şükela:  tümü | bugün
604 entry daha
  • beş günlük iş gezisi için gideceğim kesinleşince, arta kalan zamanlarımda nerelerine nasıl gitsem, görsem diyerek sözlükten bilgi almak için baktığımda farklı tellerden, konulardan, parça parça yazılmış entrylerden bilgi almanın epey yorucu ve zaman alıcı olduğunu görmem üzerine ahdettiğim* üzere konu başlıklarıyla kompakt bir şekilde aşağıda anlatmaya çalıştığım şehirdir.

    yeni başlayanlar için londra başlığına yazmıyorsam bir sebebi var: ben orada yaşamadım, yaşayacak olana da fikir verebilecek bilgi sahibi olduğumu düşünmüyorum. o yüzden kısa ziyaretler için geçerli diye belirttim. ayrıca şunu da belirteyim, gerek sözlükte doğru başlıklara bkz olabilmesi, gerekse de mekan isimlerini yarı ingilizce yarı türkçe kullanmayı itici bulduğum için orijinal haliyle kullanacağım. her ne kadar londra'ya gidecek bir insanın en azından temel düzeyde ingilizce bilmesi kendi yararına olacaksa da kimse ingilizce bilmekle yükümlü olmadığı veya bu yazıyı okumak için illa ki londra'ya gidecek olmak gerekmediği için mekan isimlerine bağlı olarak kullanacağım ingilizce kelimeleri baştan açıklayayım:

    street: sokak/cadde
    road: yol/sokak
    circus/square: meydan
    underground/tube: metro
    palace: saray
    garden: bahçe
    park: park
    river: nehir
    theatre: tiyatro
    museum: müze

    caddeler:

    oxford street: regent street'le dik kesişir. regent street'in başlangıcından (langham place denilen tarafından) 100-200m kadar aşağı inince oxford circus denilen dört yola varılır, ki burası oxford street'i neredeyse ortasından kesen bir bölgedir. ayrıca underground ya da tube denilen metro çıkışı da oxford circus durağı olarak buradadır. dolayısıyla oxford circus'a varınca sağlı sollu uzanan cadde oxford street'tir. caddenin sol tarafı birçok orta halli alışveriş mağazasını barındırmakta olup soho'yla kesişir. bence pek gezilesi görülesi bir yer değildir. caddenin sağ tarafı ise debenhams, river island, john lewis ve benzeri marka ve büyüklükte alışveriş merkezleriyle dolu olup burası daha gezilesi görülesi ve alışveriş edilesidir. ilk 1km'si gayet canlı ve güzel olup buradan sonrası yavanlaşmakla birlikte dişinizi sıkıp devam ederseniz önce benim gitmediğim ama herkesin alışveriş cenneti olarak gördüğü primark'a, sonra da hyde park'a varırsınız. kısacası oxford circus'tan sağlı sollu 1'er km kadarı -özellikle hyde park tarafına doğru olan sağ tarafı- gezilip görülesidir.

    regent street: benim favorilerimden olup yukarda bahsettiğim gibi metronun oxford circus durağından çıkarak neredeyse en başına erişebileceğiniz caddedir. oradan başlayıp aşağı doğru uzanan ve piccadilly circusa ulaşacağınız cadde boyunca aklınıza gelen hemen her markanın mağazası mevcuttur. oldukça canlı, nezih ve alışveriş edilebilir bir caddedir; yine de bir knightsbridge değildir.

    piccadilly circus: regent street'in sonunda erişeceğiniz ışıklı, bolca tiyatro bulunduran kalabalık meydan. ben broadway'e benzettim. güzel müzikaller bulabilirsiniz. piccadilly street'e buradan girerseniz 5-10 dk yürüdükten sonra fortnum and mason'a ulaşırsınız. özellikle bisküvileriyle meşhur olan mekanın en ünlüsü de zencefilli bisküvisi. kutuları da ayrı güzeldir, valizde yeriniz varsa çok güzel hediye olur bunlardan. ben aldım ama aldığım kişiler burada olmadığı için henüz tadına bakamadım*.

