· · ·
  1. yan dairede oturan iki çocuklu bir aile var. bir erkek, bir kız çocuk. oğlan 10 yaşında, kız 5. anne, baba ve oğlan okey oynamaya bayılıyor. küçük kız henüz 34'ü toplamayı başaramadığından, dört kişilik takımı kuramıyorlar. bu yüzden her akşam, çocuk gelip kapıyı çalıyor ''abla gelsene hadi okey oynayalım'' diyor. sınavım olduğunda bir tur oynuyoruz, diğer günler ve haftasonu daha geç saatlere kadar. hiç böyle bir aile ortamında bulunmamış ve son altı yıldır annesinden de yüzlerce kilometre uzakta yaşayan biri olarak, çay-çekirdek ve yarım saat sonrasında gelen meyve kombosunun, televizyon sesi eşliğindeki aile şakalaşmalarıyla ve dışarda yağan karla birleşiminin benim için ne ifade ettiğini, nasıl bir mutluluk kaynağı olduğunu anlatmaya çalışsam da başaramam.

    oğlanın dersleri çok iyi. sadece matematik biraz zayıf. şansıma, benim de okul hayatım boyunca en başarılı olduğum ders matematikti. çocuk bazen kapıyı tıklatıp, ''abla ben bu soruları çözemedim'' deyip yardım istiyor. matematiği henüz kafamda oturtamadığım yıllarda, soruları çözemediğimde anneme sorardım. o da asla sorduğum soruyu çözmez, sorunun rakamlarını değiştirip, mantığını anlatmaya çalışırdı. anlayınca, ödev sorumu yine kendim çözerdim. aynı yöntemi kullanıyorum şimdi. anlayıp, çözemediği soruyu kendisi halledince o kadar mutlu oluyor ki. geçen gün ''abla sen ne kadar akıllısın. her şeyi biliyorsun'' dedi gözlerini kocaman açıp. yavrum daha ne görmüş ki işte, basit problemleri çözebileni einstein zannediyor.

    böyle ''yemek yaptık, gel bir değişiklik olur'' diye çağırıyorlar, ertesi gün sınavım olduğunu bildikleri akşam abla çay demleyip getiriyor, ''vaktin yoktur şimdi senin, al bunu iç, yarın getirirsin demliği acelesi yok'' diyor, beni dualarla sınava uğurluyorlar ya... ne bileyim insan bir tuhaf oluyor. ''klasik, sıkıcı aile hayatı'' dedikleri şey bu mu acaba, diyorum okey oynamaya gittiğimde. soyduğu elmaları bıçağın ucuna takıp, uzatan, çocuklara ''yiyin benim güzellerim, yiyin anam babam'' diyen adam var ya, işte o adam sayesinde mutlu o ev. kadının gözlerinde bir tedirginlik, çocukların içinde bir korku yoksa, işte hepsi o adam sayesinde. baksan, ilkokul mezunu, gelir seviyesi ailesini alıp tatillere götürebilecek kadar iyi olmayan, ''kültürlü'' denilen insanların ilgi alanlarından, konuştukları konulardan dahi habersiz olan birisi. kadın desen ev hanımı. alt komşuya misafirliğe gitmekten başka evden çıktığı yok. ama evlerindeki o huzur, o poğaça kokusu, o sıcaklık...

    onları gördükçe çok mutlu oluyorum. bazı anlarda mutlulukla karışık bir hüzün de çöküyor üzerime. odamda tek başıma geçirdiğim çocukluk geliyor aklıma. dışardan annemin ve üvey babanın kavga seslerinin geldiği, nerdeyse her ay en az bir kez komşuların seslerden, çığlıklardan tedirgin olup polis çağırdığı, gecenin ikisinde, üçünde üzerimde pijama, ayağımda terlikler, polislerin elime tutuşturduğu meyve suyu, karakolda bile devam eden hakaretler, adam annemin üzerine yürüyünce araya giren polisler, şikayetler ve şikayetlerin her defasında geri alınması... evde her daim havada asılı duran gerginlik, bir kavgaya sebep olmamak için hiç açılmayan bir ağız. her an kopmaya hazır fırtına. sürekli birilerinden bir şeyler saklamak zorunda olmak, annenin çığlığıyla uykudan sıçrayarak uyanmak, her gün, her gece böyle bir ortamda bulunmak...

