şükela:  tümü | bugün
461 entry daha
  • çalışkanlıkları yüzünden övülmesi aslında çok acıklı gerçekleri barındıran ülke... az evvel, japonya üzerine epeyce konuştuktan sonra, şu entry'yi yazma ihtiyacı duydum.

    konu, neden japon gençlerinin geleneklerine bağlı olmadığı, hiroshima anıtı gibi yerlerde şakalar yapabilecek kadar milli hislerden uzak olduğundan açıldı (oraya gidip orayı gezmiş birisi bu soruyu yöneltti), ben de, kısaca açıklamaya çalıştım. elbette bahsettiğimiz şeyin sebebi gencime göre değişebilir, insanların duyguları aynı olsa da sebepleri kişiden kişiye değişir. lakin benim gördüklerim içinde, yaş gruplarına göre de sebep değişiyor. şöyle anlatayım, orta yaşlı insanlar zaten kesinlikle gülmüyorlar, ciddi duruyorlar, ama aslında çoğu çok da dikkate almıyorlar, sadece öyle durmaları gerektiğini düşündükleri için öyle ciddi duranları da var...

    bizzat nagasakili bir kız arkadaş, ailesinin ona küçükken hiroshima ve nagasaki bombalamalarını hiç anlatmadıklarını söyledi, onu amerikalılara karşı düşmanca bir hisle yetiştirmek istememişler. "şu anki amerikalıların ne suçu var, bunu yapan onların atalarıydı, biz şimdi amerikalılarla dostça yaşamak istiyoruz, düşmanlıkları körüklemenin alemi yok" diye düşünüyorlarmış. 30 yaş civarına kadar bu düşünceler hakim. (bugün 35 diyelim.)

    lakin sonraki nesil (15-23 arası diyelim kabaca) artık bu olayı birebir yaşayanlar tarafından yetiştirilmediler. bu olayları hatırlayanlar belki büyük anne-babalardı ve çoğu öldü. hatırlamayan neslin çocukları olan gençler, zaten olaya önce nötr başlıyorlar, bir önceki nesil kadar bile duyarlı değiller (en basiti o bombalamalarda ailelerinden kimler öldü bilmiyorlar). lakin sonrasında, okulda olsun, filmlerle olsun, popüler kültür ögeleriyle olsun bu olay onlara anlatılıyor. işte burada bir ters tepme durumu yaşanıyor, bu nesil olayları hiç bilmediği, tamamen güncel, melez bir amerikan-japon kültüründe yetiştiği için (japonların hâlâ bütün kültürel geleneklerine çok bağlı olduğunu düşünenlerin en son 1970'lerde yapılmış araştırmaları okuduklarını düşünüyorum. zira şu an orta yaşlı olanlardan sonraki nesiller için bunu söylemek çok mümkün değil), sonrasında "aman kültürüne uzak kalmasın" deyip iyice abartıyorlar bunları anlatmayı bazen ve sonuçta çocuklarda "ulan amma abarttınız, siz de pearl harbour baskını yapmışsınız ama, yettiniz artık!" dercesine bir tepki gelişiyor. belki anlatılanların abartılı olduğunu düşünüyor, belki de içine doğdukları amerikan kültürüne toz kondurmak istemiyorlar.

    neden? çünkü japon kültürü hayal bile edemeyeceğiniz kadar baskıcıdır, aileler evlatlarını çizginin dışına çıktıkları anda reddeder ve mirastan mahrum ederler. oysa çocuklar amerikan kültürünün çok daha esnek, yumuşak ve "affedici" olduğunu düşünüyor, belki de kendilerini bir taraf tutmak zorunda hissediyorlar. bu hissiyat da kimi zaman "japon değerleriyle dalga geçmek, onlara karşı çıkmak" şeklinde dışarı vuruyor kendini. bazıları gerçekten umursamıyor, o yüzden dalga geçmekte sakınca görmüyor "her şeyle dalga geçilebilir, ne var ki bunda?" diyerek, bazıları az da olsa milliyetçi hisler hissediyorsa bile ekseriyetle bundan utanıyor ve bastırmak için dalga geçiyor. ama genel olarak, gerçekten umursamayanlar çoğunlukta... "düşmanlıkları körüklememek için kötü anıları anlatmamak" bence de çok pozitif, ama insanoğlu matematiğe gelmiyor, "şöyle yaparsam böyle olur" denemiyor. bu sefer de, belki o anıları dinlemedikleri için, bu tarz anılarla karşılaşınca inanmayıp, abartılı bulma eğilimi ortaya çıkabiliyor.

