şükela:  tümü | bugün
19 entry daha
  • özdemir erdoğan ile yaptığım bir söyleşi. önümüzdeki ay yayınlanacak...

    tusi eşref: türk müziği’nde çok farklı alanlarda albümler yaptınız. popülist anlayışın müziğin her alanına sirayet ettiği böylesi talihsiz bir dönemde bile elitist duruşunuzdan taviz vermediniz. bunu nasıl başardınız? başardınız diyorum, çünkü popülerlik tuzağına çok değerli sanatçılar da düştüler, çizgilerinden saptılar...

    özdemir erdoğan: bazı klişe sözler var, mesela daha ulusal bile olamadan “uluslar arası olmak” gibi. ne yapıyorsun ki uluslar arası olacak. buna değecek bir üretimin var mı? bu memlekette yaşayan herkesin akşamları yatağa yatmadan evvel kendilerine sorması gereken çok önemli bir sorular var: “ben, bugün kendim için ne yaptım? ailem için ne yaptım? çevrem için, ulusum için, tüm insanlık ve dünya için ne yaptım? tanrı için ne yaptım? kendi kendimize bu soruları sormamız lazım. ben bu soruları kendisine soran bireylerden biriyim. tabi ki yaşadığım bu topraklar, bu nemalandığım, bana yaşam veren, güç veren, gıda veren bu topraklara karşı bir görevim var. bu ülkede yaşayan herkesin bu topraklara karşı görevleri var. tabi herkes kendi inanç ve birikimine göre bir şeyler veriyor, verdiğine inanıyor. kimisi biz ne kadar avrupalılaşırsak o kadar ülkemiz için iyi, kimisi ne kadar amerikancılaşırsak o kadar makbul diyor. standartlaşmış, aynı tip düşüncelerin olduğu bir dünya istemiyorum. yani tek model gıdalanma, tek model, giyinme, tek model düşünme, tek model yaşama gibi bir şeye karşıyım. dünyadaki renkleri seviyorum, dünyadaki farklılıkları seviyorum. ve bu renkliliklere saygı duyan, farklı kültürleri özümsemiş medeni topluluklar, halklar sayesinde çok daha güzel bir dünyada yaşayabileceğimize inanıyorum. türkiye ille de çağdaşlaşmak, zenginleşmek için bir amerika bir avrupa modeline muhtaç değildir. türkiye’nin kendi modelini kendisi üretebilecek gücü, geçmişi ve insanı vardır. örnek olarak isviçre. iki ülkeyi karşılaştırmaya kalksak isviçre, tarih ve coğrafi zenginlik bakımından türkiye’den üstündür diyebilir miyiz? elbette hayır, ama şimdi avrupa’nın ve tüm dünyanın kendine özgü yaşayan ender ülkelerinden. bunu nasıl gerçekleştirmiş, kendi imkanlarının farkına vararak, elindeki malzemenin ne olduğunu ve onunla ne yapabileceğini düşünmüş, kendine özgü bir model bulmuş. şimdi bizim de kaybolmasını arzu etmediğimiz güçlü mü güçlü bir kültürümüz var. kültürümüzün içinde müziğimiz, yaşantımız, kıyafetimiz, mutfağımız v.b var. ben niye şimdi mc donalds’tan karnımı doyurayım canım? neden coca cola içeyim? kendi mutfağım yok mu? işte bu tarz duygu ve düşüncelerle türk müziği’ne katkıda bulunabileceğimi düşündüm. halk müziği’ne, klasik türk müziği’ne... bu müzik zencinin müziğinden, şu veya bu adamın müziğinden, meksikalı’nın, ispanyol’un ya da ingiliz’in müziğinden daha kötü, daha zayıf bir müzik değil ki! dahası kökleri çok eskilerden beslenen, mazisi en güçlü müziklerden. mademki bu müziğimizi düğünlerde, eğlencelerde çalıyoruz. o zaman doğru düzgün çalalım. aslını öğrenelim. beni yetiştiğim müziğin dışındaki türlerle ilgilenmemi sağlayan bu tarz düşüncelerdir. türk müziği öldü dendiği zaman ben 1994’de türk musikisi albümü çıkarttım, 1996’da türk halk müziği albümü çıkarttım. o zaman satmıyordu bu tür müzikler. ama albümlerime karşı yeterli ilgiyi gördüm. velhasıl böylesi çalışmalar boynumun borcudur. bu çalışmalarda ısrar edeceğim. ama bizde bir medya var, halkı gibi düşünmüyor. yani benim gibi elbette düşünmüyor. benim kendimden başka bir gücüm yok ama her geçen gün kötüye giden onlar. ben daha iyiye gidiyorum.

    t. e. : klasik batı müziği, jazz, klasik türk müziği, türk halk müziği... müthiş bir birikim ve repertuar. sanata getirdiğiniz yenilikler, nasıl algılanıyorsunuz peki?

