şükela:  tümü | bugün
8 entry daha
  • asla doğal bir durum değildir. elbette iki cinsiyetin birbirinden farklı olduğu şüphesizdir ve biyolojik olarak kadın ve erkek birbirine gerek yazılı, gerekse yazısız tarihin hiçbir döneminde eşit olmamıştır.

    absürd olan cinsiyetlere dair toplumsal / kültürel yakıştırmalarımızı kadınlığın ve erkekliğin "fıtratı gereği" olduğunu savunmak, yani kendi yakıştırmalarımız sonucu ürettiğimiz cinsiyet rollerinin kadın veya erkek olmanın doğal sonucuymuş gibi kabul ettirmeye çalışmaktır. bu yaklaşım ayrımcılığı körüklediği gibi toplumun bütün bireylerine zarar vermektedir.

    kadın veya erkek olmak ne demektir? bu sorunun aslında iki cevabı var. birinci cevabı, tartışmalı olmakla birlikte, zamandan ve mekandan bağımsızdır. son birkaç yüzyılda bu tanım değişmişse de, üzerinde tartışmalar olsa da, en kaba ifadeyle vajinası olana kadın, penisi olana erkek diyoruz. kadın ve erkeğin biyolojik tanımı budur ve yine tartışmalı olmakla birlikte bu tanımın dışına çıkan herkes normalden sapma olarak değerlendirilmektedir. bu tartışmaları yeri burası olmadığı için burada bu tartışmalara girmeyeceğim; ancak şu soru işaretini koymayı da bir zorunluluk olarak görmekteyim: cinsiyetimize bedenimiz mi karar vermektedir? sırf penisi olduğu için birine erkek diyeceksek, penis kanseri olan bir hastanın penisi alındığı takdirde şu anki cinsiyet sınıflandırmasında bu birey nereye konulmalıdır? veya penisi olmadığı için birine kadın diyeceksek, kendini erkek olarak hisseden "biyolojik" dişileri, yani trans erkekleri nereye koyacağız?

    fıtrat, yaradılış diye bir şey yoktur. kadının ve erkeğin biyolojik tanımının karşılığı bellidir ve bunun dışında hiçbir şey bu biyolojik cinsiyet tanımının içine yerleştirilemez. kadının duygusal, erkeğin güçlü olması (?) kadın ve erkek biyolojisinin bir sonucu değildir.

    peki nedir bunlar? kadınlar duygusaldır, erkekler renkli giyinmez, yuvayı dişi kuş yapar, parayı erkek kazanır, kadına hesap ödetilmez, kadınlar çocukları severler ... vb kalıpyargılar toplumların zihnine o denli kazınmış ki kadın ve erkek kelimelerinin içini bunlarla doldurmuşuz. işte cinsiyet eşitsizliğinin de, cinsiyet ayrımcılığının da temelinde yatan mekanizma bu: toplumsal cinsiyet.

    bizim türkçe' de cinsiyet diye ifade ettiğimiz kavramın ingilizce' de iki karşılığı var: sex ve gender. sex, yani biyolojik cinsiyet, erkek ve dişi kelimelerinin biyolojik olarak ifade ettiği anlamı karşılıyor. bir biyolojik cinsiyet olarak erkek penisi, testisleri, testosteronu vs karşılıyor yani. gender ise toplumsal cinsiyet, yani bizim toplum olarak o cinsiyete yüklediğimiz anlam, verdiğimiz roller vs.

    ayrımcılıklar işte hep bu toplumsal cinsiyet üzerinden yürüyor. örneğin, kadınların daha duygusal olduklarını, çocukları sevdiklerini ve onlarla ilgilenmekten zevk duyduklarını varsayıyoruz. bu yüzden de kadını eve hapsediyoruz, çünkü onları mutlu eden her şey evde var. zaten onlar para kazanmayı bilmezler, para kazansalar dahi kıymetini bilemez çarçur ederler. bunun karşılığında erkek ise ev işlerinden anlamaz, pasaklı, tek başına bıraksan üç gün yaşamaktan aciz bir varlık olarak resmediliyor. oysa bu karikatürün gerçek hayatta hiçbir karşılığı yok. iki yumurtayı kıramayan kadınlar olduğu gibi ev işlerini yapmaktan zevk alan, yemek yapmayı seven erkekler de var. oysa bu iki yumurta kıramayan kadınlar toplumumuzca "eksik", ev işi yapan erkekler ise "garip" veya "efemine" olarak algılanıyor.

    zira toplum olarak belirlediğimiz cinsiyet rollerimiz var. erkek çalışır, para kazanır, ev adına gerekli kararları verir; kadın ise evi temizler, yemek yapar, bulaşık - çamaşır yıkar. bunları da biz kadın veya erkek olmanın doğal sonucu olarak algılarız. hani, nerede yazılmıştır bu kural?

