdeki en güzel şarkılarından birine, bir elvis klasiğinden ödünç isim koyarak görmüş geçirmiş olduğunu kanıtlayan moroder, elindeki vocoder adlı oyuncakla da keyifli dakikalar geçiriyordu şüphesiz. – charles

    ayrıca (bkz: the chase), (bkz: first hand experience in second hand love)

    38. “gangsters”, specials

    e hocam bu da şimdi çok önemli bir grup nerden baksan – skayı, punkı şunu bunu ustalıkla karıştırmalarından, ya da siyasi bilirkişiliklerinden olmasa bile “gangsters” gibi, “ghost town” gibi dinleyene bir yerlerden mutlaka tanıdık gelecek, ama aynı oranda da orijinal, hatta deneysel eserler yarattıkları için bile her müzikal muhabbette azçok bahsedilmeye değer adamlar. ettik de nitekim.

    ayrıca (bkz: a message to you rudy)

    37. “rabbia e tarantella”, ennio morricone

    bu parçadan aldığı gazla berber açanları, bu parçayı dinlerken hızını alamayıp üniforma giyerek takla atmaya başlayanları ve şarkı fonda çalarken çığlıklar eşliğinde topluca kendilerini 7 kattan atan 5 gencin hikayesini hepimiz biliyoruz. ennio morricone’nin bitmek bilmeyen ustalık eserlerinden biri olan “rabbia e tarantella”, yıllar sonra parçayı hatırlatan tarantino filmi inglorious basterds’ın imdb oyunu tek başına 0.7 puan arttırmadıysa bana da charles demesinler, şu yazının sağına tire ile charles yazılması nasip olmasın. [aha, yazmıyorum valla, büyük konuşmayacaksın.]

    ayrıca (bkz: my name is nobody)

    36. “atomic”, blondie

    ya hiç olmasaydı? ya o adını bile bilmediğim grup coverlamasaydı da trainspotting’imizin en güzel sahnelerinden birine bunu koymamış olsalardı? ya sağ bacağımızın üzerine attığımız sol bacağımız ileri geri gitmek istediğinde bu şarkıyı hiç açmamış olsaydık? ya o gitarı & synthi hiç işitmemiş olsaydık? hiçbir şey değişmezdi tabii – niye böyle girdiysem bu güzel şarkının yorumuna. çıkamayacağım da şimdi. aman be!

    ayrıca (bkz: heart of glass)

    35. “superstition”, stevie wonder

    bize genelde stevie wonder’ın sesi yetiyor (rezil işlerinde olduğu gibi berbat altyapı üstünde değilse), bu şarkıdaysa sırf o gitarı daha net duyabilmek için insanın vokali ve saksafonu şöyle bir aralayası geliyor. ama bakıyorsun, o vokal ve o saksafon da o kadar iyi gidiyor ki o gitarın üzerine, zorlamanın manası olmadığını anlıyor, nasıl en rahat edeceksen o şekilde şarkıyı dinlemeye devam ediyorsun. bu adam zaten her zaman böyle işler çıkarsaydı, başka kimseleri kolay kolay dinleyemezdik.

    ayrıca (bkz: living for the city), (bkz: higher ground), (bkz: as), (bkz: ordinary pain)

    34. “boys don’t cry”, the cure

    the cure'un 1979 yılının haziran ayında, bir başka deyişle o müthiş 80'ler dönemine 6 ay kala çıkardığı ikinci single'ıdır “boys don't cry”. bu özelliği ile tam bir geçiş şarkısıdır; 80'lerde ada müziğinin 70'lerin punk akımından evrilerek nasıl o muhteşem altın çağına geçeceğinin sinyallerini barındırır. the cure'a özel olarak ise; 36 yıldır kendine özgü tarzı ile devleşmiş bu grubun ikinci single'ının halen en bilindik ve en popüler şarkılarından biri olması (orijinal kaydı ile), 1979'dan günümüze the cure'un nelere gebe olacağının işaretlerini çok net vermiştir. – kumkuat

    ayrıca (bkz: killing an arab)

    33. “shot by both sides”, magazine

    howard devoto’nun nevi şahsına münhasır vokal hadisesine zaten ayrı bir hastayız ama bu şarkının en net girişinde duyulan o tedbirlilikle yükselen gitar, post-punk diyarlarının en marşa meyyallerinden biri. “shot by both sides”taki vokal ekosu da bu gitarın içine “i wormed my way into the heart of the crowd” mısraının hakkını vererek girer. “shot by both sides” daha evvel de defalarca belirtilmiş bulunulduğu gibi, alanının en iyilerindendir.