    knightsbridge: cadde mi bölge mi tam kestiremedim ama muhtemelen her ikisi de. zira bazı caddeler burada birbirine bağlanıyor. özellikle harrods'ın bulunduğu brompton road tam bir alışveriş cenneti. kocaman, ferah ve şık mağazalarıyla adını ilk defa duyacağınız en lüks markalar burada boy gösteriyor. alışveriş yapmayacak birisi için bile sırf harrods'ı gezmek yarım gününü alacaktır. hele ki içindeki restoranlarda yemek, özellikle de altında bulunan laduree'den makaron yiyerek (tavsiye ederim), biraz keyif, biraz hakkını vererek gezecekseniz bütün gününüzü alır.

    notting hill: portobello road ve onu kesen sokaklarında dolaştım. evet aynı filmdeki gibi her evin kapısının rengi farklı. portobello road bildiğin bit pazarı gibi bir yerken, buradan başlayıp içerilere ve kesen sokaklara girince hayatınızdaki en sessiz, sakin ve nezih semtlerinden birinde olduğunuzu anlarsınız. londra'da yaşasam oturmak isteyeceğim ve fakat paramın yetmeyeceği bir semt olduğu kanaatine vardım. zira evlerin önü porschelerden, maseratilerden, aston martinlerden geçilmiyordu. "bir tatlı huzur almaya geldim ah notting hill"den mısralarını dillere pelesenk eder; başka da enteresan bir yönü yoktur, vaktiniz varsa gezinin.

    trafalgar square: ingilizler için tarihi önemi büyük olan, kocaman bir kanada büyükelçiliği'nin ve daha da önemlisi national gallery'nin bulunduğu meydan. ayrıca minyatür bir big ben de vardır. ama tekrar ediyorum hepsinden önemlisi national gallery buradadır. ayrıca bu aralar önündeki bir heykelcikte 2012 londra olimpiyat oyunları açılış törenine kalan zamanı geri sayım yaparak gösteren bir kronometre bulunmaktadır.

    parklar:

    hyde park: bir şehir ikonu. kocaman metropolün orta yerinde hayatın temposundan tamamen kopabileceğiniz, 18 dereceden yukarısını görünce bikinileriyle güneşlenmeye geleninden at binenine, bisikletiyle gezeninden bir ağaç altına uzanıp kitap okuyanına kadar birçok insan görebileceğiniz, ama istemezseniz kimseyi görmeyebileceğiniz uçsuz bucaksız bir yeşillik, ağaçlık parkıdır. kensington palace ve kensington gardens da bitişiğindedir.

    kensington gardens: hyde park'ın bitişiğinde kensington palace'ın önünde bulunur. küçük ama çok güzel, çok bakımlı ve görsel açıdan oldukça doyurucu bir bahçedir. akşam 6 itibariyle hediyelik eşya ve yiyecek satan bölümü kapanır.

    regent's park: londra'da beni en çok etkileyen mekan diyebilirim. süslü bahçeleri, uzun yürüyüş yolları, sessizliği ve dinginliği ile gönlüme taht kurmuştur. inner circle denilen bölgesine giden yol üzerindeki banklara hatıra plaketleri çakılıdır. "mr. and ms. brown hikayelerini bu bankta yazardı" gibisinden... insan o banklara tek tek oturup hangi manzaraya baktıklarını, neler hissettiklerini anlamaya çalışıyor. londra'ya yerleşsem buradan çıkmam sanırım.

    turistik mekanlar:

    buckingham palace: yaz sezonunda her öğlen 11:30'da muhafız değişimi yapılır. ben yetişip göremedim, dışarıdan heybetine bakıp, birkaç fotoğrafını çekip ayrıldım. londra'ya kadar gidip de görmemek olmazdı, yoksa aman da aman bir numarası yok. büyük güzel bir saray ya ne olacağıdı? içi gezilebiliyorsa işler kesinlikle değişir ama herkes parmaklıklar ardından fotoğraf çektiğine göre böyle bir imkan olmadığını düşünüyorum.