    ö. e. : şimdi bakın yine bana ait bir söz var: “sanatçılar bir devrimin hazırlayıcısıdırlar, ama asla o devrimin sahibi olamazlar” yani ben şimdi ortalığa çıkıp işte böyle bir devrim yaptım, böyle bir değişim yaptım diyemem. demedim de. diyenlere de af edersiniz bıyık altından gülüyorum. birileri çıkıyor ve diyor ki, “ben türkiye’de ilk defa bağlamanın yanına gitar aldım” bu bilinçsizce söylenmiş görgüsüzce bir sözdür. yahu bu işi o adam daha anasından doğmamıştır, 1970’lerde yapan bir ton sanatçı var. emeğe biraz saygılı olmak lazım. ben bunu hep söylüyorum, bakın amerika gibi gelişmiş ülkelerde en eski sanatçılara en önde hürmet ediyorlar. şimdi bizim ülkemizde ön sıralarda her zaman bir sürü palavrası olan insanları görürsünüz. işte biz sanata saygılıyız, felan. hadi ordan! sanata sen mi saygılısın? öyle saygı olmaz. eğer saygı olsaydı şu falanca sanatçının cenazesi ortada kaldığı zamanda sen popçuların kıçından koşmazdın! bu adamların sözlerine inanmıyorum. üstlerine üstlerine gidiyorum. bu sahtekarlıklarını her yerde yüzlerine vuruyorum.

    t. e. : peki anadolu’da özdemir erdoğan’ın müziğinin hak ettiği tepkiyi bulduğuna inanıyor musunuz?

    ö. e. : bakın şu önek çok enteresandır, dünyanın en büyük ve meşhur ressamlarından rambrandt hayattayken tek bir tablosu bile alıcı bulamamış. adama birileri gelmiş, demişler ki, “yahu öleceksin açlıktan, resimle felan ne uğraşıyorsun. ne yapacaksın ki bunları!” o da demiş ki, “tanrı bana bir kabiliyet verdi ve o kabiliyetimi değerlendirmek için tüm insanlık adına resim yapıyorum, bunu bir görev olarak telakki ediyorum” türkiye ortalamasına göre zengin bir insanım. beni bu insanlar zengin etti. şimdi varlıklı bir adamım, bütün zenginliğimi müzikten elde ettim. şimdi bir şişe yapıyorum, şişenin içine inandığım şeyleri, notaları koyuyorum. denize atıyorum. bir gün mutlaka anlayan birilerinin eline geçecektir. bir çok sanatçı var. bir düşünün, bu sanatçıların yaptıkları akıllı uslu şeylerse muhakkak ki konserden sonra birileri çıkıp şu sanatçının albümleri neymiş bakalım, diye merak edecek, kasetini, cd’sini alacaktır. o ona, biri diğerine, diğeri bir başkasına söyleyecek bu şekilde halka genişleyecektir. benim çok popüler olma gibi gayretlerim sanat hayatımın hiçbir döneminde olmadı. çünki bende bir mevsim yok, ben her mevsim diri kalan bir ağaç gibi olmak isterim. bugün popüler olan yarın değildir. ama bir çam ağacı her zaman yeşildir. böyle bir şey işte. gece hayatım yok, içki içmem, kumar oynamam, sigara kullanmadım hayatımda, klüplerde barlarda gecelemem, boş işlerden ısrarla uzak durmaya çalışırım. benim evimde bir odam var. odamın içinde kitap okurum, müzik dinlerim, gitar çalarım başka bir şey yapmam. tuhaf, pahalı zevklerim yok çok şükür. fazla parayı ne yapacağım ki. zaten aldığım parayı müziğe harcayan bir adamım. peki böyle olduğu halde bir adam neden medyada yer almaz. bu sorunun yanıtını o satılmış medya vermelidir. çünkü o medyanın çok büyük bir kesimi masondur. onların hepsi amerikan uşağıdır. ve inanın ki beni gördükleri vakit kedinin köpekten kaçtığı gibi gizlenecek, tırmanacak dal ararlar. çünkü ben bütün kirli çamaşırlarını gözlerinin içine bakarak ortaya döküyorum. beni programlarına çıkaramazlar, bakın siz mikrofon uzattınız ama onlar uzatmazlar. çünkü kirli olan onlardır. bakın işte, milliyet, hürriyet, aydın doğan’ın organları, star gazetesi daha bilmem ne gazetesi, televizyonu, dergisi, ne şunlar ne bunlar. davet etmiyorlar bunlar kuruldu kurulalı neredeyse 15 sene oldu, kameraya çıktığım üçü geçmez. ama her gece, her gün, baldırı çıplak, ne iş yaptığı belli olmayan, seviye ve düzey yoksunu onlarca kadın ve erkeğin çiftleşmesini gösterirler millete. böyle ahlaksızlık ve kültür düşmanlığı olabilir mi? bu halk bunu hak edecek ne yaptı ki? ne yani bir neşet ertaş, bir x mankeni kadar bile televizyonda görünmeyi, gösterilmeyi hak etmiyor mu? bülent ortaçgil ya da özdemir erdoğan? bu adamların eksiği nerede?!