    32. “move on up”, curtis mayfield

    curtis mayfield keskin bir şekilde “move on up” derken sanırım her dinleyen bir şekilde altmışların sonu, yetmişlerin başındaki politik mevzular konusunda bilinçlenmiş, harekete geçme isteğiyle dolmuştur: “stimulating,” denir ya, öyle. bunun dışında, sürekli yerlere bir şeyler düşürüp almaya çalışan vurmalılara oldukça ağırbaşlı başka enstrümanların eşlik ettiği ikinci kısmı şarkının öfkesini (dinlediğim her mayfield şarkısında bulunan o öfkeyi) belki de o vokalden bile daha güzel vermekte.

    ayrıca (bkz: if there’s a hell below we’re all going to go), (bkz: freddie’s dead), (bkz: superfly), (bkz: we the people who are darker than blue)

    31. “construçao”, chico buarque

    oldukça sade girişinde dahi, chico’nun mısra sonlarındaki vokal esprileriyle, latin amerika’nın dilinin bile ilginç bir pop yatkınlığına sahip olduğunu görüyoruz. ilerledikçe, orkestranın dönüşlü kayarak gelişleri ve minimal ritim enstrümanları büyük olgunlukla bir bir oturuyorlar. sonlara doğruysa en yetkin pop yükselişlerinden biri şarkıyı kendinde ispat etmiş bulunuyor.

    30. “psycho killer”, talking heads

    bu şarkıya nerdeyse bir ay boyunca her gün en azından birkaç dakika düşünmek suretiyle bir şeyler yazmak istedim: yazamadım. bir arkadaşımdan istedim, tevazu mırın kırınıyla geçiştirdi, kafasına silah dayayıp yazdırabilirdim, yapamadım, çünkü silah bulamadım. dayımda vardır muhtemelen, daha önce düşünmeliydim. neyse. bazı büyük, halka, hatta halktan çok amatör alt. rock gruplarına mal olmuş şarkılara bir şeyler söylemek zor oluyor demek ki. eğlenceli. ne diyebiliriz, maada?

    ayrıca (bkz: life during wartime), (bkz: memories can’t wait), (bkz: take me to the river)

    29. “starless”, king crimson

    bazı şarkılar insana yana döne kafayı koca koca kulaklıklarla birlikte ferahça sokabileceği yorgan-altı aratır – “starless” yeni yapılan binaların duvarlarının ses-geçirmeme konusunda oldukça başarısız kalmaları yüzünden, gece uyumak isteyenlerin rahatça başvurabilecekleri bir kendinden-geçme vesilesi olabilir bu açıdan.

    28. “family affair”, sly & the family stone

    sly ve ailesinden aile olmanın tanımı. hohner marka bir elektrik piyanonun verdiği dinginlik ve ilkel bir drum machine'den çıkan ritmlerin garip uyumu ile 71 senesinden 70'lerin geri kalanına izlerini bırakararak 2 hafta boyunca zirvede kalmış zamansız bir hit. – funkychild

    27. “damaged goods”, gang of four

    bir arkadaşıma post-punkı açıklamaya çalışırken punkın öfkesinin ve sertliğinin sabit kaldığını, çiğliğinin yeriniyse bir karanlık ve dans-edilebilirliğin doldurduğunu söylemiştim; bu açıdan joy division ve the fall en büyük post-punkçılar oluyorlar – gang of four’sa, özellikle mükemmel “entertainment!”ıyla biraz daha farklı bir yerde duruyor; çünkü “entertainment!”ta karanlık ve dans-edilebilirlik ne kadar aleniyse, çiğlik de o kadar aleni… ayrıca gang of four’un eleştirileri de ilkininki gibi edebî ya da ikincisininki gibi makaramsı değil, doğrudan: “sometimes i’m thinking that i love you but i know it’s only lust!” deyip geçiyorlar, beynimizi kazıyan gitarlar eşliğinde.

    ayrıca (bkz: natural’s not in it), (bkz: i found that esence rare), (bkz: at home he’s a tourist)