    big ben: tarihi saat kulesi. aslında oldukça büyük bir sarayın saat kulesi kısmıdır. thames river'ın kıyısındadır. gidin görün, birkaç fotoğraf yeterli, buradan london eye'ı, london eye'dan da burayı çekmek çok daha güzel fotoğraflar edinmenizi sağlar.

    london eye: thames kıyısında big ben'in karşı çaprazında kurulmuş devasa dönme dolap. "sana dün bir tepeden baktım aziz londra" demek isteyenler için birebir. oldukça yavaş dönüyor ve yarım saat sürüyor. çok ağır yükseklik korkusu olmadıkça rahat rahat binilebilir. hareketi bile neredeyse hissetmediğiniz için korkulacak, adrenalin salgılayacak zerre bir şey yok. zaten amaç bu değil, gönül rahatlığıyla binebilirsiniz.

    sealife aquarium: london eye'ın hemen yanındaki county hall'ün (sanırım bir zamanların parlamento binası) giriş katında bulunan akvaryum. köpekbalığından penguenlere, ahtapotlardan araba büyüklüğündeki su kaplumbağalarına kadar her tür deniz canlısı var. bir tane de fırtına simülatörü kabini koymuşlar, saatte 80mph hıza kadar rüzgar veriyor; değişik bir deneyim olabilir.

    thames river: london eye'ın önündeki iskeleden hareket eden gezi tekneleri thames üzerinde 45 dk.lık bir tur attırıyor. kaptan aynı zamanda mikrofondan gezi sırasında görülen köprüleri ve önemli binaları tanıtıyor. böylece london bridge, tower bridge gibi ünlü köprülerin yanı sıra nehir kıyısındaki önemli binaları da görme ve tanıma şansınız oluyor.

    internette kombine biletler satılıyor, london eye, sealife aquarium, madame tussaud's, london dungeons şeklinde. bunların sadece ikisini veya üçünü seçerek de alım yapabiliyorsunuz. ziyaret tarihleriniz önceden belliyse bilet kuyruklarından kurtulmak için kesinlikle bu yolu kullanın. özellikle öncelikli giriş hakkı veren kombinasyonları şiddetle tavsiye ederim.

    müzeler/tiyatrolar:

    national gallery: ne olduğu ne içerdiği zaten bin kere yazılmış, o konulara girmeye gerek duymuyorum. benim gibi sanat kültürünüz sınırlı, normal vatandaş seviyesindeyse hakkını veremeyeceğiniz lakin görgünüzü artırabileceğiniz bir 3 saat yeterli ve yeterince keyifli olacaktır. bu arada sanat bölümü öğrencilerini tabloların karşısına oturmuş kara kalem çizerken göreceksiniz, dikkatlerini fazla dağıtmadan izleyebilirsiniz.

    british museum: kültürden kültüre gark olabileceğiniz, akla gelen hemen her ırka ait kültürel mirası barındıran, özellikle ilk defa canlı gözle mumya görmek isteyenlerin uğraması gereken, kültürler tarihine özel bir ilgisi veya bu konuda derin bilgisi olmayan insanlar için hoşça bir 3 saat geçirmenin ideal olacağı müze.

    madame tussauds: balmumu heykellerin çoğunun aslına pek de benzemediği, dolayısıyla böyle bir beklenti yerine müze içinde ingiliz tarihine ilişkin yaptırılan kısa gezi için gidilebilir müze. zamanınız yoksa feragat edebileceğiniz bir aktivite. insan yine de gitmişken görmeden edemiyor o ayrı.