    t. e. : görülmezden gelindiğiniz böylesi bozulmuş bir ortamda hayal kırıklığı yaşamadınız mı? belki varoluşunuzu besliyor bu olumsuzluklar ama sanki mevcut sistem bu bozuk gidişe hizmet ediyor, tüm bu oyunu oluşturan parçalardan biri gibi. gazetelerin ahlaksızca tutumları, televizyonlardaki vahşi kültürsüzlük, adeta resmileşmiş bir sanat düşmanlığı... ne dersiniz?

    ö. e. : hayal kırıklığından ziyade sorumluluk yükledi. olumsuz, sanatımı negatif etkileyecek bir tepki geliştirmedim. yani tası tarağı toplayıp gitmedim. gidebilirdim de, başka işlerle de uğraşabilirdim. daha çok üretmeyi de seçebilirdim. ama mücadelenin içinde olmak istedim. bu memlekete fikret kızılok diye bir adam geldi. kahroldu, solcu oldu. yok bilmem ne oldu sonra, küstü bir sandalda öldü gitti. bülent ortaçgil mesela, böyle bir adam kaçırılır mı? şimdi bir köyde, sessiz sedasız yaşamayı seçti. yok öbürü bir başka tarafa kaçtı. ergüder yoldaş kafayı oynattı. ya yazık değil mi bu adamlara. bilmem nazım hikmet bu ülkeden kaçtı, bilmem sabahattin ali hapislerde çürüdü. neden bu hınç yahu? bunlar adam mı öldürdü. anarşist miydiler? yoksa tek suçları düşünmek miydi? üretmek miydi? şimdi başörtülüleri okula almıyorlar. çıplaklık, soyunmak makbul insanca giyinmek yasak. bu nasıl memleket yahu? yazık günah değil mi bu insanlara. ondan sonra diyoruz ki türk halkı koyun. nasıl koyun olmasın kardeşim. suyun başını eşkıya tutmuş. konuştuğum zaman başıma bir sürü iş geliyor. sonra da oturur derler ki: “bu ülkede fikir üretilmiyor!” böyle bir memlekette fikir üretilir mi? herkes korkuyor.

    t. e. : anlıyoruz ki medya sizi pek sevmiyor. siz de medyadan hoşlanmıyorsunuz. bazı konularda dikkatli olmanız gerekmez mi yani bir dönem bir albüm kapağı için çektirdiğiniz çırılçıplak bir poz var. ellerine koz verdiniz. en azından biz öyle olduğunu sanıyoruz. hazır sisiz de yakalamışken işin aslını öğrenelim mi?

    ö. e. : hayır, ne münasebet. asla ben böyle bir şey yapmadım. çırılçıplak poz vermedim. o resim mayoludur. bir manipülasyon ve işi bu hale getirdiler. tabi söylediğim doğrular karşısında yanıt bulamadılar. beni karalayabilmek için eski defterleri karıştırdılar. hiçbir şey bulamayınca da böyle aşağılık bir yola başvurdular. şimdi mahkemelik olduk bu komplo yüzünden. 50 milyar tl. tazminat kazandım, paramı alamıyorum.

    t. e. : son zamanlarda sözde türk müziğini, ki işte hepimizin bildiği halk müziği, sanat müziği felan, genç kitlelere sevdirmek, dinletmek amacıyla bir takım pop şarkıcıları işe soyundular. sizin bile konserlerinizde binbir özürle icra ettiğiniz sanat değeri yüksek eserleri pervasızca albümlerine alıyorlar. telife dikkat etmedikleri gibi eserin de canına okuyorlar. eskileri yeniden yorumlayanlar için neler düşünüyorsunuz? bir bakıma siz de beste yapmaktansa eski eserleri yorumlamayı daha cazip buldunuz.