    niye yaşandı ki bunlar? neden iki yetişkin insan birbirine bunları yaptı? sorsan mutlu olmak için evlendiler... ama belli ki amaçlarını kaybettiler. acaba çok şey mi beklediler? o yüzden mi yaşandı onca mutsuzluk? iki tane eğitimli insanın göremediği, anlayamadığı neyi anladı yan komşularım? sevgi mi, sabır mı, saygı mı, nedir bu huzuru sağlayan? merak ediyorum. anlamak istiyorum. bilmek istiyorum ki ilerde gözlerinde korku olmayan çocuklarım olsun. ''bizimkiler çok sıkıcı'' diye dert yansınlar arkadaşlarına. sıkıcı olalım. sıradan olalım. benim çocuklarım bilmesinler annenin dayak yemesinin ne demek olduğunu. onlar bilmesin karakol nasıl bir yerdir, nasıl bir şeydir huzurla uyuyamamak. kendi evinde rahatça, allahın bir günü salonda ayaklarını uzatıp televizyon izleyememek, tek bir günü sinirden dişlerini sıkmadan geçirmemek nedir bilmesinler. acaba ağlamış mı diye gözlerimin kızarıklığını kontrol etmek zorunda kalmasınlar. savaş meydanı değil, ev olsun yaşadığımız yer. ''ben bunu aldım, sen şunu al''lar, ''çamaşırları beş seferdir ben seriyorum, bu kez de sen ser''ler, ''senin arkadaşın niye öyle dedi?'', ''sen onların yanında niye böyle dedin?''ler olmasın. ''niye on beş dakika geç geldin?''ler, ''işyerinde o kadın/adam sana niye öyle şaka yaptı''lar olmasın. ''bu yemeğin hali ne?''ler, ''beğenmiyorsan kendin yap''lar olmasın. bir yarış, bir kızgınlık girmesin işin içine. varsın adam işten gelince elini tek işe sürmesin. ne olmuş? ama kalkıp da, şu niye böyle, niye eksik diye beynini yemesin üzerine. çok mu zor? o ay kazandığı parayla kendisine bir şeyler almış, kredi kartlarını tek başına ödemişsin. nedir? insanların yanında, seni kızdıracak bir şey söylemiş. hesaplı kitaplı konuşmasından iyi değil midir?

    takıldı bunlar aklıma yine... abla kek getirdi, ondan olacak. tabağı boş götürmek ayıpmış, annem söylemişti. en iyisi her zamanki gibi çocuklar için çikolata koymak. ben çikolata sevmem ama bir süredir markette, reyonun önünde epey zaman geçirmeye başladım. ne çok çeşit var. her tabakta değiştiriyorum. bu kez sıra fıstıklıda. kapıyı çalınca ''anneeeaaaa abla gelmiş. aaa abla bize çikolata getirmiş'' diye seviniyor ya çocuklar, insan çok tuhaf oluyor be. serotonin nedir, nasıl salgılanır? al işte sana cevabı. organize işler'de yılmaz erdoğan evreşeli supermane ''evreşe mi? öyle bir yer var mı lan hakikaten?...yani evreşe diye bir yer var, yolları dar değil. sen şakayı arıyorsun krypton'da...kullansana işte bunu'' diyordu ya, aynen o hesap. etrafta çocuk, cebinde çikolata alacak paran var mı? e kullan işte bunu... hemen bugün dene bir kez. ama çok fena psikolojik bağımlılık yapıyor, uyarayım da özendirmekten gg olmasın.
· · ·

insanı mutlu eden şeyler hakkında bilgi verin