    her majesty's theatre: londra'ya gitmişken yapılması elzem olan aktivitelerden birisi de bir müzikale veya operaya gitmek. başlangıç için en çok tavsiye edileni her majesty's theatre'da sahnelenen phantom of the opera. hayatım boyunca hiçbir performanstan bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. şiddetle sarsılarak tavsiye ediyorum. bir sonraki deneyim içinse we will rock you tavsiye ediliyor.

    alışveriş:

    harrods: londra'nın en ünlü avm'si demek abartı olmaz sanırım. oldukça büyük ve a'dan z'ye herşeyi bulabileceğiniz bir mağaza. daha önce de söylediğim gibi alışveriş yapmayacaksanız bile oldukça zamanınızı alacak, her tür markayı ve nezih restoran/cafe'yi bulabileceğiniz illa ki görülesi mağaza. dahası, içinde gezdiğiniz yetmezmiş gibi çıktıktan sonra da cadde üzerindeki mağazalara gelmişken uğramamak olmaz diyerek bütün gününüzü burada geçirebilirsiniz. knightsbridge brompton road'dan bahsetmiştim sanırım, daha fazla söze hacet yok.

    primark: oxford street'in hyde park tarafında bulunan herkesçe çok tavsiye edilen ama ben gitmediğim için fikir beyan edemeden zamanınız varsa "bir gidin görün kerameti neymiş?" diyebileceğim mağaza.

    covent garden: alışveriş kasabası gibi bir şey. woodbury common'ın daha küçük ve daha şirini. gerçi buradakiler outlet değil ve fiyatlar londra genelinde olduğu gibi gayet türkiye fiyatı, yani yüksek. burada london transport museum var, malesef zaman kısıtından giremedim ama merakımı cezbetmişti. alışverişten ziyade turistik olarak ziyaret edilesi bence.

    yeme/içme:

    petrus: özel ilgi alanım olduğu için tercih ettiğim 1 michelin yıldızı sahibi restoran. dolayısıyla lüks restoranlardan ziyade daha üst düzey olan michelin yıldızı sahibi muadilleriyle karşılaştırıyorum ve 8/10 veriyorum kendisine. çikolatalı tatlısı garsonun tabiriyle şefin imzası niteliğindeymiş. menüler sezonluk olarak güncellenirken bu tatlı her mevsim bulunabiliyor. lezzet olarak da hakikaten sağlam bir imza atıyor damağınıza. özel seçim şaraplara girmezseniz kişi başı 300tl civarı bir maliyeti var.

    özer london: haftanın her günü ve her saati dolu olan, londra'da türk yemeği hasretliği çekenler ve yabancılar için oldukça lezzetli bulunsa da ben 6,5/10 verdim.

    garfunkel's: londra'da fish and chips yapmadan olmaz mottosuyla gittiğim ve görece biraz pahalı olsa da lezzetiyle hakkını vermiş bir restoran zinciridir. ben regent street'tekine kefilim. diğer şubelerini bilemem.

    kahve dünyası: sadece bilgi olsun diye ve türk kahvesine hasret kalırsanız diye yazıyorum. ben gitmedim ama her majesty's theatre'ın oralarda bir yerde ve yanılmıyorsam oxford circus'ta birer şubesi var.

    gece hayatı:

    piccadilly circus çok canlı ve stand-up'ların sahnelendiği birçok bara sahip.
    daha hareketlisi için piccadilly circus'ta bulunan tiger tiger çok meşhur.
    erkekler için gelsin; soho bölgesi de bir nevi red light district.

