şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • bir de "ve monna rosa" vardır. o da şöyledir,

    ve monna rosa

    peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
    yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
    bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
    ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
    günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
    sana ne olmuş rosa, bir derde tutulmuşsun.
    bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
    noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
    bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

    şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
    her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
    rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
    içine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar.
    günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
    gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
    öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

    bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
    ve kediler her gece sürünür yastıklara.
    denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
    satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
    unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
    bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
    ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

    ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
    ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
    sana da monna rosa, taş bebeği bıraktık.
    ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
    senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
    senin hatıran kadar allah ve şeytan işi...
    ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

    bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
    ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
    tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
    itimat edeceğim şu belalı yağmura.
    ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
    asılmış bir adamın iki eli yağmura.
    bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

    bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
    ve bir şehir yaratmak, ruhundan gülce diye.
    parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
    katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
    ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
    ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
    bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

    sana tavuskuşunun içime girdiğini
    son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    içime girdiğini, tüyünü yolduğunu
    son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    içimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
    bana da bir çift ak kanat kaldığını
    son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

    peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
    yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
    bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    (1952, kış, yılbaşı gecesi)

    sezai karakoç
18 entry daha