    26. “disorder”, joy division

    joy division dendiğinde akla ruh hastası enstrüman işbirlikleri, ian curtis’ın benzersizce öfke-kasvet harmanlayıcı vokalleri ve aşırı-başarılı şarkı-sözleri gelmesi muhtemel – en azından bu cephede gerçekleşenler bunlar. pek fazla örnek maalesef edinememişiz, ancak eldekileri bırak, sadece bu bile yeterli/yetkin bir örnek. “i got the spirit but lose the feeling”e iki defa daha dayanamazdık belki.

    ayrıca (bkz: transmission), (bkz: she’s lost control), (bkz: day of the lords)

    25. “trans-europe express”, kraftwerk

    kraftwerk pop olarak bildiğimiz janrı sadece müzikal açıdan değil mental açıdan da epey değiştirdi: bunu düşüncelere bir alman mekanizmi getirerek değil, hadiseye ilginç bir esneklik katarak gerçekleştirdi – dolayısıyla bu şarkıda iggy pop ve özellikle de david bowie’nin berlin işlerine atıfta bulunulması farklı bir mizahi çerçeveye oturuyor: [b]ölümlü bir velvet underground’a. dahası, artık yeraltında da kalmıyor birçok şey, gerilim filmi açar gibi görkemli bir şekilde yükselen şarkı eşliğinde ya da öncülüğünde, gerçekten de bir şeyler açılıp saçılıyor gibi batının müziğinde. bu açılıp saçılma, neyse ki, “metal on metal”da daha çok adını bulan beat kadar disipline de değil.

    ayrıca (bkz: autobahn), (bkz: das model)

    24. “blitzkrieg bop”, ramones

    ramones, 70'lerin yüzünü tekrar rock'n roll'a döndüren gruptur ve bir t-shirt'ten daha fazlasıdır! – pacgirl

    ayrıca (bkz: sheena is a punk rocker), (bkz: i wanna be sedated), (bkz: rockaway beach), (bkz: judy is a punk)

    23. “hallogallo”, neu!

    resmî sayılabilecek krautrock ritminin oluşmasında, hatta neredeyse krautrock’ın krautrock olmasında faust’un “krautrock”ından bile daha çok öneme haiz olduğun düşünürüm “hallogallo”nun. motorik vuruşlarının üzerine kendi kendine bile manipüle olabilen gitarların yayılması dört günlüğüne stüdyo kiralayan bir grup için fazlasıyla ustacadır.

    ayrıca (bkz: negativland)

    22. “teenage kicks”, the undertones

    (bkz: #3605307) (bkz: #5274319)

    21. “ever fallen in love?”, buzzcocks

    iki buçuk dakika içerisinde birbiri içine geçmiş davul vuruşları ve bütün aşk enerjilerini dışavuran gitarlarla birlikte, bir punk grubu, basit bir şekilde, görece dünyanın en güzel aşk şarkısını yaratmış (nasıl bir aşk olursa olsun).

    ayrıca (bkz: orgasm addict), (bkz: oh shit)

    20. “bohemian rhapsody”, queen

    işimiz gücümüz olmadığı bir vakit, oturup klasik müzikle popüler müzik arasındaki farkları ortaya döksek (aslında benzerlikleri dökmek daha kolay sanırım, “ikisi de müzik” der geçeriz) tahtanın üst sıralarına yazacağımız şeylerden biri, popüler müziğin ekseriyetle tek odaklı olması olurdu. ortalaması 3-4 dakika olan popüler şarkıların neresinden girerseniz girin, parçanın yapısını kısa sürede idrak edebilir ve parçanın içerisine girebilirsiniz. "bohemian rhapsody"de durum böyle işlemez. her parçası birbirinden farklı olan bir bütünlüğe hakimdir. klasik müziğe daha yakındır, ve haliyle, klasiktir. popüler müziği taklalarla değiştiren parça aynı zamanda queen’in müzikal kariyerinin bir fragmanı konumunda. – charles

    ayrıca (bkz: killer queen) (bkz: don’t stop me now) (bkz: love of my life)

    19. “wuthering heights”, kate bush

    kate bush sanırım bir kurgu insanı – hatta kendisi kurgu gibi bir insan: “wuthering heights”ın ilk piyano titreşimleri bile bir kurgunun içine girdiğimizi haber veriyor, kim tarafından yaratılmış olursa olsun. kate bu şarkı da cathy’yse, o her şeye yukardan bakarcasına giren bas da kesinlikle heathcliff’tir mesela; ve yaylılar da bizzat uğultulu tepeleri temsil etmektedir. gitar solo da bütün hassasiyet-karşıtı halleriyle kurgudaki duygu çatışmalarının derinlerinde yatan hissizliğe göndermede bulunmaktadır. ama eserden bağımsız olarak düşündüğümüzde bile, şarkıda çok büyük bir çatışma vardır: kate’in tam anlamıyla kırılgan vokalinin ve masalsı piyanonun karşısında en az gerçeklik kadar sağlam (?) ve masculine orkestra, gitar, bas ve davullar.