    genel anlamda, çocuklar japon kültüründen sıkılmış ya da utanıyor oluyorlar, haliyle japon kültürüne dair pek çok şeyle dalga geçiyorlar, hiroshima ve nagasaki'de ölenler için yapılan anıtlarla dalga geçmek belki de bunun en uç noktası, ama kıyafetlerden yemeğe, her şeyle dalga geçiyorlar. binlerce japon, her sene göz ameliyatı olarak çekik gözlerinden kurtulmak, "batılı" gibi gözükmek istiyor (buna bayağı üzülüyorum aslında, insanın fiziksel görüntüsünden utanması sırf çekik gözlü diye... insanın aklı zor alıyor...)

    anlayacağınız bunlar bir bütün. japonya'da gençler çok zor bir üniversiteye giriş sınavından geçerler, iyi bir üniversiteye girebilmek için 1200-1500 kanji ezberlemeleri gerekir (lakin girdikten sonra mezun olmak bir o kadar kolaymış diyorlar). üniversiteye giriş sınavından önceki bir kaç yıl ve üniversite yılları, baskı altında olmadıkları belki de tek dönemdir. özellikle iyi bir üniversiteye kapağı attıktan sonra, aileleri 4 yıllığına onlara baskı yapmaktan vazgeçer, saçlarını acayip şekillerde kesen/boyayan, o meşhur metro istasyonlarında karşılaşılan çılgın giyinmiş japon gençleri filan işte o güruhtandır. (harajuku girls konsepti azaldı gerçi, bir ara lolita dedikleri victorian style giyinme modası yükseldi, aşırı derecede solaryuma yanıp sonda panda makyajı yapanlar vardı, onlar da artık çok yok. peluş tulumlar giyip aşırı sevimli görünen ama aslında çeteleşen, kavga eden, dayak atan gençler vardı mesela. peluş tulum ve çete, kırk yıl düşünse insanın aklında yan yana gelmiyor, ama oluyor. bu da bir tür "japon yaratıcılığı" olsa gerek. sonuçta kalıplara karşı çıkma, yerleşik güzellik algısına isyan etme veya onu başka şekilde kurgulama başka başka formlar altında sürekli yeniden beliriyor. öz aynı, biçim farklı: japon toplumunun istek ve beklentilerine "ters" şeyler yapma, isyanını bu şekilde belirtme ihtiyacı...) ancak bu çılgın gençler, 4 senenin sonunda sihirli değnek değmişçesine çok "cici" hanımlara-beylere dönüşüp iş hayatına atılırlar. çünkü eğer bu döngüye uymazlarsa aileleri tarafından reddedilirler, özellikle tokyo böyleleriyle dolu. istediklerini yapmasına izin vermeyen, her bireyden inanılmaz başarılı olmasını bekleyen japon kültürü gençleri ezer. japonya dünyada intihar oranının en yüksek olduğu yerlerden biridir, oysa herkes norveç'i filan bilir.
    (istatistikler değişmiş, güncel olarak kontrol ediniz.) aynı şekilde alkolizm sorunu da japon hükümetinin en çok uğraştığı sorun, ülkede herkes deli gibi çalışıyor, işten çıkınca ise alkole sarılıyor, çünkü insanlar mutsuz...( çok şık takım elbiseleriyle oturup başta gülüşerek içen, sonra naralar atarak veya sızarak geceyi tamamlayan ve bunu neredeyse her gün yapan genç profesyonellerden bahsediyoruz. işe git-iç-uyu, evli ve çocukluysan tek fark hafta içi şehirde hafta sonu evinde kal.)