    ö. e. : bakın ben size bir şey söyleyeyim. ben 1970’ten beri türk müziği’ni çok sesli bir hale getirmeye çalışıyorum. aynı dönemlerde tek yayın organı trt’de halk müziği’nin başında nida tüfekçi vardı. türk musıkisi’nin başında da nevzat atlığ. şimdi ben onlara dedim ki, “bakın, bu teknik bir uğraştır. ben ezgiye bir şey yapmıyorum, şarkının melodisine dokunmuyorum.” ben sadece, nasıl diyelim, o ezginin orijinalinde olmayan bir sazı o şarkının içine alıyorum. mesela, o ezgiye kontrbass hattı yazıyorum. kontrbass hattı demek, ezgi ile ilişkisi olmayan bir başka bass hattı yazmak demektir. bunun ezgiye bir zararı olmuyor işte.

    t. e. : yani ele alırken, yeniden üretiyor gibi bir durum....

    ö. e. : aynen. ne yapıyorsak üretimin içinde. şimdi benim bu yaptığımı yıllarca anlamak istemediler. şu gerçeği de hatırlamak da fayda var. bir sanatçının bile müziğine katkısı kültürü, birikimi kadardır. evrensel müzik bilgisi, ne kadarlık katkıya müsaade ediyorsa o kadar müziklerine katkıları olabilir. 70’li yıllarda bu işe başladım. bundan 35 yıl önce yani. çok seslilik olsun dediğimde tek başınaydım. türk müziği’nin halk müziğinin temsilcileri olsun jazz müziğinin temsilcileri olsun muhafazakar kalıplar içerisindeydiler. haliyle yeni bir şey söylediğim için bana pek yakın davranmadılar. çok sesliliğe bir an önce geçilmelidir dedim. aksi takdirde, eğer bu dediğim gerçekleşmezse türk müziği marjinal kalıplar içerisinde hayatına devam edecek. özel günlerde hatırlanan, sadece bağlama ve klasik birkaç sazla yaşatılmaya çalışılan bir müzik olacak. gençliği kaybedecekler. gençlik dünya bu kadar hızla gelişirken böyle yerinde sayan bir müziği dinler mi? gençliğin iltifat etmediği müzik nereye gider peki? söylediklerim yanlış anlaşılmasın sakın, bir neşet ertaş şuraya bağlamasını alıp gelecektir tabi, diğer ozanlarımız türkülerini söyleyecektir. ama çok sesli müziğin çalışmaları da birileri tarafından yapılmalıdır. yenilikleri önleyemezsiniz. bugün avrupalı 12., 13., 14., 15. yy. müziklerini devrinin tarihi enstrümanları ile tanıtıyor, yaşatıyor. onca çok sesli çalışmalara rağmen. ama bizde bunu, geçmiş müziğimizi yaşatmaya çalışan üç beş sevdalı sanatçı. çok sesliliğe de iltifat eden üç beş kişi.

    t. e. : sizi mental olarak etkileyen ustalar kimlerdir? olgunlaşmanızda katkısı olan sanatçılar ve dinlediğiniz sanatçılar kimler?

    ö. e. : benim klasik batı müziği temelim var. annem ve dayım klasik batı müziği sanatçılarıydı. çocukluğumda onlardan ders aldım. mozartlar, bachlar, chopinler, haydnlar felan... daha sonra hayatıma damgasını vuran hocam ismet sıral’dır. birlikte, dünyanın pek çok yerinde jazz yaptık. ciddi bir jazz geçmişim var. jazz çalarken, jazz’ın yaşadığım coğrafyanın müziği ile ne kadar yakından alakalı olduğunu hissettim. artı böyle bir eğitimime rağmen su katılmamış bir halk müziği dinleyicisiyim, su katılmamış klasik türk müziği de dinlerim. aşık veysel, neşet ertaş, ekrem çelebi dinlerim. zaman zaman musa eroğlu dinlerim. denizli yöresinden özay gönlüm’ü severim. son zamanlardan arif sağ’ı dinlerim. aşık daimi’yi. özüyle müziğin içinde olan tüm sanatçıları dinler ve severim.
113 entry daha