    18. “the chain”, fleetwood mac

    (bkz: #20821961) bu senfonik blues-rock şaheserini bir kez dinlemiş olup da “sevmedim,” diye zırlayan hipster yoktur sanırım. ha, hipster diye bir şey zaten yok da… olsa bile “the chain”e sökmez, aga.

    ayrıca (bkz: rhiannon), (bkz: go your own way)

    17. “what’s going on?”, marvin gaye

    motown efsanesi -ya da tamla mı demeli?- trajik sonlu, muazzam sesli ağabeyimizin, joan baez’e verilen ama kendisi tarafından kaydı bir türlü mümkün kılınamayan bu eseri de, mükemmel yaylı yapısı ve gaye’in olağanüstü vokalinden çok soul müziğine protest tavırlar sağladığı için fenomen olmuştu muhtemelen. siyaset de müzik gibi kalıcı, evrensel, yerel vakalar mevzubahisse bile, lakin benim bu şarkıyı vaktinde sözlerini anlamadan dahi, sırf gaye’in vokalinin ve aranjmanların dalganmalarını bir defa daha işitmek gayesiyle defalarca dinlemiş olmam, müziğin de en az yenilikçilikleri kadar bahse değer olduğunu göstermektedir. sonuçta ben büyük bir adamım, beyler!

    ayrıca (bkz: mercy mercy me), (bkz: let’s get it on), (bkz: got to give it up), (bkz: inner city blues)

    16. “it’s you”, the spiders

    meksikalı saykodelik topluluk spiders’in “it’s you”sunu duymaya başladığınız anda, ilk saniye giren bach’vari klavye bile beklentileri yükseltmeyebilir. meksikalı ve adı sanı belli olmayan bu grup, şarkının başından beri bir saniye vasatlaşmayan klavyesiyle şaşırtıyor, sonlara doğru tellerin ve tuşların birleşimiyle ise öldürüyor. şarkının ilk iki buçuk dakikasından sonra olanların, dünya müziğinde bir eşine rastlamak çok zor. – charles

    ayrıca (bkz: back)

    15. “stayin’ alive”, bee gees

    bu da kulislerde büyük tartışmalara sebep olmuş şarkılardan. charles bu şarkı yüzünden bana 61 anayasası fırlatarak, “belki yürütme senin elinde ama başkumandan hala benim!” mesajı verdi. işin doğrusu: bir şarkı airplane gibi bir filmde bile insanı parodiden alıkoyup müziğe yönlendiriyorsa zaten çok iyidir. aman-vermez diskoluluğunun yanı sıra zaman zaman oturtuculuk sinyalleri gönderdiğini söylemek de yanlış olmaz sanırım.

    ayrıca (bkz: tragedy), (bkz: all this making love), (bkz: love you inside out)

    14. “ça plane pour moi”, plastic bertrand

    bu şarkının neden bahsettiğini hiç bilmiyorum; ara sıra bir “i am the king of the divan!” diyor ağabeyimiz, ne kastettiğini bile anlamış değilim. sadece o mısraı işitmek istiyorum, ya da o çok ince sesi, ya da o saksafonu işitmek, kafamı, bacağımı sallamak, mal mal sırıtmak istiyorum. adamın heceler gibi şarkı söylemesi bile insana bir ayrı zevk verici geliyor.