    eşitsizlik de tam olarak evin kapısının eşiğinde başlar, çünkü toplumun kadına çizdiği sınır tam olarak o noktada bitmektedir. kadın sabah kahvaltıyı hazırlar, eşini ve çocuklarını doyurur ve onları o eşikten işe ve okula uğurlar. akşam çocuklar ve koca eşikten eve girerler, kadının gün boyu hazırladığı yemekler tüketilir ve ertesi gün döngü aynı şekilde devam eder. kadının ev dışındaki hiçbir kararda hükmü yoktur, yani kadın toplum hayatından eksiktir ve dolayısıyla özgür falan da değildir.

    kadının özgürlüğü ancak ve ancak kendi parasını kazanmasıyla mümkün olur; çünkü ancak böylece kadın da çocukları ve eşi gibi o eşikten dışarı çıkabilecektir. (burada maddesel olarak eve hapsolmuş bir kadın düşünmeyin. elbette çarşıya pazara da çıkıyor bu kadın; ancak zihnen o eve hapsolmuş durumda) kadın para kazanmıyorsa, kocası da olsa bir başka insanın eline bakıyorsa, yani kendi hayatını kendisi devam ettiremeyecekse özgür olamaz.

    kadının özgürlüğünü başını açıp kapamaya indirmek de onu köleleştirmekten başka bir şey değildir; zira bedeninin ve tercihlerinin bu şekilde tartışılması kadını erkeğin malı yapmaktan gayrı hiçbir amaca hizmet etmez. eğer bir başka adamın eline bakıyorsan, ne yapıp ne yapmayacağına o karar veriyorsa özgür değilsin. ister kapalı ol, ister açık.

    ha, bu teoride böyle; ama pratikte hadi kadını istihdam edelim, çalışsın da özgürleşsin diye bir şey olmuyor. çalışan kadınları bir inceleyin. büyük bir kısmı erkeklerin çalışamayacağı varsayılan kadın terziliği, kuaförlük, ebelik gibi alanlarda çalışmakta. bunun dışındaki alanlar da çoğunlukla kadının "ev" rolünün bir uzantısı: gündelikçilik, hastabakıcılık-hemşirelik, çocuk doktorluğu, anaokulu-ilkokul öğretmenliği ... bu alanlarda erkek görmek daha zor, zira çocuklarla, hasta ve yaşlılarla ilgilenmek, temizlik - yemek yapmak zaten kadınların görevi. kadınlar bu alanlara yönlendiriliyor ki "ev"den dışarı çıkmasınlar.

    türkiye'de kaç tane ilkokul öğretmeni var, bilmiyorum. ama eminim ki bunların büyük çoğunluğu kadındır. ama yine eminim ki bu ilkokulların belki de tamamının müdürleri erkektir, idari kadronun yüzde doksan beşinden fazlası erkektir hatta. çünkü evi yönetmek erkeklerin işidir aile reisi olarak. başhekimlerin de çoğu erkektir. ne tesadüftür ki kabaca yarısı erkek yarısı kadın olan nüfusumuz mecliste on erkeğe bir kadın düşecek şekilde temsil ediliyor. kabinede kadın bakan sayısı en yüksek olduğu zamanda ikiyi geçmiyor. son yedi yüz senedir ülkeyi tamamen erkekler yönetiyor. neden? çünkü bu ülke de kocaman bir ev ve evi aile reisi (baba) yönetir.

    bu mantık eflatundan geliyor. üstad diyor ki kadınlar duyguları, erkekler ise aklı temsil eder. daha farklı bir deyişle kadınlar doğanın, erkekler ise uygarlığın simgesidir. haliyle doğal olan her şey (yemek, içmek, temizlik ve hatta üremek) kadınların göreviyken, uygarlığın getirdikleri (çalışmak, para kazanmak, bilim, siyaset) erkeğin görevi.

    işte kadın evde yaşarken erkek şehirde uygarlığı kuruyor. kadına verilen görev ise uygarlığı kuran ve yaşatan erkekleri doğurmak ve doyurmak. ondan daha fazlası da beklenmiyor. binlerce yıl sonra bugün bile kadının şehirde çıkabildiği alanlar evinin uzantısı. kadınların cerrah, hakim, inşaat mühendisi, müdür olmasının önünde engel var mı? yok ama onlar narindir, gelemezler öyle şeylere. ne gerek var canım, pis işleri erkekler yapsın. o da ingilizce öğretmeni olur işte, kadınlar için ideal meslek.
4 entry daha