    japon kültürü, genel manada belki bizim ikiyüzlü ya da ölümüne kibar diyebileceğimiz bir tarza sahip. bu kültür, bizdeki lafın tam aksine "göründüğün gibi olmamalısın ya da olduğun gibi görünmemelisin" düsturu üzerine kuruludur. içinizde berbat biri olabilirsiniz, toplum kurallarına uyduğunuz sürece sorun değildir. ya da harika bir insan olabilirsiniz, şekle uymadığınız sürece beş para etmez. yabancı gözüyle hayran olunan "düzenli, nazik, saygılı insanların ülkesi", o kültürün içine doğanlar için bir cenderedir; şekil, daima içerikten önce gelir. bu durum, onları sanat ve işte başarılı yapar; fakat kişisel hayatta, mutsuz, tatminsiz, sürekli ailesini onurlandırması gerektiğini, şirketini utandırmaması gerektiğini düşünen insanlar yaratır. bizim çok mana veremediğimiz seppuku (popüler adıyla harakiri) uygulaması esasen bunun bir yansımasıdır (zannedildiği gibi her japon yapamaz, sadece imparator tarafından izin verilen askeri soylular yapabilir gerçi ya, neyse o ayrı mesele.) onurunu yitiren, başarısızlığa uğrayan insanların özürü yerine geçer, canını alarak onurunu temizler. (başarısız olan mühendis intihar edince bu yüzden ediyor. o başarısızlığın ona öylesine bir utanç yüklediğini düşünüyor ki bununla yaşayamıyor.)

    lakin artık savaş soyluları olmadığı için, daha güncel ölümler var; mesela kendilerini trenin önüne atan japonlar. (sonrasında meşhur "intihar ormanı" gerçeği de ortaya çıktı.) üstelik, seppuku dışında intihar da gayet başarısız bir durum olarak görüldüğü, intihar edenler aşağılandığı için, tren şirketleri intihar edenler yüzünden seferler aksadı diye intihar edenlerin ailesine tazminat davası açabiliyor! (aynısı türkiye'de olsa sanırım linç ederler...) keza, içinde birinin kendini astığı ev, bir daha asla alıcı/kiracı bulamayabiliyor, çünkü o başarısızlığın yahut başarısızlığı getiren kötü şansın yeni sahiplere bulaşabileceğine inananlar var. (bu evleri kiralarının düşük olmasından ayırt etmek mümkün. tabii durum, bu hurafeye inanmayan yabancılara yarar genelde.)

    kısaca japonya, birbirinden mutsuz, günde 13-14 saat çalışan, sonra kazandığı parayla çocuklarını en iyi okullara gönderip onları da aynı cendereye sokan, dışarıdan bakınca zengin ve müreffeh, kibar insanların yaşadığı, içeriden bakınca ise cehennemin farklı bir boyutunu yaşatan bir ülke...

    ben bir japon olmadığımdan, bunlar bana her halde güzel gelir, garipliği onu daha ilginç yapar. zaten öyle olduğu için bu ülkeyle ilgili çalışmak istemiştim: "japonya balina gibidir: denizde yaşar ama balık değildir; balığa benzer ama memelidir." -umesao tadao

    sonuçta, en baştaki soruya dönelim: japon gençleri niçin bu kadar umursamaz olabiliyor? bence baskıcı çocukluk ve baskıcı iş hayatı arasında kalan dilimde, kendilerince eğlenebildikleri tek vakitte japon kültürüne dair ne varsa onla dalga geçiyorlar. çünkü biliyorlar ki o kültür onları da öğütecek ve karşı koymaya çalışmak direkt toplumsal reddedilişi getiriyor. bence japonların hali bayaa acıklı...