    13. “preta, pretinha”, novos baianos

    kalabalık kadrosuyla birlikte sessiz sakin işini yapan, kolektif yapısı ve net bir türe sığdırılamayacak müziğiyle coolluktan ölen bir topluluk novos baianos. çimlerde piknik yapma rahatlığında çıkardıkları başyapıt “preta, pretinha” ise grubun marşı. akustik bir gitar eşliğinde başlayan 6 küsür dakikalık şarkı, sololar ve back vokal katılımlarıyla ilerlerken, ara ara grubun köklerini hatırlaması sonucu sambaya bile meylediyor. bir yıl boyunca bir köşeye çekilip, bol bol futbol oynadıktan sonra çıkardıkları albümün adını novos baianos f.c. koyacak kadar kalender olan grup halen bir define sayılacak kadar da az kişi tarafından bilinmekte. – charles

    12. “london calling”, the clash

    jack white “led zeppelin’i sevmeyenin insanlığından kuşku duyarım,” diye mi buyurmuş, ne yapmış, bir yerde okuduydum; adam haklı. aynı şekilde “london calling”i sevmeyen, “marş” diye nitelendirmeyenin de birşeylerinden kuşku duyulmalı.

    ayrıca (bkz: white man in hammersmith palais), (bkz: the guns of brixton), (bkz: train in vain), (bkz: white riot)

    11. “when the levee breaks”, led zeppelin

    can dayanmaz şarkılardan aslına bakarsanız. hayvani davul introsu, gayet akustik şekilde distorte edilmiş ortak soundu, blues’un bütün niteliklerini taşıyan mızıka ve gitar riffi, led zeppelin’in hiçbir şeyi tam manasıyla değiştirmediği söylenebiliyorsa da (ki bu akustikten sonra ne kadar yerindedir?) her şeyi nasıl daha güzele doğru *bozduğunu* gösterir niteliktedir. kökleri kimbilir nerelerde olan bluesun muhtemelen en güzel örneğidir de aynı şekilde.

    ayrıca (bkz: kashmir), (bkz: immigrant song), (bkz: black dog) ve tamam-lan-tamam-kontenjanından (bkz: stairway to heaven)

    10. “bang a gong (get it on)”, t. rex

    tek gitar notası dahi bir neşeye tekabül eder; ama hangi neşe insanı tek noktaya sabitler? (bak şu an çok iyi gidiyorum valla.) vokalin hınzır çınlamasından vokalistin gözlerinin dört döndüğünü çıkarabiliriz. saksafonsa gitar-pop katmanlarının hafif glamlerine homojen dağılır. eserimiz; marş olmak için fazla, refakatçi olmak için vakitsiz, vefakat bittikten sonra ayak sallatmak için birebirdir.

    ayrıca (bkz: ride a white swan), (bkz: children of the revolution), (bkz: jeepster)

    9. “vitamin c”, can

    kulakta sennheiser hd215'le dinlenmesi farz, o muhteşem davulları tam olarak duyabilmek için. her sabah, aç karna, c vitamini niyetine. – kimi raikkonen

    ayrıca (bkz: bel air), (bkz: oh yeah), (bkz: spoon), (bkz: mushroom)

    8. “there but for the grace of god go i”, machine

    tarz olarak alakası olmasa da adını ezberlemeye çalışırken helak olunan şarkılar listesinde love'ın "maybe the people would be the times or between clark and hilldale"i ile kapışan "there but for the grace of god go i", machine'in aynı adlı nefis disko albümünde en çok göze çarpan şarkı. sakin ama yakalayıcı introsunun ardından gelen enerjik gitarlar ve yüksek ritmiyle tam bir disko hiti. – naoko

    7. “good times”, chic

    1979 senesinin ikinci yarısına girerken disko ışığının sönmesine aylar kala, nile rodgers ve bernard edwards'ın yarattıkları bu disco funk şaheseri, o zamanlar yalnızca dans pistlerinde değil; dönemin paten ringlerinde, sokaktaki kasetçalarlarda, kısacası her yerde popüler olmuştu. “good times” ilk ticari hip-hop parçasının da doğuşuna sebebiyet vermiş, sugarhill gang grubuna şöhretin kapılarını aralamıştır. bununla da yetinmeyip uzunca bir süre hip-hop parçalarına sample olarak konuk olmuştur, hala da olmaktadır. – secret omen

    ayrıca (bkz: le freak), (bkz: i want your love)