    şehiriçi ulaşım:

    ben sadece metro kullandım. öncelikle ihtiyacınız olan kartı bulmalısınız. ben 5 gün kalacağım ve çok kullanacağım için 1 haftalık sınırsız oyster kart aldım. 30 küsür pound olup 5 poundu depozitodur. kartı iade ederseniz geri alırsınız. kesinlikle edinin, çok karlı çıkarsınız. metro ağı hakikaten harika. her yerden her yere metroyla gidebiliyorsunuz. öncelikle hangi istasyonda ineceğinizi, sonra o istasyondan hangi hattın/hatların geçtiğini ve son olarak da hangi hatta bulunduğunuzu, hat değiştirmeniz gerekiyorsa hangi istasyonda değiştirmeniz gerektiğini tespit ederek 2 dk'da bir gelen trenlerden birine atlarsanız en geç 15 dk'da oradasınız. karışık gibi görünse de 2-3 kullanımda çözeceksiniz. yine olmadıysa metro istasyonları içinde neredeyse adım başı "help point" denilen yardım noktaları var. bir nevi diafon, konuşarak yardım alabilirsiniz. meşhur "mind the gap" anonsu bizdeki "sarı çizgiyi geçme" demektir.

    genel bilgiler:

    - en önemlisi bu ülkede yapacağınız alışverişlerin vergisini ülkeyi terk etmeden önce havaalanından iade alabileceğinizdir. yalnız bunun için her mağazanın bir minimum tutarı vardır. her mağazaya girişinizde bunu öğrenin ve bu tutar üzerinde bir alışveriş yaparsanız vergi iadesi alacağınızı mutlaka belirtin. kasadaki görevli sizin için pos makinesi gibi bir makineden işlem yapar ve çıkan uzun slipi imzalayarak size verir. siz de bu sliplere isim, adres gibi kişisel bilgilerinizi yazıp imzalayarak havaalanında "vat" yazan ofise götürdüğünüz takdirde 50 pound'un üzerindeki alışverişlerinizin vergi iadesini nakit, altındakilerin vergi iadesini ise kredi kartınıza alırsınız.
    - trafik ters akar, karşıdan karşıya geçerken size en yakın şerit için sağınızı kontrol edin. birçok caddede yol üzerinde "look right" diye uyarı yazısı var zaten.
    - karşıdan gelen aracın solunda oturan adam elini kolunu bırakıp arkasına döndüğünde benim gibi adrenalin salgılamayın, unutmayın şoför olan diğeri.
    - güneşi görünce kar görmüş izmirliye dönen insanların şehridir. 18 derecede güneşlenen insanlar göreceksiniz yadırgamayın.
    - yine insanlarıyla ilgili, çok yardımseverler. "aman da çok soğuklar biz misafirperveriz bi kereaa!!" diyene kafam girsin. 5 kere yol sordum, 4 tanesi telefonundan gps'ine bakıp yol tarif etti (2'si neredeyse koşuyordu belli ki acelesi vardı, ona rağmen...), geri kalan bir tanesi de turist çıktı. ayrıca metrodan kendi kadar valiziyle inmeye çalışan iş arkadaşıma hemen önündeki kadın teklifsiz ve gayet güleryüzle el attı ve valizi birlikte indirdiler (benim ellerim de doluydu napayım).
    - hakikaten pahalı bir şehir.
    - gelir düzeyi yüksek bir şehir olsa gerek ki herkes epey pahalı markalar giyiniyor (tabi ki biraz da sadece turistik ve merkezi yerleri görmüş olmamdan kaynaklıdır).
    - yürüyen merdivenleri alıştığımızdan daha hızlı.
    - hediyelik eşyalar enteresan bir şekilde nerdeyse her yerde aynı fiyata satılıyor, daha ucuzunu bulur muyum diye dükkan dükkan gezerek en değerli şeyinizi, zamanınızı boşa harcamayın.
    - mcdonald'slarda hala curry sos var!! türkiye'de kaldırana da kafam girsin!!
    - opel amblemi daha farklı, kuyruklu at gibin bir şey tam kestiremedim (kendisi ingiltere illerine vauxhall markası olarak girmiş de ondanmış, crown uyardı sağolsun).

    sonuç: bu yazı tamamen kendi kendime oluşturduğum gezi programım ve gözlemlerim neticesinde kaleme alınmış olup ilk defa gideceklerin epey işine yarayacağını düşünüyorum/umuyorum.
2074 entry daha
hesabın var mı? giriş yap