    ekleme: bu entry'yi 2012'de yazmıştım, japonya ile ilgili çalışmaya başladığım zamanlardan sonra. tabii ki benim japonya üzerine okumaya başladığım dönemle şimdiki arasında değişenler oldu, yaşam tarzına tepki gösterme biçimlerinden istatistiklere dek elbette birçok şey değişti. aklıma gelenleri güncelledim de. yalnız bazı "japon fan"larının hoşuna gitmemiş yazdıklarım, eh yapabileceğim bir şey yok, japon kültürü animelerden ibaret değil. japon kültürü hakkında değerlendirme yapmak için her yönden fikir edinmek gerekir, zira japonya'da yaşayan ("tencerenin içinde kaynayan kurbağa") içinde bulunduğu duruma farklı gözlerle bakarken, japonya'nın dışında çıkıp amerika ve avrupa'da yıllarca yaşamış, kendi kültürüyle diğer kültürleri karşılaştırma imkanı bulmuş japon arkadaşım çok farklı şekilde bakabiliyor. keza japonca sınıfında birlikte japonca öğrendiğim çinlilerle, korelilerle, vietnamlılarla sohbet ederken, onların "japon" ve "japonya" hakkında anlattıklarına, algılarına baktığımda bambaşka bir pencereden olayı görüyordum. fakat tabii ki halkımız her konuda, o konuda çalışan insandan bile muhakkak daha bilgili olduğu için bol bol akıl vermekten geri durmaz. kendisinden farklı düşünüyorsam muhakkak ki konu hakkında bilgim eksik, yanlış, çarpıktır, tek kelime japonca bilmiyorumdur, hatta kültürünü eleştirdiğim için kesin japon düşmanıyımdır. bilimsel tarafsızlık mı? o nedir, yenir mi? kendimi gerekli kişilere ve kurumlara ispatlamış olmam bu tarz insanlar için hiçbir şey ifade etmez, çünkü onun gönlünü hoş edememişimdir. japonya'da konferansa mı kabul almışım, olsun, kendisi de japon olan ve çalışma alanı da bu konular olan insanlar çalışmalarımı mı beğenmişler, ona nesi ki... japon dili okuyan bir anda kendisini japon siyaseti, tarihi, sosyolojisi, antropolojisi, felsefesi hakkında da uzman ilan ediyor (mesela türk dili ve edebiyatı mezunlarına soracağım artık türk siyasal hayatıyla ilgili sorularımı. hem türkçeyi iyi biliyor hem de türkiye'de yaşıyorlar ne de olsa <3 -böyle kıyaslayınca ne kadar komik durumda olduklarını fark ederler umarım-) yahut japonya'da vakit geçirdiği için bir mühendis otomatik olarak o toplumu çok iyi analiz edebileceğini düşünüyor. sonuçta her türk'ün türkiye tarihi, kültürü, siyaseti uzmanı olarak ülkeyi her gün "aneliz" ettiği düşünülürse çok haklı, tabii ki japonya'da vakit geçirmek onu -alanı bu olmasa, eğitimi bunun üstüne olmasa da- mükemmel bir uzman kılacaktır, hiç şüphem yok bundan. * kendilerine yürekten başarılar diliyorum. lakin kusura bakmazlarsa eğer, japon olsun veya olmasın, ben alanı bu olan, bunun üstüne çalışan kişilerin görüşlerini dikkate almayı sürdüreceğim. * ha sizin bu alanlarda yayımlanmış çalışmanız varsa tabii haberdar edin, zevkle okurum. siz de sevdiğiniz insanları, ülkeleri, kültürleri eksileri ve artılarıyla bir bütün olarak kabul edebilmeyi öğrenirseniz, hayatınızın tamamı için çok iyi bir şey yapmış olursunuz, aksi halde sürekli bir inkâr edişle yaşamanız gerekiyor.
1046 entry daha