    6. “(don’t fear) the reaper”*, blue öyster cult

    bu kadar güzel hem rock hem pop olabilen çok nadir şarkı var. bu kadar güzel bir şekilde “aşk şarkısı olabilen” şarkıysa hemen hemen yoktur. davul kendi ritminde giderken kendi kendine ayar çeken o tek perküsyon vuruşu, gitarlarla kısmen armonik vokallerin işbirliği, mükemmel gitar solodan önceki, belki de daha mükemmel sessizlikten bile muhtemelen daha mükemmel gitar girişi, yükseliş, bazıları hemen hemen her şarkıda yer alsalar bile en güzel bu şarkıya oturur gibidir.

    ayrıca (bkz: astronomy)

    5. “life on mars?”, david bowie

    bowie'nin müzik hayatı boyunca el attığı türleri alt alta sıralayacak olursak, bir müzik ansiklopedisini dolduracak kadar başlık kalır elimizde. haliyle 3-5 ayrı bowie tarzından, bowie döneminden bahsedebilmemiz mümkündür. 1971-1972 yıllarında zirve yapan folk rock etkili, glam rock'ın tadına yeni yeni bakmaya başlayan, kafayı uzayla bozmuş david bowie'nin bunların içinde göğe en yakın olduğunu da kişisel olarak iddia ederim. illa neden isteyenlere “queen bitch”in gitar introsunu, starman'ın pürneşe outrosunu, “rock'n'roll suicide”ın sürekli yükselen yapısını, “kooks”un türküvari melodisini, “oh! you pretty things”in beatles'tan emanet piyanosunu sıralarken, zirveye “life on mars?”ın 32. saniyesinde giren kemanını yerleştiriveririm. sükunetinin içine bir orkestra sığdıran eser, sürreellik düzeyinde “manda yuva yapmış söğüt dalına”nın bir tık altında seyreden güfteleri ile de dönemin tüm çizgilerine yan basan bir klasiğe dönüşüyor. – charles

    ayrıca (bkz: heroes), (bkz: always crashing in the same car), (bkz: rock ‘n roll suicide), (bkz: starman)

    4. “don’t stop ‘til you get enough”, michael jackson

    adamı sevmeyebilir, toplumun adama bakışını her şekilde eleştirip tartışmalardan haklı çıkabilirsiniz ama michael jackson, müzikseverleri pek tatmin etmemiş erken dönem solo kariyerinde bu şarkıyla, quincy jones’un da büyük yardımlarıyla harbi bir çığır açmış, fenomen olma yolundaki en önemli adımını atmıştı. bu altı dakikalık aşırı-eğlence bombardımanını, fazla sayıdaki enstrümanın ve aranjmanların hiç sırıtmadan, jackson’ın her zaman sırıtan (olumlu anlamda) vokallerine eşlik edişlerini dinlediğinde insan, adamın gerçekten de “efsane” olması gerektiğine kani oluyor. ama soru baki: toplum gerçekten de bunu mu kastetmiştir, ediyor?

    3. “marquee moon”, television

    şarkının introsu, ilk gitarın kırıtışlarıyla, ikincisinin ayarlı girişiyle, basının ve davulunun hesaplı vaziyetleriyle apaçık bir şekilde matematiksel işbilirliğe göz kırpıyor. “i see how the darkness doubled, i recall how the lightning struck itself.” bu iki mısra “marquee moon”u yaratmış zihniyet hakkında daha fazlasını veriyor bize: soyutluk(lar). sözlerin fransız sembolistliği (tom verlaine’nin soyadının da kaynağı) sadece matematiksel altyapıyla birleşmiyor, şarkı, o fena halde üzerinde çalışılmış izlenimi uyandıran gitar soloda caz-bazlı kaynatmalara da meylediyor. bunların hepsi, aynı zamanda, o derece ustaca bir sanatsallıkla ve başarıyla icra ediliyor ki, şarkı daha değişik bir matematikle tekrar başladığında “n’oluyo lan?” demek bile gelmiyor dinleyenin içinden. grubun bu kadar geçimsiz insanlardan oluşması ne kadar acı, değil mi? – me

    amerika'dan iyi müzik çıkmaz önermesine sevgiyle yaklaşan, cool olmanın kitabını yazmak yerine, albümünü çıkaran television, post-punk, art-punk gibi terimlerle tanımlanmaya çalışılan tanımlanamaz albümlerini yaptı 1977 yılında. “venus”un nakaratına, “elevation”un yürüyüşüne, “prove it”in vokallerine müzik literatüründe bir karşılık bulmak hiç kolay değil. 10 dakikalık epik “marquee moon”un efsanevi girişinden itibaren bir marching band'in gücü ve simetrisiyle yere basan, ancak sıkıcılığının köyüne bile uğramayan gitarları için ise söylenecek her söz, sahibini müşkül duruma koyacaktır. television'un bir müzik türü olarak anılmamasını hala şaşkınlıkla karşılıyorum. – charles

    ayrıca (bkz: elevation), (bkz: little johnny jewel), (bkz: friction), (bkz: venus)

    2. “i feel love”, donna summer

    (bkz: #1370205) donna summer geçenlerde kimilerince beklenmedik, kimilerince öldükten sonra da olsa beklendik bir şekilde hayata veda etti; ancak ondan sonra (ve tabii önce) hiç kimse giorgio moroder’in eşsiz dehasına bu derece harekete-geçirici, hissettirici bir sesle eşlik edemedi, muhtemelen de edemeyecek. sadece giorgio moroder’le ilgili bir iş de değildi ortaya çıkardıkları; elektroniklerinin bütün ilkelliğine rağmen, şarkı bugün yapılmış olsaydı, pitchfork’tan “best new music” etiketi alır, npr’ın sene sonu listelerine dahil olur ve willy van der kerkhoff’u sözlüğe döndürürdü – belki nme’nin bu kez beğenmeyeceği tutardı ama olsun. – me

    prodüktör brian eno, 1977 yılında “i feel love”ı ilk kez dinlediğinde david bowie'nin yanına koşup, "geleceğe damga vuracak sound'u duydum" diyor. haklı. öğrenci sefa gürbüz, 1989 yılında “i feel love”ı ilk kez dinlediğinde kalkıp oynamaya başlıyor. o da kendince haklı. o günden itibaren hızlı ve repetitif altyapısıyla dans müziğinin temelini sallayan, tüm diskoları, eğlence alanlarını, bazı düğünleri ve seçkin müzik marketleri eline geçiren efsane şarkının formülü ise o kadar zor değildi; donna summer, o kösnül sesiyle insanları göğe yükseltiyor, giorgio moroder ise arka planda inşaat yapıyor. – charles

    ayrıca (bkz: hostage), (bkz: hot stuff), (bkz: love to love you baby)

    1. “baba o’riley”, the who

    “baba o’riley” listemizin başında baba baba oturmasına rağmen bugüne dek aslında pek kadri kıymeti bilinmemiş bir şarkı. halbuki, “bohemian rhapsody”yi charles’ın isabetle ifade ettiği bütüncüllüğü yüzünden değil de farklı tellerden çalışı yüzünden göklere çıkaran kitleler için bile “baba o’riley”de pek çok övgü sebebi mevcuttur: sözleri ortadoğulu meher baba’dan ilhamlı ve ona ithaf edilmiş (“baba”), sonuna doğru insanın-yerinde-durmasına-izin-vermeyen bir kelt kemanı solosu içeriyor (“o’”) ve her zaman zamanının ötesine seslenmiş terry riley’nin tesiriyle şarkıyı daha bir ötelere taşıyan synthi var (“riley”). dahası: şarkının isminde kendisine yer bulamayan çok sağlam bir roger daltrey vokali, tarifsiz keith moon atakları, rock tarihinde benzersiz olarak nitelenebilecek john entwisle eşlikçiliği ve tabii ki bir adet pete townshend. bütün bu ustalıkları hiçbir sakillik emaresi göstermeden bir-araya getirebilmiş bir şarkı, tarihte “when doves cry” ve “b.o.b.” gibi güzelliklerin yanına yerleşmeyecekse nerede duracak? –me

    “baba o'riley”in, duyulduğu anda insanı paralize edebilecek ayardaki synthesizerı, 80'li yıllarda yapılacak envai çeşit basitliğin suçunun üzerine yıkılacağını bilmeden, "bunlar benim en iyi günlerim" diye bağırıyor. ancak bir kemençeden yayılırken duyabileceğimiz kadar hızlı melodiler barındıran girişi, roger daltrey'in esaslı vokali ve pete townshend'in araya giren zenci rapçi misali yaptığı köprüyle birlikte bugüne kadar yapılmış en olağanüstü şarkılardan biri. şimdi bana kaybolan gençlik yıllarımı verseler, böyle bir şarkı yazmak isterim. – charles

    ayrıca (bkz: won’t get fooled again), (bkz: behind blue eyes)
17 entry daha